<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslam Dini &#187; Islam Alimleri</title>
	<atom:link href="http://islamdini.de/konular/alimler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://islamdini.de</link>
	<description>Ehl-i sünnet vel-cemaat</description>
	<lastBuildDate>Sat, 14 Nov 2009 14:15:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Âlimin farz ve haram deme yetkisi</title>
		<link>http://islamdini.de/alimin-farz-ve-haram-deme-yetkisi</link>
		<comments>http://islamdini.de/alimin-farz-ve-haram-deme-yetkisi#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 Aug 2009 15:16:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Islam Alimleri]]></category>
		<category><![CDATA[mezhep]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=1791</guid>
		<description><![CDATA[Sual: Ebu Hanife, imam arkasında Fatiha okumak tahrimen mekruh derken, imam Şafii farz diyor. Peygamberin bile, haram etme, farz kılma yetkisi yokken, farz Allah’ın emri iken nasıl olur da bu âlimler, farzdır, haramdır diyebiliyorlar?
CEVAP
Resulullahın ve müctehid âlimlerin yetkisi iyi bilinmediği için böyle garip sorular geliyor. Bir kimse suç işleyince, savcının isteği üzerine getirilip hakim tarafından [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sual:</strong> Ebu Hanife, imam arkasında Fatiha okumak tahrimen mekruh derken, imam Şafii farz diyor. Peygamberin bile, haram etme, farz kılma yetkisi yokken, farz Allah’ın emri iken nasıl olur da bu âlimler, farzdır, haramdır diyebiliyorlar?<br />
<strong>CEVAP<br />
</strong>Resulullahın ve müctehid âlimlerin yetkisi iyi bilinmediği için böyle garip sorular geliyor. Bir kimse suç işleyince, savcının isteği üzerine getirilip hakim tarafından ceza verilir ve hapse atılır. Hapse atanlar polis veya jandarmadır. Ama bunu savcının emri ile yapmaktadır. Hücreye konmuşsa gardiyan koymuştur. Şimdi gardiyana, jandarmaya veya polise, siz kim oluyorsunuz da beni hapse attınız diyemeyiz. Onlar savcının emrini uyguluyorlar. Savcı da kim oluyor denemez. O da kanun adına bunu yapıyor. Şu halde yetki kanundan geliyor. Ama bu yetki, polis ile, savcı ile, kullanılıyor. Polise, savcıya karşı gelen kanuna karşı gelmiş olur. Polis, savcı devletin ortakları değildir, devlete hizmet veren kişilerdir. Suç işledikleri takdirde onlar da cezalandırılır.<br />
<span id="more-1791"></span><br />
Farz ve haram Allah’ın emri ile olur. Ancak Allahü teâlâ, bu yetkiyi Resulüne de vermiştir. Birkaç örnek verelim:<br />
<strong>1-</strong> Kur’anı açıklamakta yetkilidir. Bir âyet meali:<br />
<strong>(Kur’anı insanlara beyan et!)</strong> [Nahl 44] (Beyan etmek, başka kelimelerle açıklamak demektir.)<br />
<strong><br />
2-</strong> Bir şeyi haram etme ve farz kılmada da yetkilidir. İşte iki âyet-i kerime meali:<strong><br />
(O ümmî Peygamber, temiz şeyleri helal, pis, çirkin şeyleri haram kılar.) </strong>[Araf 157]<br />
<strong><br />
(Kendilerine kitap verilenlerden, Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmayan, Allah&#8217;ın ve Resulünün haram ettiği şeyi haram tanımayan ve hak dini </strong>[İslamiyet'i]<strong> din edinmeyen kimselerle; zelil bir halde kendi elleriyle </strong>[boyun eğerek]<strong> cizye verinceye kadar savaşın.)</strong> [Tevbe 29]</p>
<p>Resulullah açıklama yetkisine dayanarak buyuruyor ki:<br />
<strong>(Peygamberin haram kılması, Allah’ın haram kılması gibi geçerlidir.)</strong> [Tirmizi]</p>
<p><strong>(Eğer meşakkat vermeseydi, gece namazını ümmetime farz kılardım.) </strong>[Deylemi]</p>
<p>Şu halde, (Allah’tan başkası farz kılamaz, haram edemez) demek yanlıştır.<br />
<strong><br />
3- </strong>Resulullahın emrine uymak, Ona itaat etmek farz, isyan etmek haramdır:<br />
<strong>(Resule itaat, Allah’a itaattir.) </strong>[Nisa 80]<br />
<strong><br />
(Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.)</strong> [Nisa 13,14]<br />
<strong><br />
(Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih etme, seçme hakkı kalmaz.)</strong> [Ahzab 36]</p>
<p>Allah’ın emrine olduğu gibi Resulünün emrine de, uymak şarttır. Peygamberin emrini kabul etmem, yalnız Kur’ana uyarım diyen kâfirdir.<br />
<strong><br />
4- </strong>İman konusunda da aynı yetkiye sahiptir. Resulullaha iman etmeyen kâfirdir:<strong><br />
(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!)</strong> [Araf 158]</p>
<p><strong>(Allah’a ve Resulüne inanmayan</strong> [kâfir olur] <strong>kâfirlere de çılgın bir ateş hazırladık.) </strong>[Feth 13]<br />
<strong><br />
5-</strong> İman gibi, Allah’ın emrine itaat ile Resulünün emrine itaat de aynıdır. Ben yalnız Allah’a [Kur’ana] uyarım, Resule [hadislere] uymam diyen kâfirdir. İşte bir âyet meali:<br />
<strong>(Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.)</strong> [Nisa 150,151]</p>
<p>Allahü teâlâ, Resulüne böyle yetkiler verip, <strong>(Resulüme tâbi olun)</strong> buyurduğu gibi, Resulü de, âlimlere yetki verip <strong>(Âlimlere tâbi olun!) </strong>ve <strong>(Âlimler benim vârislerimdir) </strong>buyuruyor. Yani (Bana tâbi olduğunuz gibi, âlimlere de tâbi olun) buyuruyor. Peki vâris olan bu âlimler, hiç hata etmez mi? Hatta birinin ak dediğine öteki kara demiyor mu? Ne olacak şimdi? Resulullah efendimiz onu da açıklamış,<strong> (Âlim ictihadında yanılırsa bir, isabet ederse iki sevap alır)</strong> buyurmuştur. (Buhari)</p>
<p>Demek ki Resulullahın vârislerinin de ictihad etme, haram ve helal deme yetkileri vardır. Bugünkü âlim taslakları müctehid değildir. Onların sözleri dinde senet olmaz. Bu yüzden, <strong>Yusuf-i Nebhani</strong> hazretleri, <strong>(Bugün müctehidlik taslayanın ya aklı veya dini noksandır)</strong> buyurmuştur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/alimin-farz-ve-haram-deme-yetkisi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hüseyin Hilmi Işık Efendi</title>
		<link>http://islamdini.de/huseyin-hilmi-isik-efendi</link>
		<comments>http://islamdini.de/huseyin-hilmi-isik-efendi#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Jul 2009 15:40:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Islam Alimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[Işık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=122</guid>
		<description><![CDATA[Sual: Hüseyin Hilmi Işık hazretleri hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
Din bilgilerinde derin âlim ve tasavvuf marifetlerinde kâmil ve mükemmil olan kerametler, harikalar sahibi Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin yetiştirdiği yetkili bir âlimdir. Kitapları bütün ülkelerde okunmaktadır. Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye başta olmak üzere, 14 Türkçe, 60 Arapça ve 25 Farsça ve bunlardan tercüme edilen, Fransızca, İngilizce, Almanca, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sual:</strong> Hüseyin Hilmi Işık hazretleri hakkında bilgi verir misiniz?<br />
<strong>CEVAP</strong><br />
Din bilgilerinde derin âlim ve tasavvuf marifetlerinde kâmil ve mükemmil olan kerametler, harikalar sahibi <strong>Seyyid Abdülhakim Arvasi</strong> hazretlerinin yetiştirdiği yetkili bir âlimdir. Kitapları bütün ülkelerde okunmaktadır. <strong>Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye</strong> başta olmak üzere, 14 Türkçe, 60 Arapça ve 25 Farsça ve bunlardan tercüme edilen, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça ve diğer dillerdeki yüzlerce kitabın yazarıdır. <strong>8 Mart 1911</strong>’de, Eyüp Sultan’da doğdu, <strong>26 Ekim 2001</strong>’de vefat etti. Çok sayıda insanın katıldığı cenaze namazından sonra Eyüp Sultan’daki aile kabristanına defnedildi.<span id="more-122"></span></p>
<p><strong>Von Mises</strong>’den yüksek matematik, <strong>Prager</strong>’den mekanik, <strong>Dember</strong>’den fizik, <strong>Goss</strong>’dan teknik kimya okudu. Kimya profesörü <strong>Arndt</strong>’ın yanında çalıştı, takdirlerini kazandı. <strong>Arndt</strong>’ın yanında altı ay travay yaptı ve İstanbul Üniversitesi’nde çalışarak, <strong>Phenyl-cyan-nitromethan</strong> cisminin sentezini yaptı ve formülünü tespit etti. 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Kimya Yüksek Mühendisliği diplomasını aldı. Albaylığa kadar Türk ordusunda zehirli gazlar mütehassıslığı ve kimya öğretmenliği yapmıştır.</p>
<p>Siyasete hiç karışmadı, hiçbir partiye bağlanmadı. Bölücülüğe ve kanunlara karşı gelmeye karşı idi. Bunu eserlerinde açıkça bildirmiştir. Dünyanın her yerine gönderdiği çeşitli dillerdeki kitaplarında, İslam dininin doğru olarak anlaşılması, İslam ahkâmının ve ahlakının yayılması için çalıştı. Bunun için, dini dünya çıkarlarına alet edenlerin ve mezhepsizlerin iftira oklarına hedef oldu. (Eczacı, kimyager, dinden ne anlar? O mesleğinde çalışsın, bizim işimize karışmasın) diyenler oldu. Evet, bu zat, eczacı ve kimya yüksek mühendisi olarak milletine 30 yıldan fazla hizmet etti. Fakat din tahsili de yaparak ve geceli gündüzlü çalışarak, büyük İslam âliminden icazet almakla da şereflendi. Hiçbir zaman kendi görüşünü, kendi fikrini yazmayıp, daima Ehl-i sünnet âlimlerinin, anlayabilenleri hayran eden kıymetli yazılarını Arapça ve Farsça’dan tercüme ederek kitaplarında yayınlamıştır.</p>
<p>Seyyid Ahmet Mekki Efendi, <strong>Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye </strong>kitabına yazdığı takrizde buyuruyor ki:<br />
(Asrımızın fadıllarından, zamanımızın bir tanesinin yazmış olduğu Seadet-i Ebediyye kitabına göz gezdirdim. Bu kitapta, kelâm, fıkıh ve tasavvuf bilgilerini buldum. Bunların hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların kitaplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitapta, Ehl-i sünnet itikadına uygun olmayan hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Ey Temiz gençler, dini ve milli bilgilerinizi, bu latif, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri yazılamayacak olan, bu kitaptan alın!)</p>
<p>Hüseyin Hilmi Işık Efendi, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup anlayabilecek salih kimselerin azaldığını ve cahil kimselerin din adamları arasına karışarak, bozuk kitaplar yazıldığını görerek üzülmüş, <strong>(Fitne yayıldığı zaman, hakikati bilen, başkalarına bildirsin! Bildirmezse, Allah’ın ve bütün insanların laneti ona olsun)</strong> hadis-i şerifinde bildirilen tehditten dehşet duymuştur. İnsanlara olan şefkat ve merhameti de, O’nu hizmete zorlayarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından seçtiği yazıları tercüme etmiş ve herkesin anlayabileceği şekilde açıklamaya çalışmıştır. Aldığı sayısız tebrik ve takdir yazılarının yanı sıra, tek tük cahilin serzeniş ve iftiralarına da hedef olmuştur. Rabbine ve vicdanına karşı ihlâsında ve sadakatinde bir şüphesi olmadığı için, Allahü teâlâya tevekkül ve Resulünün ve salih kullarının mübarek ruhlarına tevessül ederek, hizmete devam etmiştir. Bütün bu hizmetlerin, İslâm âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile olduğunu söylerdi. Her sohbetinde İslâm âlimlerinin kitaplarından okur, <strong>İmam-ı Rabbani</strong> ve <strong>Abdülhakim Arvasi</strong> hazretlerinin sözlerini aktarırken gözleri yaşarır ve <strong>(Kelâm-ı kibâr, kibâr-ı kelâmest)</strong>, yani büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür buyururdu.</p>
<p><strong>İstanbul Evliyaları</strong> kitabında deniyor ki:<br />
Hüseyin Hilmi Efendi, maddî ve manevî, dünyevî, uhrevî ve bilhassa fen, tıp ve eczacılık ilimlerinde zamanın ileri gelenlerinden idi. Her sözü ilme, fenne ve tecrübeye dayanan ve bu bilgilerini, tecrübelerini dinin temel miyarlarıyla karşılaştırıp tartarak söylediğinden, hikmet konuşan yani her sözünde dünyevi veya uhrevî faydalar bulunan, belki eşi bir daha zor bulunabilecek, âlim bir zat idi.</p>
<p>En kıymetli kitaplardan tercüme ve derlemelerle, telif eserler vücuda getirdi. Akaid hususunda, bilhassa <strong>Ehl-i sünnet vel-cemaat</strong> inancını sade bir dille açıklayıp, bu inancın yayılmasında, öncülük etti. Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli mezheplerinden birinde bulunmanın Ehl-i sünnetin alameti olduğunu, herkesin kendi mezhebine göre amel etmesinin şart olduğunu, zaruret ve ihtiyaç halindeyse, hak olan dört mezhepten birinin taklit edilebileceğini, Ehl-i sünnet kitaplarından alarak açıkladı. <strong>Seadet-i Ebediyye</strong> ve diğer kitaplarında, binlerce mesele yazdı. Unutulmuş ilimleri ihya etti. <strong>(Ümmetim bozulduğu zaman bir sünnetimi ihya edene yüz şehid sevâbı verilir)</strong> hadis-i şerifini hep göz önünde tutarak, farzları, vacibleri, sünnetleri, hatta müstehabları uzun uzun yazdı.</p>
<p>Dünyanın her tarafındaki insanlara İslamiyet’i doğru olarak tanıttı. Ehl-i sünnet âlimlerince tasvip edilen ve övülen, yüzlerce Arabî ve Fârisî eseri, <strong>Hakîkat Kitabevi</strong> vasıtasıyla yedi iklim, dört bucağa yaydı. Vehhabi, Hurufi, Kadiyani gibi bozuk fırkaların doğru yoldan ayrıldıkları noktaları, bütün dünyaya vesikalarla tanıttı. Ehl-i sünnet itikadı canlanmaya, kıpırdamaya ve yeşermeye başladı. Bu bakımdan yaptıkları işi, <strong>dini tecdid</strong> ile isimlendiren zatlar oldu. Tecdid, dini yenileyip kuvvetlendirmek demektir.</p>
<p>Başarılarının sebeplerini soranlara, &#8220;<strong>(Helekel müsevvifun)</strong> yani <strong>(Sonra yaparım diyenler helak oldu)</strong>, hadisi şerifine uyarak bugünün işini yarına bırakmadım ve kendi işimi kendim gördüm, yapamadığım işi bir başkasına havale ettiğim zaman neticesini takip ettim&#8221; cevabını verirdi. (Bu zamanda İslamiyet&#8217;e hizmeti başarıyla yapabilmek için muhatabın anlayacağı gibi konuşmalı ve herkese tatlı dilli güler yüzlü olmalıdır) buyururdu. Gerçek bir tevazuya sahipti. Kendisini asla başkalarından üstün görmezdi. Kendisinden büyüklerin yanında konuşmaz, kimseyle münakaşa etmez, edebi gözetir, ekseriya iki dizi üzerine otururdu. Bursa’da, eski müderrislerden Ali Haydar Efendiyi ziyaretinde, saatlerce iki dizi üzerinde oturunca, Ali Haydar Efendi talebelerine, (Hilmi Beyden edeb öğrenin, edeb!) demişti. Hüseyin Hilmi Işık Efendi, ailesinden Osmanlı terbiyesi, Abdülhakim Arvasi hazretlerinden de tasavvuf edebi almıştı&#8230;<br />
Hayatı hakkında geniş bilgi için tıklayınız: <a href="http://islamdini.de/wp-content/uploads/hhi.mp3"></a></p>
<p><span style="font-size: medium;"><strong><a href="http://islamdini.de/wp-content/uploads/hhi.mp3">Hüseyin Hilmi Işık</a></strong></span></p>
<p><strong><a href="http://www.huseyinhilmiisik.com/" target="_blank">www.huseyinhilmiisik.com</a></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/huseyin-hilmi-isik-efendi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
<enclosure url="http://islamdini.de/wp-content/uploads/hhi.mp3" length="21023892" type="audio/mpeg" />
		</item>
		<item>
		<title>İmam-ı Malik</title>
		<link>http://islamdini.de/imam-i-malik</link>
		<comments>http://islamdini.de/imam-i-malik#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 18:54:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Islam Alimleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=37</guid>
		<description><![CDATA[Ehl-i sünnetin dört mezhebinden biri olan Mâlikî mezhebinin imâmı. Adı Mâlik bin Enes, künyesi Ebû Abdullah’tır. 711 veya 713 (H. 93 veya 95) yılında Medîne’de doğdu. 795 (H. 179) de Medîne’de vefât etti.
İmâm-ı Mâlik, ilim ve hadis rivâyetiyle meşgul olan bir âilede ve çevrede yetişmiştir. Dedesi Mâlik, babası Enes ve amcası Süheyl, hadîs rivâyeti yapmışlardır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">Ehl-i sünnetin dört mezhebinden biri olan Mâlikî mezhebinin imâmı. Adı Mâlik bin Enes, künyesi Ebû Abdullah’tır. 711 veya 713 (H. 93 veya 95) yılında Medîne’de doğdu. 795 (H. 179) de Medîne’de vefât etti.</p>
<p>İmâm-ı Mâlik, ilim ve hadis rivâyetiyle meşgul olan bir âilede ve çevrede yetişmiştir. Dedesi Mâlik, babası Enes ve amcası Süheyl, hadîs rivâyeti yapmışlardır. Dedelerinden biri Medîne’ye yerleşmiş, Eshâb-ı kirâmdan Ebû Amr’dır. Yaşadığı muhit, Peygamberimizin yaşamış olduğu veİslâmın hükümlerinin vaz edildiği, Ebû Bekr, Ömer ve Osman (radıyallahü anhüm) zamanlarında İslâmın merkezi olan ve çok ilim ehlinin bulunduğu Medîne idi. Önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Kendisinin isteği ve âilesinin yardım ve teşvikiyle ilim öğrenmeye başladı. Bu hususta kendisine en çok annesi ilgi göstermiştir. Annesine, ilim tahsiline gitmek istediğini söyleyince, ona en güzel elbiselerini giydirerek sarığını sarıp; “Şimdi git oku, yaz!” demiştir. Ayrıca oğluna “Râbiât-ur-Rey’e git onun ilim edebini öğren.” demiştir. Bu teşvik üzerine Râbiât-ur-Rey’in derslerine devam edip, genç yaşta re’ye dayanan fıkıh ilmini öğrendi. Diğer âlimlerin de derslerine devam etmiş, bilhassa yanından hiç ayrılmadığı hocası Abdurrahman bin Hürmüz’den çok istifâde etti. Genç bir talebe olan Mâlik, hocasına karşı büyük bir hayranlık, muhabbet duyar ve üstün bir edep gösterirdi. O, hocası hakkında şöyle der: “Abdurrahmân ibni Hürmüz’ün derslerine on üç sene devam ettim. Ondan öyle ilimler öğrendim ki, bunların bir kısmını hiç kimseye söylemiyorum. O bid’at sâhiplerini red bakımından ve insanların ihtilaf ettikleri şeyler hususunda onların en bilgilisiydi.”<span id="more-37"></span></p>
<p>İmâm-ı Mâlik, muhitindeki bütün âlimlerden faydalanmış ve ilim uğrunda büyük bir fedakarlık göstermiştir. Bu hususta her türlü zorluğa katlanmış ve herşeyini harcamış, hatta tahsil uğruna evini dahi satmıştır. Kendisi şöyle demiştir: “Öğle vakti hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah’ın âzâtlısı olan Nâfi’ye giderdim ve kapısında beklerdim. Nâfi, hazret-i Ömer’den nakledilen ilimleri ve onun oğlu Abdullah’ın ilmini biliyordu. Güneşten ve şiddetli sıcaktan korunmak için hiçbir gölge bulamazdım. Nâfi, dışarı çıkınca edeple selâm verirdim ve onu kırmadan arkasından içeri girip, Abdullah bin Ömer şu meselelerde ne buyurmuştur? diye sorardım. O da bu suallerimi cevaplandırırdı.”</p>
<p>İmâm-ı Mâlik, Nâfi vâsıtasıyla hazret-i Ömer’in ve oğlu Abdullah’ın ilimlerini öğrendi. Ayrıca İbn-i Şihâb ez-Zührî’den veSaîd bin el-Müseyyib gibi zâtlardan ilim öğrenmiştir. Bu hocalarından da ders almak için üstün bir gayret ve dep gösterirdi. İmâm-ı Mâlik şöyle anlatmıştır:</p>
<p>Bir bayram günüydü. Bayram namazını kıldıktan sonra, bugün İbn-i Şihâb’ın boş vakti olur diyerek evine gidip kapısının önüne oturdum. Hizmetçisine kapıda kim var, bak, dediğini duydum, o da kumral yüzlü talebeniz var, deyince, onu derhal içeri al, demesi üzerine beni içeri aldılar. Biraz bekledim. İbn-i Şihâb yanıma gelip bana; “Herhalde evine gitmeden buraya geldin, yemek yemedin değil mi?” dedi. Daha ben, hayır, demeden yemek hazırlanmasını emredince, yemeğe ihtiyacım yok, diye mukâbelede bulundum. Bunun üzerine, öyleyse söyle bakalım ne istiyorsun, dedi. Bana hadîs-i şerîf öğretmenizi istiyorum efendim, deyince, yazı yazacak sayfalarını çıkar, dedi. Ben de çıkardım ve bana kırk tâne hadîs-i şerîf rivâyet etti. Biraz daha rivâyet etmesini isteyince, şimdilik bu kadar yeter, bunları ezberleyip nakledersen sen de muhaddis olursun, dedi.</p>
<p>İmâm-ı Mâlik, Ehl-i beytten Ca’fer-i Sâdık hazretlerinden de ilim almış, onun sohbetinde bulunmuştur. Bu hususta kendisi şöyle anlatır: “Câfer bin Muhammed’e giderdim, o çok yumuşak ve güler yüzlüydü. Yanında Resûlullah efendimiz anılınca yüzü sararırdı. Onun meclisine uzun zaman devam ettim. Her görüşümde ya namaz kılar ya oruçlu olur veya Kur’ân-ı kerîm okurdu. Abdestsiz hadîs-i şerîf rivâyet etmezdi. Mânâsız sözleri hiç ağzına almazdı. O, takvâ sâhibi, zâhid (dünyâya rağbet etmeyen) ve âbid (ibâdet eden) âlimlerdendi. Yanına geldiğim zaman yastığını alır, mutlaka bana ikrâm ederdi.”</p>
<p>Birgün hocası Ebü’z Zinâd’a hadis rivâyet ederken rastlamış ve halkasına katılmamıştır. Daha sonra hocası; “Bizim halkamıza niçin oturmadın?” diye sorunca, şu cevâbı vermiştir: “Yer dardı, oturamadım. Peygamber efendimizin hadîs-i şerîflerini ayakta dinlemek, edepsizlik olur, diye ayakta dinlemek istemedim”<img title="Weiterlesen..." src="http://islamdini.de/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" alt="" /></p>
<p>Netice îtibâriyle İmâm-ı Mâlik, ilmini, İbn-i Şihâb-üz-Zührî, Yahyâ bin Saîd, Muhammed ibni Münkedir, Hişâm bin Amr, Zeyd ibni Eslem, Râbia bin Ebî Abdurrahmân ve daha birçok büyük âlimden almıştır. Üç yüzü Tabiînden, altı yüzü de onların talebelerinden olmak üzere dokuz yüz hocadan hadîs-i şerîf aldı. Ayrıca; Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden hazret-i Ömer’in, hazret-i Osman’ın, Abdullah bin Ömer’in, Abdurrahmân bin Avf’ın, Zeyd bin Sâbit’in fetvâlarını ve vahyin gelişine şâhit olan, Peygamberimizi görüp onun hidâyet nurundan aydınlanarak, O’ndan öğrendiklerini nakleden diğer Eshâbın fetvâlarını ve kendisinin yetişemediği Tâbiînin fetvâlarını da öğrenmiştir. Akâide dâir bilgileri ve diğer bütün ilimleri öğrenip, zamanının en büyük âlimlerinden olup, ictihâd derecesine yükselmiştir.</p>
<p>Peygamber efendimiz; “Öyle bir zaman gelir ki, insanlar her tarafı ararlar, Medîne’deki âlimden daha âlim bir kimse bulamazlar.” buyurmuştur. Süfyan ve Abdullah ibni Ömer’in âzâtlısı olan Nâfi ve Zührî, Medîne’deki âlimden maksad İmâm-ı Mâlik’tir demiştir. Bu hadîs-i şerîfte, onun geleceği ve üstünlüğü bildirilmiştir.</p>
<p>İmâm-ı Mâlik tahsilini tamamlayıp ilimde yüksek dereceye ulaştıktan sonra ders vermeye, hadis rivâyet etmeye ve fetvâ vermeye başlamıştır. Bu işe başlamadan önce de zamanında bulunan büyük âlimlerle ve faziletli kimselerle istişâre yapıp, onların da muvâfakatını aldı. Bu hususta kendisi şöyle demiştir: “Her isteyen kimse hadis rivâyet etmek ve fetvâ vermek için mesçide oturamaz. İlim erbabı ve mescidde îtibârı olan kişilerle istişâre etmesi gerekir. Eğer onlar, kendisini bu işe ehil görürlerse o zaman oturup ders ve fetvâ verebilir. Ben, ilim sâhiplerinden yetmiş kişi benim bu işe ehil olduğuma şâhitlik etmedikçe, mesçide oturup ders ve fetvâ vermedim.”</p>
<p>İmâm-ı Mâlik ilk önce Peygamberimizin mescidinde ders vermeye başladı. Hazret-i Ömer’in oturduğu yere oturur ve Abdullah bin Mes’ûd’un oturduğu evde otururdu. Böylece onların yaşadığı yerde ve çevrede bulunurdu. İmâm-ı Mâlik de İmâm-ı A’zâm gibi derslerini mesçitte verirdi. Vâkidî der ki: “İmâm-ı Mâlik mescide gelir, beş vakit namazda ve cenâze namazlarında bulunurdu. Hastaları ziyâret eder, gerekli işlerini görür, sonra mescide gidip otururdu. Bu sırada talebeleri etrafına toplanıp ders alırlardı. Daha sonra rahatsızlığı sebebiyle evinde ders vermeye başladı.”</p>
<p>İmâm-ı Mâlik’in hadis dersleri ve vukû bulmuş meselelerle ilgili dersleri, yâni fetvâ işleri olmak üzere iki türlü ders meclisi vardı. Günlerinin bir kısmını hadîs-i şerîf öğretmeye, bir kısmını da sorulan meselelere fetvâ vermek için ayırırdı. Derslerini evinde vermeye başladıktan sonra evine ders için gelenlere sordururdu, eğer fetvâ için gelmişlerse dışarı çıkıp fetvâ verirdi. Sonra gidip gusleder, yeni elbiselerini giyer, sarığını sarar, güzel kokular sürünürdü. Kendisine bir de kürsü hazırlanırdı. Bundan sonra gayet güzel bir kıyafetle, hoş kokular sürünmüş olarak, huşû içerisinde derse gelenlerin yanına çıkardı. Hadîs-i şerîf dersi bitinceye kadar öd ağacı yakılır, güzel bir koku yayılırdı. Hac mevsimi hâriç diğer zamanda Medînelilerden isteyen herkes onun dersine gelirdi. Dersleri tamamen evinde vermeye başlayınca hac mevsiminde dersini dinlemek isteyenleri evi almazdı. Bunun için önce Medînelileri kabul eder, bunlara hadis rivâyeti ve fetvâ verme işi bitince, sonra sırasıyla diğerlerini içeri alırdı. El-Hasan bin Rabî’ der ki: “İmâm-ı Mâlik’in kapısındaydım. Onun çağırıcısı önceHicazlılar içeri girsinler, diye çağırdı. Onlar çıkınca Şamlılar girsin, diye çağırdı. Daha sonra Iraklılar girsin, diye çağırdı. Yanına giren en son ben oldum. Ebû Hanîfe’nin oğlu Hammâd da aramızda idi.”</p>
<p>İmâm-ı Mâlik derslerinde vakar ve ciddiyet sâhibi olup, lüzûmsuz sözlerden tamâmen uzak kalırdı. Bu hususu, ilim tahsil edenler için de şart koşardı. Bir talebesi şöyle dediğini nakleder: “İlim tahsil edenlere vakarlı ciddî olmak ve geçmişlerin yolundan gitmek gerekir. İlim sâhiplerinin bilhassa ilmî müzakereler sırasında kendilerini mizahtan uzak tutmaları gerekir. Gülmemek ve sâdece tebessüm etmek, âlimin uyması gereken âdabdandır.”</p>
<p>Yine bir talebesi şöyle der: “İmâm-ı Mâlik, bizimle oturduğu zaman sanki bizden biri gibi davranırdı. Konuşmalarımıza çok sâde bir şekilde katılırdı. Hadîs-i şerîf okumaya ve anlatmaya başlayınca onun sözleri bize heybet verirdi, sanki o, bizi biz de onu tanımıyorduk.”</p>
<p>İmâm-ı Mâlik elli sene müddetle ders ve fetvâ vermek suretiyle, insanların müşkillerini çözmüş ve kıymetli talebeler yetiştirmiştir. Onun talebelerinin her biri memleketlerinin mürâcaat edilen âlimleri ve rehberi olmuşlardır.</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî’nin İmâm-ı Mâlik’in talebesinden olması, bu büyük imâmın şeref ve üstünlüğüne kâfidir. Kendisinden birçok kimseler ilim öğrenip, içlerinden büyük kimseler çıkmıştır. İmâm-ı Şafiî, Muhammed bin İbrâhim bin Dînâr, Ebû Hâşim ve Abdülazîz bin Ebû Hâzım, Osman ibni Hakem, Abdurrahmân ibni Hâlid, Mâin bin Îsâ, Yahyâ bin Yahyâ, Abdullah bin Vehb gibi talebeleridir ki, bunlardan bir kısmı da, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Ahmed ibni Hanbel, Yahyâ ibni Maîn ve diğer hadis âlimlerinin üstatlarıdır. Celâleddîn Süyûtî, İmâm-ı Mâlik’ten hadis rivâyet eden 993 zâtın isimlerini elif-ba sırasıyla Kitâbü Tezyîn-il-Memâlik bi Menâkıb-ıs-Seyyid İmâm Mâlik adlı kitabında yazmıştır.</p>
<p>İmâm-ı Mâlik, herhangi bir dînî meselenin hükmünü tâyin için, Kur’ân-ı kerîm’e, hadîs-i şerîflere, ümmetin icmâına ve lüzûm olduğunda kıyâsa mürâcaat ederdi. Ayrıca Medîne ehlinin ittifaklarını da, icmâdan başka, müstakil bir delil kabûl ederdi.</p>
<p>İmâm-ı Mâlik’in bu usûllere göre ictihâd ederek çıkardığı hükümlere, Rivâyet Yolu veya Hicaz Âlimlerinin Yolu denir ki, bu yolun imâmı, İmâm-ı Mâlik’tir. O, ictihâdlarıyla Müslümanların işlerinde, amellerinde uyacakları bir yol gösterdi; bu yola Mâlikî mezhebi ve Ehl-i sünnet îtikâdında olan Müslümanlardan, amellerini, yâni ibâdet ve işlerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara Mâlikî denir.</p>
<p>Onun mezhebi daha çok Afrika’nın kuzeyinde yayılmıştır. Eskiden Hicaz, Basra, Mısır ve Endülüs’te; Sicilya, Fas ve Sudan’da da yaygındı. (Bkz. Mâlikî Mezhebi)</p>
<p>Mâlikî mezhebinde en meşhûr fıkıh  kitabıEt-Tefrî’ fî’l-Fürû’ ve El-İhkâm-ül-Füsûl kitaplarıdır. Bunlar  Arapçadır.</p>
<p>Menkıbelerinden ve sözlerinden bir kısmı şunlardır;</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî buyuruyor ki: “Âlimler anıldığı zaman İmâm-ı Mâlik onlar arasında parlak bir yıldız gibidir. Benim üzerimde minneti ve ihsanı ondan çok olanı yoktur.”</p>
<p>Hazret-i İmâm, ilim bakımından ne kadar yüksek ise, ahlâk,  zühd, takvâ ve kerem bakımından da öyle yüksekti.</p>
<p>İmâm-ı Mâlik, ilimde ve dinde çok edepliydi. Din bilgisine hürmet ve tazimi şaşılacak derecede fazlaydı. Bir hadîs-i şerîfi rivâyete, anlatmaya başlıyacağı zaman abdest alır, sarığını ve elbisesini giyer, sakalını tarar, temizler, güzel kokular sürünürdü. Hiçbir şeyle meşgul olmadan edeple, oturduğu yerden, heybetli olarak anlatırdı.</p>
<p>Zehebî, Tezkiret-ül-Huffâz kitabında hazret-i İmâm’ı şöyle anlatır: “Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih rivâyet, diyânet, adâlet, sünnet-i seniyyeye uyma, fıkıhta, fetvâda kâidelerin sıhhatinde önde gelen bir zâttı. Fetvâ vermede aceleciliği sevmez, çok kere “Bilmiyorum!” derdi ve “İlmin kalkanı bilmiyorum demektir.” buyururdu.</p>
<p>Birgün halife Hârûn Reşîd dedi ki: “Yâ İmâm senin kitaplarını çoğaltıp, her yere göndereceğim. Herkesin bunlara uymasını ve senin mezhebinde olmalarını emredeceğim.”</p>
<p>İmâm-ı Mâlik hazretleri: “Yâ halîfe, hadîs-i şerîfte; «Ümmetimin ihtilâfı rahmettir.» buyuruldu. Âlimlerin ihtilâfı Allahü teâlânın rahmetidir. Hepsi hidâyet üzeredir. Müslümanlar bu rahmetten mahrum bırakılamaz.” buyurdu. Bunun üzerine halife bu arzusundan vazgeçti. Hârûn Reşid, İmâm-ı Mâlik hazretlerinden hergün evine gelip, oğlu Emin ile Me’mun’a ders vermesini istedi. İmâm-ı Mâlik hazretleri halîfeye buyurdu ki: “Yâ halîfe, uygun olanı çocuklarınızın bizim eve gelip gitmesidir. Allahü teâlâ, sizi daha aziz etsin! İlmi azîz ederseniz, azîz olur, zelîl ederseniz zelîl olursunuz. İlim bir kimsenin yanına gitmez, o ilmin yanına gelir. Bunun üzerine halîfe, İmâm-ı Mâlik’ten özür diledi ve hergün çocuklarını imâma göndererek ders aldırttı.</p>
<p>Buyurdular ki:</p>
<p>“İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik  yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.”</p>
<p>“İlim, çok rivâyet etmek değildir. İlim bir nurdur. Allahü  teâlâ bu nûru mümin kullarının kalbine koyar.”</p>
<p>“Mescide giren münâfıklar, kafesteki serçe kuşlarına  benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçarlar, kaçarlar.”</p>
<p>“Kendisine hayrı olmayan kimsenin başkasına hayrı olmaz.”</p>
<p>“Bir kimse kendini övmeye başlarsa değeri düşer.”</p>
<p>“Eğer elimde imkân olsaydı, Kur’ân-ı kerîmi kısa aklıyla,  kendi görüşüne göre tefsir edenin boynunu vururdum.”</p>
<p>“İlim öğrenmek istiyen kimsenin vakarlı ve Allah’tan korkar  hâlde olması lâzımdır.</p>
<p>Eserleri:</p>
<p>Muvattâ adındaki hadis kitabı çok kıymetlidir. Muvattâ’yı kırk senede meydana getirmiştir. Başlangıçta içinde dört bin hadîs-i şerîf varken sonuna doğru bine indirmiştir. Çok âlimler bunu şerh etmiştir. Şerhlerinden en meşhuru El-Müdevveret-ül-Kübrâ adlı eseridir. Muvattâ, aynı zamanda ilk hadis kitabıdır. Bu kitapta ayrıca İmâm-ı Mâlik’in ictihâd ettiği fıkhî mevzûlar da bulunmaktadır. Biri, Yahyâ bin Leysî’nin rivâyeti, diğeri de İmâm-ı A’zamın talebesi Muhammed Şeybânî tarafından yapılan iki rivâyeti vardır. Bu eserinden başka Abdullah bin Abdülhakîm Mısrî tarafından rivâyet edilen Kitâb-üs-Sünen adlı fıkha dâir bir eseri, kadere, kazâî hükümlere dâir ve fetvâlarını bildiren Risâle fil-Fetvâ gibi eserleri vardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/imam-i-malik/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam-ı a&#8217;zam Ebu Hanife</title>
		<link>http://islamdini.de/imam-i-azam-ebu-hanife</link>
		<comments>http://islamdini.de/imam-i-azam-ebu-hanife#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 12:41:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Islam Alimleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=13</guid>
		<description><![CDATA[Ehl-i sünnetin dört büyük imâmından  birincisi. Hanefî Mezhebinin kurucusu ve Ehl-i sünnetin reisi. Kendisine İmâm-ı  A’zam Ebû Hanîfe denilmiştir. Asıl adı Nûman’dır. 699 (H. 80) yılında Kûfe’de  doğdu. Babasının adı, Sâbit’tir. Acemistan’ın (İran’ın) ileri gelenlerinden bir  zâtın soyundan olup, Fârisoğullarındandır. Dedesi Zûta, İslâm dînini kabul etmiş  ve hazret-i Ali’ye ikramda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">Ehl-i sünnetin dört büyük imâmından  birincisi. Hanefî Mezhebinin kurucusu ve Ehl-i sünnetin reisi. Kendisine İmâm-ı  A’zam Ebû Hanîfe denilmiştir. Asıl adı Nûman’dır. 699 (H. 80) yılında Kûfe’de  doğdu. Babasının adı, Sâbit’tir. Acemistan’ın (İran’ın) ileri gelenlerinden bir  zâtın soyundan olup, Fârisoğullarındandır. Dedesi Zûta, İslâm dînini kabul etmiş  ve hazret-i Ali’ye ikramda bulunmuştu. İlim sâhibi sâlih ve kıymetli bir zât  olan babası Sâbit, hazret-i Ali ile görüşmüş, kendisi, evlâdı ve zürriyeti için  duâsını almıştır.</p>
<p>Tahsili: İmâm-ı A’zam Kûfe’de doğup büyüdü  ve orada yetişti. Âilesinden çok üstün bir terbiye ve din bilgisi aldı. Küçük  yaşta Kur’ân-ı kerîm’i ezberledi ve Arapçanın o zaman tasnif edilmekte olan  sarf, nahiv, şiir ve edebiyatını öğrendi. Gençliğinin ilk yıllarında Eshâb-ı  kirâmdan hicrî 93 yılında vefât eden Enes bin Mâlik’i, hicrî 87 senesinde vefât  eden Abdullah bin Ebî Evfâ’yı, hicrî 85’te vefât eden Vâsile bin Eska’ı, hicrî  88’de vefât eden Sehl bin Saîde’yi ve hicrî 102’de en son Mekke’de vefât eden  Ebu’t-Tufeyl Âmir bin Vâsile’yi görmüştür. Bunlardan hadis dinlemiştir.</p>
<p>O zaman Kûfe, Irak’ın büyük şehirlerinden ve önemli ilim  merkezlerindendi. Eski medeniyetlerin yatağı olan Irak’ta değişik dinlere ve  sapık îtikâdlara mensup çeşitli kavimler yaşıyordu. Ayrıca îtikâdı bozuk olan  Şîa ve Mutezile burada ortaya çıkmış, çölde Hâricîler türemişti. Diğer taraftan  Eshâb-ı kirâmla görüşüp onlardan Ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini  nakleden Tâbiînin büyükleri de orada bulunuyordu. Burada hükümet güçlerini ele  geçirmek isteyen fırkalar arasında da çetin bir mücâdele sürüp gidiyordu. İmâm-ı  A’zam böyle bir muhitte, ilk gençlik yıllarında babası gibi önce ticâretle  meşgul olmaya başladı. Bir taraftan da sık sık âlimlerin meclisine gidip onları  dinliyordu. Bu âlimler kargaşalıkları ve fitneleri ortadan kaldırmak için Ehl-i  sünnet îtikâdını yayıyorlar ve sapık fırkalarla mücâdele edip onların bozuk  fikirlerini çürütüyorlardı. Kûfe genellikle bu tip münazaralara sahne oluyor,  hattâ bu münâzaralar meclislerden, çarşıya pazara taşıyordu. Henüz çok genç  yaşta olan İmâm-ı A’zam da, âilesinden ve gittiği ilim meclislerinden aldığı din  bilgileriyle bâzan münâzaralara katılıyor ve onun üstün kâbiliyeti, keskin  zekâsı, derin anlayışı ve çabuk kavrayışlılığı yüzünden okunuyordu. Daha ilme  başlamadığı halde sapık fırkalara mensub olanlarla yaptığı münâzaralarındaki  iknâ kâbiliyeti ve üstün başarıları, zamanın büyük âlimlerinin dikkatini  çekmişti. Onun bir cevher olduğunu anlayan âlimler, onu ilim öğrenmeye teşvik  ettiler. O da bu tavsiyelere uyarak ilim öğrenmeğe başladı. İlim öğrenmeye  başlayışını kendisi şöyle anlatır:<span id="more-13"></span></p>
<p>“Bir gün zamanın âlimlerinden Şâbî’nin yanından geçiyordum,  beni çağırdı ve bana; “Nereye devam ediyorsun?” dedi. Ben de;  “Çarşıya, pazara!” dedim. “Maksadım o değil, ulemâdan (âlimlerden) kimin dersine  devam ediyorsun?” dedi. “Hiçbirinin dersinde devamlı bulunamıyorum.” dedim.  “İlim ile uğraşmayı ve âlimler ile görüşmeyi sakın ihmal etme! Ben senin zeki,  akıllı ve kâbiliyetli bir genç olduğunu görüyorum.” dedi. Onun bu sözü bende iyi  bir tesir bıraktı. Çarşıyı, pazarı bırakıp, ilim yolunu tuttum. Allahü teâlânın  yardımı ile Şâbî’nin sözünün bana çok faydası oldu.”</p>
<p>İmâm-ı Şâbî’nin tavsiyesinden sonra ilme  sarılıp, ders halkalarına devam etmeye başladı. İmâm-ı A’zam önce kelâm ilmini,  îmân ve îtikâdı ve münazara bilgilerini Şâbî’den öğrendi. Kısa zamanda bu  ilimlerde parmakla gösterilecek bir dereceye ulaştı. İmâm-ı A’zam’ın talebesi  Züfer bin Hüzeyl şöyle demiştir: “Hocam Ebû Hanîfe der ki: Önce kelâm ilmini  öğrendim. Bu ilimde parmakla gösterilir bir dereceye ulaştım&#8230; Daha sonra  Hammâd bin Ebî Süleymân’ın ders halkasına katılarak fıkıh ilmine başladım&#8230;”  Fıkıh ilmine nasıl başladığını talebesi Ebû Yûsuf ve diğer talebelerinin bir  sorusu üzerine şöyle anlatmıştır: “Bu, Allahü teâlânın tevfik ve inâyeti iledir.  O’na dâimâ hamd olsun. Ben ilim öğrenmeye başladığım zaman bütün ilimleri göz  önüne aldım. Her birini kısım kısım okudum. Neticesini ve faydalarını  düşündüm&#8230; Sonra fıkıh ilmine baktım. Onda âlimlerle, fakihler ile bir arada  bulunmak, onlar gibi ahlâklı olmak var. Aynı zamanda farzları işlemek, dînin  icaplarını yerine getirmek, ibâdet etmek de fıkhı bilmekledir. Dünyâ ve âhiret  onunla kâim&#8230; İbâdet etmek isteyen onsuz yapamaz. Fıkıh, ilimle ameldir.”</p>
<p>İmâm-ı A’zam, fıkıh ilmini Hammâd’dan  öğrendi. Onun derslerini takip ederken huzurunda gayet edepli oturur, söylediği  her şeyi ezberlerdi. Hocası talebelerini müzâkere yoluyla yoklama yapınca, onun  dersleri ezberlediğini görürdü ve benim yanımda ders halkasının başına  Nu’mân’dan başka kimse oturmayacak derdi.</p>
<p>İmâm-ı A’zam’ın hocası Hammâd, fıkıh ilmini  İbrâhim Nehaî’den, bu da Alkame’den, Alkame de Abdullah bin Mes’ûd’dan, bu da  Peygamberimizden öğrenmiştir. Hammâd’ın derslerine yirmi sekiz yıl devam edip  emsalsiz bir dereceye ulaştı, daha ders aldığı sırada fıkıhta tanınıp meşhur  oldu. Bu hususta şöyle demiştir: “Ben, ilim ve fıkıh ocağında yetiştim.  İlim erbâbıyla beraber bulundum. Fıkıhta en değerli bir hocaya devam ettim.”</p>
<p>Hocası Hammâd’ın dersine devam ettiği sırada sık sık  Hicaz’a gidip Mekke ve Medîne’de çoğu Tâbiînden olan âlimler ile görüşür,  onlardan hadis rivâyeti dinler ve fıkıh müzâkereleri yapardı. Ehl-i beytten Zeyd  bin Ali’den, Muhammed Bâkır’dan ilim öğrendi. Muhammed Bâkır ona bakıp;  “Ceddimin şerîatini bozanlar çoğaldığı zaman sen onu canlandıracaksın, sen  korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın. Şaşıranları doğru yola  çevireceksin. Allahü teâlâ yardımcın olacak!” buyurmuştur.</p>
<p>Tasavvuf bilgilerini Muhammed Bâkır, ondan sonra da  Silsile-i âliyyenin büyüklerinden olan Ca’fer-i Sâdık’tan öğrendi. Yüksek  makâmlara kavuştu. Eshâb-ı kirâmdan İbn-i Âbbâs’ın ilmini, Mekke fakîhi Atâ bin  Ebî Rebâh’tan ve İkrime’den, hazret-i Ömer ve onun oğlu Abdullah’tan nakledilen  ilimleri Abdullah bin Ömer’in âzatlısı Nâfi’den öğrendi. Böylece, Eshâb-ı  kirâmdan İbn-i Mes’ûd ve hazret-i Ali’den nakledilen ilimleri de buluşup  görüştüğü Tâbiînden öğrendi.</p>
<p>İmâm-ı A’zam bir gün Halîfe Mansûr’un yanına girdi. Orada  bulunan Îsâ bin Mûsâ, Mansûr’a; “Bugün dünyânın en büyük âlimi bu zâttır.” dedi.  Halîfe Mansur; “Ey Nu’mân, bu ilmi kimden aldın?” diye sorunca, o da şu cevâbı  verdi: “Hazret-i Ömer’den ilim alanlar vâsıtasıyla hazret-i Ömer’den; hazret-i  Ali’den ilim alanlar vâsıtasıyla hazret-i Ali’den; Abdullah bin Mes’ûd’dan ilim  alanlar vâsıtasıyla da Abdullah bin Mes’ûd’dan aldım.” Bunun üzerine Halîfe  Mansûr; “Sen işini gâyet sağlam tutmuşsun, ilmi asıl menbâından almışsın.” dedi.</p>
<p>İmâm-ı A’zam, başta Eshâb-ı kirâmın büyüklerinin ilim  silsilesinden olmak üzere dört bin kişiden ilim öğrenip, bütün ilimlerde ve  üstünlüklerde en yüksek dereceye ulaşmıştır. Şöhreti her yere yayılıp zamanında  bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, âlimler, üstün kimseler hattâ  Hıristiyanlar bile onu hep medhetmiş, övmüştür.</p>
<p>İmâm-ı A’zamın hocası Hammâd bin Ebî Süleyman vefât edince,  hocasının talebeleri, arkadaşları ve halkın ileri gelenleri onun yerini  dolduracak âlimin, ancak İmâm-ı A’zamın olduğunu görerek, ısrarla hocasının  yerine geçmesini istediler. “İlmin ölmesini istemem!” buyurup, ilim kürsüsüne  oturdu. Hocası Hammâd’ın yerine müftî oldu ve talebe yetiştirmeye başladı.</p>
<p>Talebeleri: İmâm-ı A’zam, hocası Hammâd’ın yerine geçince,  ilmi, vakarı, üstün tevâzuu, takvâsı, tatlı sözleri ve güler yüzüyle herkes  tarafından sevilen ve dînî meselelerde insanların bütün müşkillerini çözen  yegâne mürâcaat kaynağı oldu. Irak, Horasan, Harezm, Türkistan, Tuharistan,  Fâris diyarı (İran), Hind, Yemen ve Arabistan’ın her tarafından kitleler halinde  gelen talebeler, fetvâ isteyenler ve dinleyicilerle etrafı dolup taşıyordu.</p>
<p>İmâm-ı A’zamın meclisinde halk tarafından sorulan suâllerin  cevaplandırılması ve talebeler için verilen muntazam dersler olmak üzere iki  türlü müzâkere yapılırdı. Hergün sabah namazını, câmide kılıp öğleye kadar  sorulan suâlleri cevaplandırır, fetvâ verirdi. Öğleden önce kaylûle (öğle vakti  bir miktar uyuma) yapıp, öğle namazından sonra yatsıya kadar talebelere ders  verirdi. Yatsıdan sonra evine gidip biraz dinlenir, sonra tekrar câmiye gelip  sabaha kadar ibâdet ederdi. Sorulan suâllere cevap vermeden önce, mesele alenî  (açık) olarak müzâkere edilir, talebeleri suâli cevaplandırmaya çalışırdı.  Meselenin müzâkeresi bittikten sonra, kendisi yeniden ele alıp gerekli  düzeltmeleri yapar ve konuyu iyice izah ve tasvir ettikten sonra  cevaplandırırdı. Cevapları verildikten sonra da fetvâyı bizzat söylemek  sûretiyle ve anlaşılır ifâdelerle talebelerine yazdırırdı. Bu yazılar daha sonra  fıkıh kâideleri hâline gelmiştir. Dînî bir mesele cevaplandırılıp halledilince  şükür için tekbir getirirlerdi. Bu esnâda Kûfe mescidi tekbir sadâlarıyla  inlerdi.</p>
<p>Talebelerine verdiği muntazam dersleri ise çok mükemmel bir  usûl ile yürütürdü. Bir taraftan fıkhın eski hâdiselere âit bilinen hükümleri  takrir edilir (anlatılır) ve müzâkere yapılır, diğer taraftan yeni hâdiselere  âit hükümler bulunurdu. Geçmiş ve yaşanmakta olan hâdiselerin hükümleri takrir  edilirken, bunlara benzeyen veya aynı cinsten olup da gelecekte vukû bulabilecek  hâdiselere âit hükümler de araştırılıp bulunurdu. Dolayısıyla İmâm-ı A’zamın  derslerinde geçmiş ve yaşanmakta olan hâlin meselelerinden başka, geleceğe âit  meselelere geçilmiş ve fıkhın küllî (genel) kâideleri tesbit edilmiştir.</p>
<p>İmâm-ı A’zam’ın ders halkasında çözülen fiilî ve nazarî  fıkhî meseleleri yarım milyona ulaşmıştır. Bunların içinde, fıkıh ilminin  anlaşılmasına yarayan sarf, nahiv ve hesaba (fen ilimlerine) âit öyle ince  meseleler de vardır ki, onların meydana çıkarılması ve çözülmesinde Arap dilinin  ve cebir ilminin mütehassısları dahi âciz kalmışlar, hayranlıklarını ifâde  etmişlerdir. Çözülen fıkhî meseleler cinslerine göre kısımlara (kitaplara),  kısımlar da nevilerine göre bab ve fasıllara ayrılmıştır. Başta tahâret bahsiyle  ibâdetler, münâkehât, muâmelât, hudûd (had cezâları), ukûbât, sulh, cihad ve  devletler hukûku, ferâiz, yâni mîras hukuku olmak üzere sıralanarak fıkıh  düzenlenmiştir.</p>
<p>Böylece İmâm-ı A’zam, fıkıh ilmini ilk defa kollara ayırıp  her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış, usûller koymuş, Ferâiz ve Şurût  kitaplarını yazmıştır. Ayrıca Eshâb-ı kirâmın, Peygamberimizden naklen  bildirdiği îmân, îtikâd bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine bildirdi.  İlm-i Kelâm, yâni îmân bilgileri mütehassısları yetiştirdi. İmâm-ı Mâtürîdî  ondan gelen kelâm bilgilerini kitaplara yazdı (Bkz. İmâm-ı Mâtürîdî).  Yetiştirdiği talebelerin sayısı dört bine ulaşmış olup, bunlardan yedi yüz otuzu  ilimde iyice yükselmiş, içlerinden kırk kadarı ictihad derecesine çıkmıştır.  Bâzı müellifler onun derslerinde yetişen talebelerinin isim ve künyelerini,  mensub oldukları şehirlerini tesbit edip, yazmışlardır.</p>
<p>İmâm-ı A’zam ticâretle de uğraşırdı. Talebelerinin  ihtiyaçlarını kendi kazancından karşılardı. Talebelerine son derece şefkatli  davranır, onların ilimde iyi yetişmeleri için büyük titizlik gösterirdi.  Talebelerini o kadar mükemmel yetişirmişti ki, başkalarının uzun zamanda  buldukları hükümleri onlar kısa zamanda bulurdu. Onun ders usûlünü ve  talebelerini görmek için gelen, aralarında Tâbiînin büyüklerinin de bulunduğu  ilmî bir heyet onların bu üstünlüğünü, başarısını görerek büyük bir memnuniyetle  ayrılmışlardır. Talebelerine; “Sizler benim kalbimin sevinci, hüznümün  tesellîsisiniz.”, buyururdu.</p>
<p>Emevîlerin son zamanlarında Emevî vâlisi, İmâm-ı A’zama  devlet idâresinde bir vazife vermek isteyerek bu hususta zorlamıştır. Fakat  İmâm-ı A’zam bir takım sebeplerden dolayı bu vazifeyi aslâ kabul edemeyeceğini  bildirmiştir. Bunun üzerine hapsedilerek işkence yapıldı. Daha sonra serbest  bırakılınca, hicrî 130 (M. 747) yılında Mekke’ye gidip orada altı yıl kadar  kaldı. Mekke’de de talebelere ders ve fetva vererek ilmî mütâlaalar yaptı. Daha  sonra Abbâsîlerin bir devlet hâline gelip kuvvetlenmesinden sonra Kûfe’ye döndü.  Buradaki derslerine ömrünün son yıllarına kadar devâm etti. Otuz yıllık müddet  içinde verdiği derslerinde yetişen talebelerinin herbiri o zaman çok genişlemiş  olan İslâm dünyâsının her tarafına yayılarak müftîlik, müderrislik, kâdılık gibi  çeşitli vazifelerle büyük hizmetler yapmak suretiyle Peygamberimizin bildirdiği  yol olan Ehl-i sünnet îtikâdını ve fıkıh ilmini her tarafa yaydılar ve bu  hususta kıymetli kitaplar yazdılar. İnsanlara doğru yolu gösterip saâdete  kavuşturdular. Bu hizmeti kendilerinden sonraki asırlara da aksettirdiler.</p>
<p>Başta gelen talebeleri; İmâm-ı Ebû Yûsuf ismiyle meşhur  Yâkûb bin İbrâhim, Muhammed Şeybânî, Züfer bin Hüzeyl, Hasan bin Ziyâd, oğlu  Hammâd, Dâvûd-i Tâî, Esad bin Amr, Âfiyat bin Yezid el-Advî, Kâsım bin Ma’an,  Ali bin Müshir, Hibbân bin Ali gibi yüzlerce âlimlerdir.</p>
<p>İctihâdı (Mezhebi): İmâm-ı A’zam, fıkhı; “Leh ve aleyhte  olanı bilmek, tanımak” diye târif etmiştir. Bu târife göre fıkhı tesbit etmek  için, Edille-i şer’iyyeye başvururdu. Bunlar Kitap, yâni Kur’ân-ı kerîm, Sünnet  (Peygamber efendimizin sözleri, fiilleri ve takrirleri), İcmâ-ı Ümmet (Eshâb-ı  kirâmın bir mesele hakkındaki sözbirliği) ve Kıyas-ı Fukahâ (hükmü verilmiş  meselelere benzeterek bir başka meseleyi hükme bağlamak)dır (Bkz. İlgili  maddeler).</p>
<p>İmâm-ı A’zam herhangi bir fıkıh mevzuunun işlenmesi veya  fetvasının takrir edilmesi, yâhut da cevabı bulunmak üzere mevzu (konu)  edildiğinde, sırasıyla bu dört kaynağa baş vururdu. Önce Kur’ân-ı kerîm’e bakar,  hükmü aranan meselenin işâret yoluyla, iktizâ yoluyla, ibâre yoluyla veya  delâlet yoluyla cevâbı varsa meseleyi ona göre çözerdi. Meselenin halli için  Kur’ân-ı kerîmde delil bulunmazsa Sünnete, burada da bulamazsa İcmâ-ı Ümmete  bakardı. Bu kaynaklarda bulursa meseleyi çözerdi, hükmünü bildirirdi. Şâyet  sırasıyla bu üç kaynakta bulamazsa, o zaman Kıyâsa başvurur ve kendisine mahsus  olan istihsan kâidesiyle hüküm verir ve meseleyi çözerdi. (Bkz. İctihâd)</p>
<p>İşte İmâm-ı A’zam Ebû Hanife; en mükemmel usûllerle yaptığı  uzun çalışmaları ve ictihadı neticesinde çözdüğü ve tedvin ettiği fıkıh (hukuk)  bilgileri ile Müslümanların ibâdetlerinde ve diğer işlerinde İslâmiyete doğru  bir şekilde uymak için takip edecekleri bir yolu gösterdi ve bu yola “Hanefî  Mezhebi”denildi.(Bkz. Hanefî Mezhebi)</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî şöyle buyurmuştur: “Bütün Müslümanlar İmâm-ı  A’zamın ev halkı, çoluk çocuğu gibidir.” (Yâni, bir adam çoluk çocuğunun  nafakasını kazandığı gibi İmâm-ı A’zam da insanların işlerinde muhtaç oldukları  din bilgilerini meydana çıkarmayı kendi üzerine almış, herkesi kolaylığa ve  rahata kavuşturup güç bir işten kurtarmıştır).</p>
<p>Yaşadığı devrin özellikleri: İmâm-ı A’zamın yaşadığı devir,  Emevîler ve Abbâsîler zamanına isâbet etmektedir. Ömrünün elli iki yılını  Emevîler, on sekiz yılını da Abbâsîler devrinde geçirdi. Emevî devletinin son  bulup, Abbâsî devletinin kuruluşuna ve bu arada vukû bulan çeşitli hâdiselere  şâhit oldu. Bütün hâdiseler içerisinde İmâm-ı A’zam, bir taraftan dîni öğrendi  ve öğretti. Diğer taraftan da, Ehl-i sünnet îtikâdında olan insanları, îmândan  ayırmaya çalışan ve kendilerine “Dehriyyûn” denilen dinsizlerle ve sapık  fırkalarla mücadele etti. Bunların başında Şiî, Hâricî, Mürcie, Mûtezile,  Cebriyye gibi fırkalar gelmekteydi. Bu fırkaların her biri ile yaptığı  münâzaralarda onları kesin delillerle susturuyordu. Hattâ ders verdiği sırada  bile, ellerinde kılıçlarıyla yanına girip münâzara edenler, aldıkları iknâ edici  cevaplar karşısında, ya doğru yola giriyorlar veya verecek cevap bulamayınca  perişan bir halde çekip gidiyorlardı.</p>
<p>Şahsiyeti ve büyüklüğü: İmâm-ı A’zam, Allahü teâlânın  rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara  İslâmiyeti dosdoğru şekliyle bildirir, tâviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden  çekinmezdi. Onun kitaplarına, ders halkasına ve fetvâlarına herhangi bir siyâsî  düşünce ve güç, nefsânî arzu ve menfaat, şahsî dostluk ve düşmanlık gibi  unsurlar aslâ girmemiştir.</p>
<p>İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe nefsine tam olarak hâkimdi.  Lüzumsuz şeylerle aslâ uğraşmazdı. Ancak kendisi gibi büyük İslâm âlimlerinde  görülen heybet, vakar ve ahlâk-ı hamîde (yüksek İslâm ahlâkı) ile her hâlükârda  insanların kurtuluşu için çırpınırdı. Muârızlarına bile sabır, güler yüz,  tatlılık ve sükûnetle davranır, aslâ heyecan ve telaşa kapılmazdı. Keskin ve  derin bir firâset sâhibiydi. Bu hâliyle insanların içlerinde gizledikleri  şeylere nüfûz eder ve olayların sonuçlarını sezerdi.</p>
<p>Ayrıca kuvvetli şahsiyeti, keskin zekâsı, üstün aklı, engin  ilmi, heybeti, geniş muhâkemesi, muhabbeti ve câzibesi ile karşılaştığı herkese  tesir eder, gönüllerini cezbederdi. Karşısına çıkan ve uzun tetkiki gerektiren  bâzı meseleleri, derin bir mütâlaadan sonra, böyle olmayanları ise anında ve  olayın açık misâlleriyle cevaplandırırdı. En inatçı ve peşin hükümlü  muârızlarını bile, en kolay bir yoldan cevaplandırarak iknâ ederdi. Bu hususta  hayret verici sayısız menkıbeleri meşhurdur.</p>
<p>Hâsılı İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe, İslâmiyetin Müslümanlardan  doğru bir îtikâd (Ehl-i sünnet îtikâdı), doğru bir amel ve güzel bir ahlâk  istediğini bildirmiş, ömrü boyunca bu kurtuluş yolunu anlatmıştır. Vefâtından  sonra da yetiştirdiği talebeleri ve kitapları asırlar boyunca gelen bütün  Müslümanlara ışık tutmuş ve rehber olmuştur.</p>
<p>İmâm-ı A’zam, İslâm dînine yaptığı bütün bu hizmetleriyle  İslâmiyeti îmân, amel ve ahlâk esasları olarak bir bütün hâlinde insanlara  yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş,  Müslümanları çeşitli fitneler ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve  böylece İslâm dinini yıkabilmek ümidine kapılanları hüsrana uğratmış, önce  îtikâdda birlik ve beraberliği sağlamış; ibadetlerde, günlük işlerde Allahü  teâlânın rızâsına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve şeklini tesbit  etmiştir. Böylece, ikinci hicrî asrın müceddidi (dînin yeniden yayıcısı)  ünvanını almıştır.</p>
<p>Buhârî ve Müslim’deki bir hadîs-i şerîfte; “Îmân, Süreyya  yıldızına çıksa, Fâris oğullarından biri elbette alıp getirir.” buyruldu. İslâm  âlimleri, bu hadîs-i şerîfin İmâm-ı A’zam hakkında olduğunu bildirmiştir. Yine  Buhârî ve Müslim’de bildirilen bir hadîs-i şerîfte; “İnsanların en hayırlısı,  benim asrımda bulunan Müslümanlardır (yâni Eshâb-ı kirâmdır). Onlardan sonra en  iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yâni Tabiîndir). Onlardan sonra da onlardan  sonra gelenlerdir (yâni Tebe-i tâbiîndir).” buyruldu. İmâm-ı A’zam da, bu  hadîs-i şerîfle müjdelenen Tâbiînden ve onların da en üstünlerinden biridir.  Hayrât-ul-Hisân, Mevdû’ât-ül-Ulûm ve Dürr-ül-Muhtâr da yazılı olan hadîs-i  şerîflerde buyuruldu ki:</p>
<p>Âdem (aleyhisselâm) benimle öğündüğü gibi ben de ümmetimden  bir kimse ile öğünürüm. İsmi Nu’mân, künyesi Ebû Hanîfe’dir. O,  ümmetimin ışığıdır.</p>
<p>Peygamberler benimle öğündükleri gibi ben  de Ebû Hanîfe ile öğünüyorum. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen beni  sevmemiş olur.</p>
<p>Ümmetimden biri, şerîatimi canlandırır.  Bid’atleri öldürür. Adı Nu’mân bin Sâbit’tir.</p>
<p>Her asırda ümmetimden yükselenler  olacaktır. Ebû Hanîfe zamanının en yükseğidir.</p>
<p>Hazret-i Ali de; “Size bu Kûfe şehrinde  bulunan, Ebû Hanîfe adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile  dolu olacaktır. Âhir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helâk  olacaktır. Nitekim Şiîler de, Ebû Bekr ve Ömer için helâk olacaklardır.”  buyurdu.</p>
<p>İmâm-ı A’zamın zamanında ve sonraki  asırlarda yaşayan İslâm âlimleri hep onu medh etmişler, büyüklüğünü  bildirmişlerdir. Abdullah ibni Mübârek anlatır:</p>
<p>Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik’in yanına  geldiğinde İmâm-ı Mâlik ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi. O gittikten sonra  yanındakilere: “Bu zâtı tanıyor musunuz? Bu zât, Ebû Hanîfe Nu’mân bin  Sâbit’tir. Eğer şu ağaç direk altındır, dese isbat eder.” dedi. Sonra Süfyân-ı  Sevrî yanına geldi. Onu, Ebû Hanîfe’nin oturduğu yerden biraz daha aşağıya  oturttu, çıktıktan sonra onun fıkıh âlimi olduğunu anlattı.</p>
<p>Yine Abdullah ibni Mübârek der ki: “Hasan  bin Ammâre’yi Ebû Hanîfe ile birlikte gördüm. Ebû Hanîfe’ye şöyle diyordu:  “Allahü teâlâya yemin ederim ki fıkıhta senden iyi konuşanı, senden sabırlısını  ve senden hazır cevap olanını görmedim. Elbette sen fıkıhta söz söyleyenlerin  efendisi ve reisisin. Senin hakkında kötü söyleyen sana hased edenler, seni  çekemeyenlerdir.”</p>
<p>Hâfız Muhammed ibni Meymûn der ki: “Ebû  Hanîfe’nin zamanında ondan ârif ve fakîh yoktu. Yemin ederim ki, onun mübârek  ağzından bir söz duymağa yüz bin dinar (altın) veririm.”</p>
<p>İbn-i Üyeyne; “Onun eşini ve benzerini  gözüm görmedi, fıkıh bilgisi Kûfe’de Ebû Hanîfe’nin talebesindedir.” demiştir.</p>
<p>Dâvûd-ı Tâî’nin yanında Ebû Hanîfe’den  konuşuldu. Buyurdu ki: “O bir yıldızdır. Karanlıkta kalanlar onunla yol bulur,  hidayete kavuşur.”</p>
<p>Hafız Abdülazîz ibni Revvâd der ki: “Ebû  Hanîfe’yi seven, Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebindedir. Ona buğz eden, kötüleyen  bid’at sâhibidir. Ebû Hanîfe bizimle insanlar arasında miyârdır (ölçüdür). Onu  sevenin, ona yüzünü dönenin Ehl-i sünnet olduğunu; buğz edenin bid’at sâhibi  olduğunu anlarız.”</p>
<p>İbrâhim bin Muâviye-i Darîr der ki: “Ebû  Hanîfe’yi sevmek sünnetin tamamındandır. Ebû Hanîfe adâleti gözetir, insafla  konuşur, ilmin yollarını insanlara beyan eder ve herkesin müşkillerini çözerdi.”</p>
<p>Hakikate varmış evliyânın büyüklerinden  Sehl bin Abdullah Tüsterî; “Eğer Mûsâ veÎsâ aleyhimesselâmın kavimlerinde Ebû  Hanîfe gibi âlimler bulunsaydı, bunlar doğru yoldan ayrılıp, dinlerini  bozmazlardı.” buyurmuştur.</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî; “Ben Ebû Hanîfe’den daha  büyük fıkıh âlimi bilmem. Fıkıh öğrenmek isteyen onun talebesinin ilim  meclisinde otursun, onlara hizmet etsin.” buyurmuştur.</p>
<p>Ahmed ibni Hanbel; “İmâm-ı A’zam, verâ  (haramlara düşme korkusuyla şüphelilerden sakınan) ve zühd (dünyâya düşkün  olmayan), îsâr (cömertlik) sahibiydi. Âhirete olan arzusunun çokluğunu kimse  anlayacak derecede değildi.” buyurmuştur.</p>
<p>İmâm-ı Mâlik’e; “İmâm-ı A’zamdan  bahsederken onu diğerlerinden daha çok medh ediyorsunuz?” dediklerinde; “Evet  öyledir. Çünkü, insanlara ilmi ile faydalı olmakta, onun derecesi diğerleri ile  mukâyese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar ona duâ etsinler, diye hep  meth ederim.” buyurmuştur.</p>
<p>İmâm-ı Gazâlî; “Ebû Hanîfe çok ibâdet  ederdi. Kuvvetli zühd sâhibiydi. Mârifeti tam bir ârif idi. Takvâ sâhibi olup,  Allahü teâlâdan çok korkardı. Dâimâ Allahü teâlânın rızâsında bulunmayı  isterdi.” buyurmuştur.</p>
<p>Yahyâ bin Muâz-ı Râzî anlatır: Peygamber  efendimizi rüyâda gördüm ve; “Yâ Resûlallah, seni nerede arayayım?” dedim.  Cevâbında; “Beni, Ebû Hanîfe’nin ilminde ara.” buyurdu.</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurur ki:  “İmâm-ı A’zam, abdestin edeplerinden bir edebi terk ettiği için kırk senelik  namazını kazâ etmiştir. Ebû Hanîfe takvâ sahibi, sünnete uymakta ictihad ve  istinbatta (şer’i delillerden hüküm çıkarmakta) öyle bir dereceye kavuşmuştur  ki, diğerleri bunu anlamaktan âcizdirler. İmâm-ı A’zam, hadîs-i şerîfleri ve  Eshâb-ı kirâmın sözünü kendi reyine (ictihâdına tercih) ederdi.” İmâm-ı Rabbânî  hazretleri Mebde’ ve Meâd risalesinde de şöyle buyurur: “Derecesinin  yüksekliğini ve kıymetini anlatmaktan âciz olduğumuz o büyük imâmın şânından ne  yazayım! Müctehidlerin en verâ sâhibiydi. En müttekîsi (Allah’tan  korkarak haramdan çok sakınanı) o idi. Şâfiî’den de, Mâlik’ten de, İbn-i  Hanbel’den de her bakımdan üstündü.”</p>
<p>Yine İmâm-ı Rabbânî ve Muhammed Pârisâ buyurdular ki: “Îsâ  aleyhisselâm gibi ülülazm bir peygamber gökten inip İslâm dîniyle amel edince ve  ictihad buyurunca, ictihâdı İmâm-ı A’zamın (rahmetullahi aleyh) ictihâdına uygun  olacaktır. Bu da İmâm-ı A’zamın büyüklüğünü, ictihâdının doğruluğunu gösteren en  büyük şâhittir”.</p>
<p>Son asrın, zâhir ve bâtın (kalp) ilimlerinde kâmil, dört  mezhebin fıkıh bilgilerinde mâhir, büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî buyurdu  ki: “İmâm-ı A’zam, İmâm-ı Yûsuf veİmâm-ı Muhammed de, Abdülkâdir Geylânî gibi  büyük evliyâ idiler. Fakat âlimler kendi aralarında iş bölümü yapmışlardır. Yâni  herbiri zamanında neyi bildirmek icap ettiyse onu bildirmişlerdir. İmâm-ı A’zam  zamanında fıkıh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fıkıh üzerinde durdu.  Tasavvuf hususunda pek konuşmadı. Yoksa Ebû Hanîfe nübüvvet ve vilâyet  yollarının kendisinde toplandığı, Ca’fer-i Sâdık hazretlerinin huzurunda iki  sene bulunup öyle feyz, nur ve vâridât-ı ilâhiyyeye kavuşmuştur ki, bu büyük  istifâdesini; “O iki sene olmasaydı, Nu’man helâk olurdu!” sözü ile  anlatabildiler. Silsile-i zehebin en büyük halkasından olan Ca’fer-i Sâdık’tan  tasavvufu alıp, vilâyetin (evliyâlığın) en son makâmına kavuşmuştur. Çünkü Ebû  Hanîfe, Peygamber efendimizin vârisidir. Hadîs-i şerîfte; “Âlimler  peygamberlerin vârisleridir.” buyuruldu. Vâris, her hususta verâset sâhibi  olduğundan, zâhirî ve bâtınî ilimlerde Peygamber efendimizin vârisi olmuş olur.  O hâlde her iki ilimde de kemâldeydi.”</p>
<p>İslâm âlimleri, İmâm-ı A’zamı bir ağacın gövdesine, diğer  âlim ve evliyayı da bu ağacın dallarına benzetmişler, O’nun her bakımdan büyük  ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bir veya birkaç bakımdan büyük kemâlâta  (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini belirtmişlerdir.</p>
<p>İslâm dünyâsında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden  odur. Din bilgilerini kelâm, fıkıh, tefsir, hadis, vs. isimleri altında ayırarak  bu ilimlere âit kâideleri tesbit etti. Böylece O’nun asrında zuhûr eden eski  Yunan felsefesine âit kitapların tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda  yazılı bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasına karıştırılmasını ve  İslâm dînine bid’atlerin sokulması tehlikesini bertaraf etti. İmâm-ı A’zamdan  önce İslâmiyetin ilk yıllarında ilimlerin tasnifi yolunda herhangi bir çalışmaya  ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü ilk asırlarda yaşıyan salih ve temiz Müslümanların  ilimleri başta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve mükemmeldi. İlk  yıllarda ilimlerin kâğıda geçirilmiş bir tasnif tablosu bulunmamakla beraber,  İslâm âlimlerinin sözlerinde, eserlerinde ve Müslümanların günlük hayatlarında  kendiliğinden vücud bulmuş ve yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardı. En  mühim olan îmân (îtikâd), ibadet ve ahlâk bilgileriydi. Bu bilgilere Yunan  felsefesi, Hıristiyanlık, Yahûdilik, Hint inançları, Mecûsilik ve benzeri bozuk  yolların İslâmiyeti içten yıkmak isteyen art niyetli kimseler veya din bilgisi  az olanlar tarafından karıştırılmak tehlikesi başgösterince, yüksek din  bilgilerini tasnif ederek kitaplara geçirmek bir mecburiyet hâlini aldı. İmâm-ı  A’zam hazretleri bu çok mühim vazifeyi mükemmel bir şekilde yerine getirerek, o  asırda tartışmaları yapılan ve din bilgisi az olan Müslümanlar arasında  yayılmasına çalışılan Şia, Mu’tezile, Mücessime, Cebriyye, Kaderiyye ve benzeri  gibi sapık fırkaların bozukluklarını göstererek, hem onlara cevaplar vermiş ve  hem de kendisinden sonraki asırlarda gelen Müslümanların İslâmiyeti her bakımdan  doğru, berrak hâliyle öğrenmelerini ve böylece inanmalarını temin etmiştir. İyi  düşünüldüğünde bütün insanlığın dünya ve âhiret saâdetini doğrudan doğruya  ilgilendirdiği açıkça görülen bu çok mühim hizmet, İmâm-ı A’zam’ın zamanında ve  daha sonra yetişen mezhep imâmları, İslâm âlimleri, evliyanın büyükleri  tarafından da tâzim ve şükranla yad edilmiş, bu büyük imâm “Ehl-i sünnetin  reisi”, “İmâm-ı A’zam” (en büyük imam) adıyla anılmıştır.</p>
<p>Takvâsı ve menkıbeleri: İmâm-ı A’zam ticâret yapardı. Onun  kanâatkarlığı, cömertliği, emânete riâyeti ve takvâsı ticâret muâmelelerinde de  dâimâ kendini göstermiştir. Tâcirler ona hayret ederler ve ticârette onu  hazret-i Ebû Bekr’e benzetirlerdi. Ticâreti ortakları ile berâber yapar ve her  yıl kazancının dört bin dirhemden fazlasını fakirlere dağıtır, âlimlerin,  muhaddislerin, talebelerinin bütün ihtiyaçlarını karşılar ve ayrıca onlara para  dağıtarak, tevâzu ile şöyle buyururdu: “Bunları ihtiyacınız olan yere sarf edin  ve Allah’a hamd edin. Çünkü verdiğim bu mal hakikatte benim değildir, sizin  nasibiniz olarak Allahü teâlânın ihsan ve kereminden benim elimden size  gönderdiğidir.” Böylece ilim ehlini, maddî bakımdan başkalarına minnettar  bırakmaz, rahat çalışmalarını temin ederdi. Kendi evine de bol  harcar, evine harcettiği kadar da fakirlere sadaka verirdi. Zenginlere de  hediyeler verirdi. Her Cumâ günü anasının, babasının ruhu için fakirlere ayrıca  yirmi altın dağıtırdı. Meclisine devam edenlerden birinin elbisesini çok eski  gördü. İnsanlar dağılıncaya kadar oturmasını söyledi. Kalabalık dağılınca o  kimseye; “Şu seccadenin altındakileri al, kendine güzel bir elbise yaptır.”  buyurdu. Orada bin akçe vardı.</p>
<p>İmâm-ı A’zam bir gün yolda giderken onu  gören bir adam, yüzünü ondan saklayıp başka bir yola saptı. Hemen o adamı  çağırıp; “Neden yolunu değiştirdin?” diye sordu. Adam  cevâbında; “Size on bin akçe borcum var. Uzun zaman oldu ödeyemedim ve çok  sıkıldım, utandım.” dedi. İmâm-ı A’zam; “Sübhanallah, ben o parayı sana hediye  etmiştim. Beni görüp sıkıldığın ve utandığın için hakkını helâl et!” dedi.</p>
<p>Bir defasında ortağına, sattığı mallar  içinde kusurlu bir elbise olduğunu söyleyip, bunu satarken özrünü göstermesini  tenbih etti. Fakat ortağı bu elbiseyi satarken elbisenin kusurunu söylemeyi  unuttu. Satın alan kimseyi de tanımıyordu. İmâm-ı A’zam  bunu öğrenince o mallardan alınan doksan bin akçeyi sadaka olarak dağıttı.</p>
<p>Müşteri fakir veya ahbabından olursa  onlardan kâr almaz, malı aldığı fiyâta verirdi. Bir defasında ihtiyar bir kadın  gelip, ben fakirim, bana şu elbiseyi mâliyeti fiyâtına sat, dedi. Dört dirhem  ver, onu al, deyince, bu elbisenin maliyetinin daha fazla olduğunu tahmin eden  kadın; “Ben, ihtiyar bir kadıncağızım. Yoksa benimle böyle alay mı ediyorsun?”  dedi. “Hayır, bunda alay yok.” deyip elbiseyi ihtiyar kadına dört dirheme verdi.</p>
<p>Bir malı satın alırken de, satarken de  insanların hakkına riayet ederdi. Birisi ona satmak üzere bir elbise getirdi.  Fiyatını sordu. O da yüz akçe istediğini söyleyince, İmâm-ı A’zam bunun değeri  yüz akçeden daha fazladır, dedi. Satan kişi yüzer yüzer arttırarak dört yüze  çıktı. Hayır daha fazla eder, deyip, bu işten anlayan bir tüccar çağırarak,  fiyat takdir ettirdi ve o elbiseyi beş yüz akçeye satın aldı.</p>
<p>İmâm-ı A’zam, kırk sene yatsı namazının  abdesti ile sabah namazını kıldı. Elli beş defa hac yaptı, son haccında Kâ’be-i  muazzama içine girip burada iki rekât namaz kıldı. Namazda bütün Kur’ân-ı kerîmi  okudu. Sonra ağlayarak; “Yâ Rabbî! Sana lâyık ibâdet yapamadım. Fakat senin akıl  ile anlaşılmayacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusurumu bu anlayışıma bağışla!”  diyerek duâ etti. O anda bir ses işitildi ki: “Ey Ebû Hanîfe sen beni iyi  tanıdın ve bana güzel hizmet ettin! Seni ve kıyâmete kadar senin mezhebinde  olup, yolunda gidenleri af ve mağfiret ettim.” buyruldu. Her gün ve her gece  Kur’ân-ı kerîmi bir kere hatmederdi, sonuna kadar okurdu.</p>
<p>Kûfe şehrinin köylerini haydutlar basıp  koyunları çalmışlardı. İmâm-ı A’zam bu çalınan koyunlar şehre getirilip satılır  düşüncesiyle, “koyunun yedi sene yaşadığını” bildiği için, yedi sene koyun eti  yemedi. Geceleri namaz kılar, ağlamasını ve inlemesini yakınları işitirdi. Göz  yaşlarının hasır üzerine yağmur gibi düştüğü duyulurdu.</p>
<p>Komşusu bir genç vardı, her gece içki içer,  eve sarhoş gelir, bağırır çağırırdı. Bir gün polisler  onu yakalayıp hapse attılar. Ertesi gün İmâm-ı A’zam, “Komşumuzun sesi  kulağımıza gelmez oldu.” deyince, bir talebesi onun hapse atıldığını söyledi.  Bunun üzerine İmâm-ı A’zam vâliye gitti. Vâli, onu görünce ayağa kalkıp hürmetle  karşıladı. “Buraya teşrifinizin sebebi nedir?” dedi. O da  hâdiseyi anlatınca, vâli: “Böyle ehemmiyetsiz bir iş için zât-ı âliniz buraya  kadar niçin zahmet ettiniz, bir haber gönderseydiniz kâfiydi.” dedi ve o genci  serbest bıraktı. İmâm-ı A’zam o gence; “Bak biz seni unutmuyoruz.” diyerek ona  bir kese de akçe (para) verdi. Bunun üzerine o genç, yaptığı kötü işlerden tövbe  edip, İmâm-ı A’zam’ın derslerine devam etmeye başladı ve fıkıh ilminde âlim  olarak yetişti.</p>
<p>İmâm-ı A’zam’ın Kur’ân-ı kerîm’e vukûfiyeti  o kadar derindi ki, bir defasında bir iş için evinden çıkıp atına binmek  üzereyken bir kadın gelip suâl sordu. Bir an düşünüp kadına; “Kur’ân-ı kerîmi  baştan sona kadar düşündüm. Senin suâlinin cevabı Kur’ân-ı kerîmde açıkça yok.  İstersen biraz bekle, ben hemen geleceğim, senin suâlinin cevâbını veririm.”  dedi. Sonra gelip gerekli cevâbı verdi.</p>
<p>İmâm-ı A’zam talebeleri arasında bulunduğu  bir sırada vücudunu bir akrep soktu ve yere düştü. Talebeleri bu akrebi öldürmek  isteyince; “Onu öldürmeyiniz, kendimi onunla tecrübe etmek istiyorum, bakalım  haklarında hadîs-i şerîfte, “Âlimlerin kanı zehirlidir.” buyrulan âlimlere dahil  miyim?”dedi. Talebeleri akrebe baktılar, kıvrandı, büzüldü ve hemen öldü.</p>
<p>İmâm-ı A’zamı hased eden (çekemeyen) biri,  onu ve talebelerini nehir kenarında bulunan bahçesinde bir ziyâfete dâvet etti.  İmâm-ı A’zam bu dâveti kabul edip talebelerine, ben ne yaparsam siz de onu  yapın, diye tenbih etti. Oraya vardıklarında davet eden adam buyurun yemeğe  deyince, İmâm-ı A’zam, ellerini yıkamak için nehre gitti, talebeleri de onu  tâkip ettiler ve hocalarının bir müddet orada kalmasının sebebini merak etmeye  başladılar. Sonra döndüklerinde, bir kedinin tabaklardaki yemekten yiyip  zehirlendiğini görerek yemeğin zehirli olduğunu ve hocalarının kerâmetini  anladılar. Böylece bir sünnete (yâni, yemekten önce el yıkamaya) uymanın  bereketine kavuştular. Bunu gören dâvet sahibi, yaptığına pişman oldu. Özür  dileyip, onu sevenler arasına katıldı.</p>
<p>İmâm-ı A’zam, bir gece rüyâsında  Peygamberimizin kabrini açmış, mübârek bedenine sıkıca sarılmıştı. Uyanınca bu  fevkalâde rüyâsını Tâbiînin büyüklerinden İbn-i Sîrîn’e gidip anlattı. İbn-i  Sîrîn; “Bu rüyânın sahibi sen değilsin, bunun sâhibi Ebû Hanîfe olsa gerek.”  dedi. “Ebû Hanîfe benim!” deyince, İbn-i Sîrîn; “Sırtını aç göreyim.” dedi.  Sırtını açınca iki omuzu arasında bir “ben” gördü ve; “Sen o kimsesin ki,  Peygamberimiz senin hakkında; «Benim ümmetim içinde, iki omuzu arasında bir  “ben” bulunan biri gelir. Allahü teâlâ dînini onunla kuvvetlendirir, ihyâ eder.»  buyurdu.” dedi.</p>
<p>Bir gece yatsı namazını cemaatle kılıp  çıkarken, bir ayağı kapının dışında, bir ayağı daha mesciddeyken bir konu  üzerinde talebesi Züfer ile sabah ezanına kadar konuşup diğer ayağını çıkarmadan  sabah namazını kılmak için tekrar mescide girmiştir.</p>
<p>Allahü teâlâyı inkar eden bir dehrîye  (dinsize) İmâm-ı A’zam şöyle demiştir: “Sana birisi, ben kasırgalı bir havada,  dalgaları çok şiddetli olan bir deniz üzerinde, içinde kaptanı ve mürettebâtı  olmayan, fakat kendiliğinden deniz üzerinde doğru istikamete giden bir gemi  gördüm dese, acaba bu kimsenin söylediği şeye, doğru, diyebilir misin?” Dehrî;  “Hayır, bunu akıl ve mantık kabul etmez, bu asla mümkün değil! Onu bir sevk eden  olması lâzımdır.” deyince, İmâm-ı A’zam; “O halde bu muazzam kâinâtın ve onda  cereyan eden mükemmel hâdiselerin yaratanı olan Allahü teâlâyı nasıl inkâr  edersin?” dedi. Dehrî, bir şey söyleyemedi ve düşüp bayıldı.</p>
<p>SeyyidMuhammed Bâkır ile görüştüklerinde,  Muhammed Bâkır, İmâm-ı A’zam’a; “Sen ceddim Resûlullah’ın dînini, kıyasla  değiştiriyormuşsun?” deyince, İmâm-ı A’zam; “Allah korusun, böyle şey nasıl  olur? Lâyık olduğunuz makama oturunuz, benim size hürmetim var.” dedi. Bunun  üzerine Muhammed Bâkır oturunca, İmâm-ı A’zam da onun önüne diz çöktü ve  aralarında şu konuşma geçti. İmâm-ı A’zam; “Size üç suâlim var, cevap  lütfediniz.” deyip; “Kadın mı daha zayıftır, erkek mi?” diye sordu. O da, “Kadın  daha zayıf.” dedi. Tekrar; “Kadının mirasta hissesi kaç?” dedi. “Erkek iki  hisse, kadın ise bir hisse alır.” deyince, İmâm; “Bu, ceddin Resûlullah’ın kavli  değil mi? Eğer ben bozmuş olsaydım, erkeğin hissesini bir, kadınınkini iki  yapardım. Fakat ben kıyas yapmıyorum, nassla (âyet ve hadis ile) amel ediyorum.”  dedi. Sonra:</p>
<p>“Namaz mı daha faziletli, yoksa oruç mu?”  diye sordu.</p>
<p>“Namaz daha faziletli.” diye cevap verince,  İmâm-ı A’zam; “Eğer ben ceddinin dînini kıyasla değiştirseydim, kadın hayızdan  temizlendikten sonra, namazını kazâ etmesini söylerdim. Orucu kazâ ettirmezdim.  Fakat ben kıyasla böyle bir şey yapmıyorum.” dedi. Tekrâr:</p>
<p>“Bevil mi daha pis, yoksa meni mi?” diye  sordu.</p>
<p>“Bevil daha pistir.” diye cevap verince,  İmâm-ı A’zam; “Eğer ben ceddinin dînini kıyasla değiştirseydim bevilden sonra  gusül, meniden sonra abdest alınmasını bildirirdim. Fakat ben hadise aykırı rey  kullanarak, kıyas yaparak Resûlullah’ın dînini değiştirmekten Allahü teâlâya  sığınırım. Böyle şeyden beni Allah korusun.” dedi. Nass (Kitaptan ve sünnetten  delil) olan yerde kıyas yapmadığını, delili bulunmayan meseleleri, delili  bulunan meselelere benzeterek kıyas yaptığını söyleyince, Muhammed Bâkır, onu  kucaklayıp alnından öptü.</p>
<p>İmâm-ı A’zam hazretleri, oğlu Hammâd’la  berâber terâvih için Ömer bin Zerr’in mescidine giderlerdi. Bu gittikleri mesâfe  3 mil (yaklaşık 6 km) idi. Bir defâsında İmâm-ı A’zamın annesi, bir meseleyi  öğrenmek istedi ve oğluna dedi ki, “Git bu meseleyi Ömer bin Zerr’e sor!” İmâm-ı  A’zam hazretleri gidip bu meseleyi Ömer bin Zerr’e sordu. Ömer; “Sen bu meseleyi  benden daha iyi bilirsin.” deyince, İmâm-ı A’zam; “Ben annemin emrine muhâlefet  etmem.” dedi. Ömer bin Zerr; “Bu meselenin cevâbı nedir?” diye sordu. İmâm-ı  A’zam meselenin cevâbını söyleyince, Ömer bin Zerr de; “Öyle ise git, annene  böyle söylediğimi bildir.” dedi.</p>
<p>Ali bin Ca’de, Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini  nakleder:</p>
<p>Babam öldüğü zaman ben küçüktüm. Annem sanat öğrenmem için  beni bir terzinin yanına verdi. Ben terziyi bırakıp İmâm-ı A’zam’ın ilim  meclisine devam ettim. Uzun bir zaman geçmişti. Annem hocama gelip; “Bu çocuğun  senden başka üstadı yok mudur? Ona kendim bakıyorum, o bir yetimdir.” dedi.  Hocam buyurdu ki: “Sen onu kendi hâline bırak! O, burada tereyağı, fıstık, badem  ezmesi yemesini öğreniyor.” Bunun üzerine annem dönüp gitti. Ben ise daima  hocamın yanında bulunur, hizmetinden ve meclisinden ayrılmazdım. Böylece Allahü  teâlâ bana ilimden çok şeyler nasip eyledi. Daha sonra bana  kâdılık vazifesi verdiler. Bir gün Abbâsî halîfesi Hârûn Reşîd ile sofrada  oturuyordum. Sofraya tereyağı, fıstık ve badem ezmesi getirdiler. Hârûn Reşîd  bana; “Bundan ye, her zaman bize böyle yemek vermezler.” dedi. Ben güldüm.  “Niçin gülüyorsun?” dedi. Ben de İmâm-ı A’zamla ilgili olan o hâdiseyi anlattım.  Hârûn Reşîd bunun üzerine; “Gerçekten ilim insanı yükseltir. İnsanların baş  gözüyle göremediklerini o kalp gözüyle görürdü.” dedi ve hocama rahmetle duâ  etti.</p>
<p>Vefâtı: Ömrünün son yıllarında Abbâsî  devleti içinde karışıklıklar ve ayaklanmalar baş gösterdi. İmâm-ı A’zam bu  karışıklıklara rağmen ders veriyor, talebelerini yetiştiriyordu. H. 145  yıllarında vukû bulan hâdiselerden sonra Halîfe Mansûr, onu Kûfe’den Bağdad’a  getirterek, kendisinin haklı olarak halîfe olduğunu herkese bildirmesini, buna  karşılık temyiz reisliğini verdiğini bildirdi. İmâm-ı A’zam bütün zorlamalara  rağmen hükümet ve siyâset işlerine asla karışmayıp ilim yolunda kalmak  istediğinden bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Halîfe Mansûr, İmâm-ı A’zamı  hapsettirip işkence yaptırdı. Bir müddet sonra çıkardı ise de, tekrar hapse  attırdı ve işkenceye devam ettirdi. Hergün vurulacak sopa adedini arttırdı. Fakat halkın galeyana gelip hücum etmesinden korktu. Nihayet İmâm-ı A’zam  zehirlenmek sûretiyle, 767 (H. 150) senesinde, yetmiş yaşındayken şehid edildi.</p>
<p>Vefât ettiği yerde Kur’ân-ı kerîmi yedi bin kere hatim  etmişti. Vefât ederken secde etti. Vefât haberi duyulduğu her yerde büyük üzüntü  ve gözyaşıyla karşılandı. Cenâzesini Bağdat kâdısı Hasan bin Ammâre yıkadı.  Yıkamayı bitirince şöyle dedi: “Allahü teâlâ sana rahmet eylesin!Otuz senedir  gündüzleri oruç tuttun. Kırk sene gece sırtını yatağa koyup uyumadın. En  fakîhimiz sendin! İçimizde en çok ibâdet edenimiz sendin! En  iyi sıfatları kendinde toplayan sen idin!”</p>
<p>Cenâzesinin kaldırılacağı sırada Bağdat  halkı oraya toplanıp o kadar büyük kalabalık olmuştu ki, cenâze namazını  kılanlar elli bin kişiden fazlaydı. Gelenler çok kalabalık olduğundan ikindiye  kadar altı defa cenâze namazı kılındı. Sonuncusunu oğlu Hammâd kıldırmıştı.  Bağdat’ta, Hayzeran Kabristanının doğusunda defnedildi. İnsanlar günlerce  kabrinin başında toplanıp ona duâ ettiler. Vefâtından dolayı çok üzüldüler.  Büyük âlimlerden Şu’be’ye vefât haberi ulaşınca; “İlim ışığı söndü, ebediyyen  onun gibisini bulamazlar.” dedi. Vefâtından sonra çok kimseler onu rüyâsında  görerek ve kabrini ziyâret ederek, onun şanının yüceliğini dile getiren şeyler  anlatmışlardır. İmâm-ı Şâfiî buyurdu ki: “Ebû Hanîfe ile teberrük ediyorum. Onun  kabrini ziyaret edip faydalara kavuşuyorum. Bir ihtiyacım olunca iki rekât namaz  kılıp, Ebû Hanîfe’nin kabrine gelerek onun yanında Allahü teâlâya duâ ediyorum  ve duâm hemen kabûl olup isteklerime kavuşurum.”</p>
<p>“Yüz elli senesinde dünyânın ziyneti  gider.” hadîs-i şerîfinin de, İmâm-ı A’zam için olduğunu İslâm âlimleri  bildirmiştir. Çünkü o tarihte İmâm-ı A’zam gibi bir büyük vefât etmemişti.  Mezhebi, İslâm âleminin büyük bir kısmına yayıldı. Selçuklu Sultanı Melikşah’ın  vezirlerinden Ebû Sa’d-i Harezmî İmâm-ı A’zamın kabri üzerine mükemmel bir türbe  ve çevresinde bir medrese yaptırdı. Daha sonra Osmanlı pâdişâhları bu türbeyi  defalarca tamir ettirdi.</p>
<p>Eserleri:</p>
<p>İmâm-ı A’zamın eserleri pekçok olup  zamanımıza kadar ulaşmış olanları başlıca on tânedir. Aslında akâid ve fıkıh  ilimlerinde rivâyet edilen bütün meseleler onun eseridir. Bunlardan fıkıh  bilgileri, Ebû Yûsuf’un rivâyeti ile ve bilhassa İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin  toplayıp yazdığı Zâhir-ür-Rivâye denilen kitaplarla nakledilmiştir. (Bkz. Ebû  Yûsuf ve Muhammed Şeybânî)</p>
<p>1. Risâle-i Redd-i Havâric ve Redd-i  Kaderiyye: İmâm-ı A’zamın usûl-i dinde ilk yazdığı eserdir.</p>
<p>2. El-Fıkh-ul-Ekber: Akâide dâirdir. Bu  eserin birçok şerhi yapılmış olup, başlıcaları şunlardır: El-Kavlül-Fasl;  Muhyiddîn bin Behâeddîn tarafından yapılan şerhidir. Bu kitap İhlâs A.Ş.  tarafından ofset yoluyla basılmıştır. Pezdevî, Ebü’l Müntehâ ve İmâm-ı Mâtürîdî  tarafından yapılan şerhleri de meşhurdur.</p>
<p>3. El-Fıkh-ül-Ebsat: İmâm-ı A’zam bu  eserinde istitâ’at (insan gücü) hayır ve şer, kaza ve kader meselelerini  açıklamaktadır.</p>
<p>4. Er-Risale li Osman Büstî: Eserde  îmân, küfr, ircâ ve va’îd meseleleri açıklanmıştır.</p>
<p>5. Kitab-ül-Âlim vel-Müteallim: Bu  eserde muhtelif meseleler hakkında Ehl-i sünnet îtikâdını bildirmek için  tertiplenmiş soru ve cevaplar vardır.</p>
<p>6. Vasiyyet-i Nûkirrû: Eserde Ehl-i  sünnet vel-cemâatin hususiyetleri anlatılmakta, akâid ve farzların hudutları  açıklanmaktadır. Bu vasiyetten başka oğlu Hammâd’a ve talebesi Ebû Yûsuf’a  yaptığı vasiyet olmak üzere on beş kadar vasiyetnâmesi vardır.</p>
<p>7. Kasîde-i Nûmâniyye.</p>
<p>8. El-Asl.</p>
<p>9. El-Müsned-lil-İmâm-ı A’zam Ebî Hanife.</p>
<p>Buyurdu ki:</p>
<p>“Allah bize, insanların mümin olanlarını  sevmemizi, onlara karşı saygı beslememizi ve asla kırıcı olmamamızı, kalplerinde  ne sakladıklarını bilemeyeceğimizi, hareketlerimizi buna göre ayarlamamızı  emretmiştir.”</p>
<p>“Allahü teâlâ, kendisine şükür ismini  vermiştir.ÇünküAllahü teâlâ, iyiliği mükâfatlandırır. O, merhamet  edenlerin en merhametlisidir.”</p>
<p>“Kulların birbirlerine karşı işledikleri suçlar, kendileri  için bir zulümden ibârettir.”</p>
<p>“İnsan, her şeye şifâ veren tek varlığın Allahü teâlâ  olduğuna inanır; bununla beraber derdine devâ olması için ilâç kullanır. Çünkü  ilâç bir sebeptir. Şifâsını verecek olan ise Allahü teâlâdır.</p>
<p>“Mümin, Allahü teâlâdan korktuğu kadar hiçbir şeyden  korkmaz. Şiddetli bir hastalığa yakalanır veya feci bir kaza veya belâya uğrarsa,  gizli veya âşikâr; “Yâ Rabbî, bana bu belâyı neden verdin?” diye şikâyetçi olmaz.  Bilâkis hastalığa, belâya ve kazaya rağmen Allahü teâlâyı zikir ve şükreder.</p>
<p>“Mümin, Allahü teâlânın kendisini devamlı murâkabe ettiğini  bilir. Kimsenin bulunmadığı bir yerde veya herkesin yanında olsun, mutlaka  Allahü teâlânın onu kontrol ettiğine inanır. Krallar ve sözde büyük adamlar ise,  ne gizli ve ne de âşikâr bir yerde herhangi bir şahsı murâkabe edemezler.”</p>
<p>Talebesi Yûsuf bin Hâlid es-Semtî bir vazifeye tâyin edilip  Basra’ya giderken Ebû Hanîfe ona şu vasiyetlerde bulunmuştur: “Basra’ya  vardığında halk seni karşılayacak, ziyaret ve tebrik edecek. Herkesin değer ve  yerini tanı, ileri gelenlere ikramda bulun, ilim sâhiplerine hürmet et,  yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster, halka yaklaş, fâsıklardan uzaklaş,  iyilerle düşüp kalk, Sultanı küçümseme, hiçbir kimseyi hafife alma. İnsanlığında  kusur etme, sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık peydâ etmedikçe kimsenin  arkadaşlığına güvenme, cimri ve alçak insanlarla ahbablık kurma, kötü olduğunu  bildiğin hiçbir şeye ülfet etme!..”</p>
<p>“Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya  insanlar mescidde senin etrafını sarıp aranızda bâzı meseleler görüşülürse,  yâhut onlar bu meselelerde senin bildiğinin hilâfını iddia ederlerse onlara  hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap  ver! Sonra bu meselede şu veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu  söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini, hem de  başka türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Sana, bu görüş kimindir? diye  sorarlarsa, fakihlerin bir kısmınındır, de! Onlar, verdiğin cevabı benimserler  ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha  çok hürmet ederler.”</p>
<p>“Seni ziyârete gelenlere ilimden bir şey öğret ki, bundan  faydalansınlar ve herkes öğretti</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/imam-i-azam-ebu-hanife/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam-ı Şafii</title>
		<link>http://islamdini.de/imam-i-safii</link>
		<comments>http://islamdini.de/imam-i-safii#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 12:18:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Islam Alimleri]]></category>
		<category><![CDATA[mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[sünnet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=6</guid>
		<description><![CDATA[Ehl-i sünnetin dört mezhebinden biri olan  Şâfiî mezhebinin imâmı. Adı, Muhammed bin İdris bin Abbâs bin Osman bin  Şâfiî bin Sâib Kureyşî’dir. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Anne ve baba tarafından  soyu Peygamber efendimizle birleşmektedir. Dördüncü dedesi Şâfiî’nin ismine  nisbetle ona da Şâfiî denildiği için bu isimle meşhur olmuştur.  767 (H.150)’de Gazze’de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">Ehl-i sünnetin dört mezhebinden biri olan  Şâfiî mezhebinin imâmı. Adı, Muhammed bin İdris bin Abbâs bin Osman bin  Şâfiî bin Sâib Kureyşî’dir. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Anne ve baba tarafından  soyu Peygamber efendimizle birleşmektedir. Dördüncü dedesi Şâfiî’nin ismine  nisbetle ona da Şâfiî denildiği için bu isimle meşhur olmuştur.  767 (H.150)’de Gazze’de doğdu. 820 (H.204)de Mısır’da vefât etti.</p>
<p>Daha beşikteyken, babasının vefât etmesi  üzerine annesi onu Mekke’ye götürmüştür. Dokuz yaşındayken Kur’ân-ı kerîmi  ezberledi. Sonra ilim tahsiline başlayıp, Mekke’de bulunan büyük hadis  âlimlerinden yazmak ve ezberlemek suretiyle hadis öğrendi. Bu hususta çok gayret  göstermiştir. Henüz çocuk yaştayken tahsilini ilerletince, Arapçanın  inceliklerini ve edebiyatını öğrenmek için çölde yaşayan Huzeyl Kabilesinin  arasına gitti. Bunu kendisi şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“Ben Mekke’den çıktım, çölde Huzeyl  Kabilesinin yaşayışını ve dilini öğrendim. Bu kabile, Arapların dil bakımından  en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım. Mekke’ye döndüğüm zaman birçok  rivâyet ve edebiyat bilgilerine sâhib olmuştum.”</p>
<p>Bundan sonra kendini tamâmen ilme verip  Mekke’deki Süfyân bin Uyeyne, Müslim bin Hâlid ez-Zencî gibi fakih ve  muhaddislerden ilim tahsil etti. Hadis, fıkıh, lügat ve edebiyatta çok yükseldi.  Mekkeli gençler arasında ilimde parmakla gösterilen bir dereceye ulaştı.  Mekke’de gördüğü bu tahsili ve sonrasını şöyle anlatmıştır:</p>
<p>Kur’ân-ı kerîmi hatim ettiğim zaman  âlimlerin meclisine gidip, onlarla sohbet eder, konuşurdum. Hadîs-i şerîf ve  fıkıh meseleleri öğrenirdim. Çok fakirdim. Kalem, defter alacak param  yoktu. Bâzan bir kemik parçası alıp onun üstüne yazardım. İlk zamanlar Müslim  bin Hâlid’den fıkıh öğrendim. O sırada Medîne’de bulunan Mâlik bin Enes’in  büyüklüğünü ve Müslümanların imâmı olduğunu işittim. Kalbime geldi ki onun  yanına gideyim, talebesi olayım. Sonra onun meşhur eseri olan Muvattâ’nın bir  nüshasını Mekke’de birinden tekrar geri vermek üzere alıp dokuz gecede  ezberledim. Mekke vâlisine gidip, birini Medîne vâlisine birisini de Mâlik bin  Enes’e vermek üzere iki mektup alıp Medîne’ye gittim. Medîne’ye varınca Medîne  vâlisine mektubu verdim ve onunla birlikte İmâm-ı Mâlik’in yanına gittik. İmâm-ı  Mâlik dışarı çıktı. Uzun boylu ve gâyet heybetli bir görünüşü vardı. Medîne  vâlisi, Mekke vâlisinin gönderdiği mektubu İmâm’a takdim etti. Mektupta:  “Muhammed bin İdris, annesi tarafından şerefli bir kimsedir ve hâli şöyle  şöyledir&#8230;” diye yazılı olan kısmı okuyunca: “Subhanellah! Resûlullah’ın ilmi  şöyle mi oldu ki, mektup ile yazılıp sorulup talep olunur.” dedi. Ben de  durumumu ve ilim öğrenmek istediğimi anlattım. Sözlerimi dinledikten sonra bana  baktı. Adın nedir, dedi. Muhammed’dir, dedim. “Ey Muhammed!”  dedi; “İleride büyük bir şanın olacak, Allahü teâlâ senin kalbine bir nur  vermiştir. Onu masiyetle söndürme! Yarın birisi ile gel sana Muvattâ’yı okusun.”  buyurdu. Ben de; “Onu ezberledim, ezberden okurum.” dedim. Ertesi gün  İmâm-ı Mâlik’e gelip okumaya başladım. Her ne zaman, İmâmı üzme korkusundan  okumayı bırakmak istesem, benim güzel okumam onu hayretler içerisinde bırakır;  “Ey genç daha oku!” derdi. Kısa zamanda Muvattâ’yı bitirdim.”</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik’in yanına  geldiği zaman yirmi yaşlarında bulunuyordu. İmâm-ı Mâlik onu himâyesine alıp  dokuz yıl müddetle ilim öğretti. İlimde yüksek bir seviyeye ulaşan Şâfiî,  Mekke’ye dönünce Mekke’ye gelen Yemen vâlisi onu Yemen’e götürüp kâdılık  vazifesi verdi. Beş yıl kadar bu görevi yaptıktan sonra tekrar Bağdat’a giderek  ilmini ilerletmek için İmâm-ı A’zam’ın talebesi olan İmâm-ı Muhammed’den ders  almaya başladı. İmâm-ı Muhammed onu kendi himâyesine alıp yazmış olduğu  kitaplarını okutmak suretiyle Irak’ta tedvin edilen (düzenlenen) fıkıh ilmini ve  Irak’ta meşhur olan rivâyetleri öğretti. İmâm-ı Şâfiî bu hususta şöyle demiştir:  “İlimde ve diğer dünyâ işlerinde İmâm-ı Muhammed kadar bana kimse faydalı  olmamıştır.” Ebû Ubeyd Kâsım bin Sellâm şöyle demiştir: İmâm-ı Şâfiî’den duydum,  buyurdu ki: “İmâm-ı Muhammed’den öğrendiğim meselelerle ve ilimle bir deve yükü  kitap yazdım. Eğer o olmasaydı ilim kapısının eşiğinde kalmıştım. Bütün insanlar  ilimde, Irak âlimlerinin, Irak âlimleri de Kûfe âlimlerinin çocuklarıdır. Onlar  da Ebû Hanîfe’nin çocuklarıdır.” Yâni bir babanın çocukları için lâzım olan  nafakayı kazanıp, çocuklarını beslemesi gibi Ebû Hanîfe de kendinden sonrakileri  böylece ilimle beslemiş ve doyurmuştur. İmâm-ı Şâfiî ayrıca Selîm-i Râî’nin  sohbetine kavuşup vilâyet (evliyâlık) makamlarına da kavuştu.<span id="more-6"></span></p>
<p>İmâm-ı Şâfiî, Bağdat’ta İmâm-ı Muhammed’den  aldığı dersleri tamamlayıp, Mekke’ye döndü. Burada bir müddet inceleme ve  araştırmalar yapıp, ayrıca talebelere ders verdi. Bilhassa hac mevsiminde  çeşitli İslâm beldelerinden gelen ilim adamları ondan ilim öğrenirlerdi.  Mekke’deki bu ikameti dokuz yıl kadar sürdü. Sonra tekrar Bağdat’a gitti. Bu  sırada Bağdat İslâm âleminin önemli bir ilim merkeziydi. Burada bulunan âlimler,  İmâm-ı Şâfiî’ye hürmet göstermiş ve ilim talebeleri onun etrafında toplanmıştır.  Bağdat âlimleri dahi ondan ders almışlardır. Daha önce Mekke’de İmâm-ı Şâfiî ile  görüşen ve ondan hadis dinleyen Ahmed bin Hanbel ona talebe olmuş, onun  üstünlüğüne hayran kalmıştır. Yine Şâfiî ile emsal olan İshak bin Râheveyh ve  benzerleri ondan ilim tahsil etmiştir. Herkes onun dersine koşuyor ve verdiği  fetvâlara hayran kalıyordu. Ders ve fetvâ vermekte uyguladığı metod, geniş  olarak açıkladığı istinbat (kaynaklardan hüküm çıkarma) metodu olan usûl-i fıkıh  ilmiydi. O bu sâyede açık lafızlara dayanarak kapalı olan mânâları ortaya  çıkarıyordu. Güzel ve açık konuşması, ifâde ve îzâh tarzı, münâzara kuvveti ve  tesir bakımından çok güçlüydü. İmâm-ı Şâfiî, Bağdat’ta bulunduğu bu sırada  El-Kitâb’ül-Bağdâdiyye adını verdiği eserini yazdı. İmâm-ı Şâfiî’nin üstün  şahsiyetine ve yüksek ilmine hayranlık duyarak ondan ders alıp ilim öğrenen  pekçok talebe vardır. Ahmed bin Hanbel, İshak bin Râheveyh, ez-Zaferânî, Ebû  Sevr İbrâhim bin Hâlid, Ebû İbrâhim Müzenî, Rebî’ bin Süleymân-ı Murâdî gibi  pekçok âlim kendisinden hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî, Bağdat’taki siyâsî ve fikrî  kargaşalıklar sebebiyle Mısır’a gitti. Ömrünün sonuna kadar burada ilim öğretip  talebe yetiştirdi, fetvâ verdi.</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik’in ve İmâm-ı  A’zamın talebesi İmâm-ı Muhammed’in derslerine devam ederek, İmâm-ı A’zamın ve  İmâm-ı Mâlik’in ictihad yollarını öğrenip bu iki yolu birleştirdi ve ayrı bir  ictihad yolu kurdu. Kendisi çok beliğ, edib olduğundan, âyet-i kerimelerin ve  hadîs-i şerîflerin ifâde tarzına bakıp kuvvetli bulduğu tarafa göre hüküm  verirdi. İki tarafta da kendi usûlüne göre kuvvet bulamazsa, o zaman kıyas yolu  ile ictihad ederdi. Böylece Müslümanların ibâdetlerinde ve işlerinde uyacakları  bir yol göstermiştir. Onun kendi usûlüne göre şer’i delillerden çıkardığı  hükümlere, yâni gösterdiği bu yola “Şâfiî Mezhebi” denildi. (Bkz. Şâfiî Mezhebi)</p>
<p>Hanefî mezhebinden sonra en çok mensubu  bulunan Şâfiî mezhebi, İmâm-ı Şâfiî hayattayken Mekke, Medîne ve Filistin’de  yaşayan Müslümanlar arasında yayıldı. Şimdi Mısır, Sûriye, İran, Mâverâünnehr,  Kafkasya, Âzerbaycan, Hindistan, Filipinler, Malezya, Endonezya Adaları gibi  ülkelerde yayılmıştır. Yurdumuzun Doğu ve Güney-doğu bölgelerinde de yaygındır.</p>
<p>İlmini ve mezhebini Mısır’da da yaymak  suretiyle bir müddet de Mısır’da İslâma hizmet etti. 820 (H. 204) yılında elli  dört yaşındayken Cumâ gecesi vefât etti. Vefât edeceği zaman hâli sorulduğunda,  buyurdu ki: “Dünyâdan göçüyorum. Artık ondan ayrılıyorum. Ümit şerbetini  içiyorum. Kötü amellerimle karşılaşacağım, ama Kerîm olan Rabbime gidiyorum.”</p>
<p>Kâhire’de El-Mukattam Dağının eteğinde  Kurefe Kabristanına defnedilmiştir. Daha sonra kabri üzerine bir türbe  yapılmıştır. Türbesi üzerinde bulunan şimdiki muhteşem kubbe, Eyyûbî  sultanlarından El-Melik el-Kâim tarafından; hicrî 608 yılında Selâhaddîn Eyyûbî  tarafından da türbesinin yanına büyük bir medrese yaptırılmıştır.</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî’nin menkıbeleri ve güzel  sözleri çok olup Menâkıb-ı İmâm-ı Şâfiî adlı kitapta ve diğer kitaplarda uzun  anlatılmıştır.</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî şöyle anlatır: Bir gece  rüyâmda Peygamber efendimizi görmekle şereflendim.  Bana buyurdu ki: “Sen kimdensin?” Cevabımda; “Ben senin  kabilendenim.” dedim. “Bana yaklaş.” buyurdular.  Yanına gittim. Mübârek ağzının suyunu dilime, ağzıma ve dudaklarıma sürüp;  “Hadi, Allahü teâlâ sana bereket versin.” buyurdular.</p>
<p>Kendisi anlatır:</p>
<p>Çocukluk zamanında Mekke’de rüyâmda  Peygamber efendimizi gördüm. Tam bir heybetle Mescid-i Harâm’da insanlara  imâmlık yapıyorlardı. Namaz bitince yanlarına gidip;  “Bana da ilim öğretiniz.” dedim. Bunun üzerine kaftanının altından bir terazi  çıkarıp: “Bu senin içindir” buyurup bana hediye ettiler. Bu rüyâmı tabir  ettirdim. Dediler ki: “Sen, ilimde imâm olursun ve sünnet üzere olursun. Zîrâ  Mescid-i Haram’ın imâmı bütün imâmların üstünüdür. Terazi ise, Peygamber  efendimizin hakikatına kavuşacağına alâmettir.”</p>
<p>“Bir gün rüyâmda, hazret-i Ali efendimizi  gördüm. Parmağından yüzüğünü çıkardı, parmağıma taktı. Bu hareketi, kendi  ilminin ve Resûlullah’ın ilminin bana geçmesi alâmetiydi.”</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî, altı yaşındayken mektebe  gitmeye başladı. Zâhide bir annesi vardı. İnsanlar emânetlerini ona  bırakırlardı. Bir gün iki kişi gelip, bir bohça verdiler. Daha sonra biri gelip  bohçayı istedi. Gelene bohçayı verdi. Biraz sonra diğeri gelip, bohçayı istedi.  Bohçanın arkadaşına verildiğini söyleyince: “Biz ikimiz beraber gelmeyince  bohçayı vermeyin demiştik. Bohçayı niçin verdiniz?” dedi. Annesi üzüldü. O  sırada İmâm-ı Şâfiî geldi. Annesinin üzüntülü olduğunu görünce sebebini sordu.  Annesi olanları anlattı. Bunun üzerine annesine; “Sen üzülme ben şimdi bohçayı  isteyenle konuşurum.” dedi. Bohçayı isteyen şahsın yanına gelip dedi ki: “Sizin  bohçanız olduğu yerde durmaktadır. Git arkadaşını getir.” Adam aldığı cevap  karşısında şaşırıp, geri dönüp gitti. Bir daha da gelmedi.</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî, on üç yaşındayken, Harem-i şerîfte; “Bana  istediğinizi sorunuz?” derdi. On beş yaşındayken fetva  verirdi. Hanbelî mezhebinin kurucusu İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel, ondan ders almaya  gelirdi. Buyurdu ki: “Fıkıh kapısı kapanmıştı. Allahü teâlâ, bu kapıyı,  kullarına İmâm-ı Şâfiî ile tekrar açtı.” Bir kerre de; “İslâmiyete, şimdi  Şâfiî’den daha çok hizmet eden birini bilmiyorum.” dedi. İmâm-ı Ahmed, yine  buyurdu ki: “Allahü teâlâ her yüzyılda bir âlim yaratır, benim dînimi, herkese  onun ile öğretir.” hadîs-i şerîfinde bildirilen âlim, İmâm-ı Şâfiî’dir. Bir  başka hadîs-i şerîfte; “Kureyş’e sövmeyiniz. Zîrâ Kureyşli bir âlim yeryüzünü  ilimle doldurur.” buyruldu. İslâm âlimleri, bu hadîs-i şerîf, İmâm-ı Şâfiî’nin  geleceğini bildirmiştir, demişlerdir.</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî bir kere ders verirken,  ders esnâsında on defa ayağa kalktı. Sebebini sorduklarında, buyurdu ki:  “Seyyidlerden bir çocuk, kapının önünde oynuyor. Kapının önüne gelip, kendisini  gördüğüm zaman ona hürmeten ayağa kalkıyorum. Resûlullah’ın torunu ayakta  dururken oturmak revâ değildir.”</p>
<p>Talebelerinden biri anlatır:</p>
<p>“Bir bayram günü İmâm-ı Şâfiî hazretleriyle beraber  mescitten çıktık. Bir mesele hakkında sohbet ediyorlardı. Evlerinin kapısına  gelince, bir hizmetçi kendisine bir kese altın getirip, efendisinin selâmı  olduğunu ve bunu kabul buyurmasını ricâ etti. İmâm-ı Şâfiî hazretleri keseyi  kabul etti. Biraz sonra biri gelip; “Hanımım bir çocuk dünyaya getirdi. Yanımda  hiç param yok. Sizden Allah rızâsı için biraz para istiyorum.” dedi. İmâm-ı  Şâfiî hazretleri keseyi hiç açmadan olduğu gibi o şahsa verdi. Halbuki  biliyordum ki, kendisinin de hiç parası yoktu.”</p>
<p>Süfyân-ı Sevrî şöyle demiştir: “İmâm-ı Şâfiî’nin aklı,  zamanındaki insanların yarısının akılları toplamından fazladır.” Abdullah-ı  Ensârî diyor ki: “İmâm-ı Şâfiî’yi çok severim. Çünkü evliyâlıkta hangi makama  baksam, onu herkesin önünde görüyorum.”</p>
<p>Hârûn Reşîd, her sene Bizans İmparatorundan vergi olarak  çok para ve mal alırdı. Bir sene İmparator, âlimlerle münâzara etmek için  ruhbanlar gönderdi: “Eğer bizi yenerlerse onlara vergilerimizi vermeye devam  edeceğiz. Yok biz yenersek vermeyiz.” dedi. Dört yüz Hıristiyan geldi. Halîfe,  bütün âlimlerin Dicle kenarında toplanmasını emretti. İmâm-ı Şâfiî’yi çağırarak;  “Hıristiyan ruhbanlara sen cevap ver!” dedi. Herkes Dicle kenarında toplandı.  İmâm-ı Şâfiî seccâdeyi omuzuna alıp nehre doğru gitti. Seccadeyi nehre atıp  üzerine oturdu ve; “Benimle münâzara etmek isteyenler buraya gelsin!” dedi. Bu  hali gören ruhbanların hepsi Müslüman oldu. Bizans İmparatoru adamlarının İmâm-ı  Şâfiî’nin elinde Müslüman olduğunu öğrenince; “İyi ki, o buraya gelmedi. Yoksa  buradakilerin hepsi Müslüman olurdu, kendi dinlerini bırakırlardı.” dedi.</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî buyurdu ki:</p>
<p>“Ömrümde doyuncaya kadar yemek yemedim. Çünkü, tokluk  vücuda ağırlık, kalbe kasvet verir, zekâyı giderir, uykuyu getirir, kişiyi  ibâdet etmekten alıkoyar. Kulluğun başı az yemektir”.</p>
<p>“Dünyâyı ve Yaradanını bir arada sevdiğini söyleyen kimse  yalancıdır”.</p>
<p>“Üç meziyete sâhib olanın îmânı kâmil olur: 1) Emr-i  bil-mârûf yapmak, yâni Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaymak. 2) Nehy-i  anil-münker yapmak, yâni Allahü teâlânın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması  için uğraşmak. 3) Her işinde Allahü teâlânın dinde bildirdiği hudutlar içinde  bulunmak.”</p>
<p>“Dünyâda zâhid ol, dünyâ malına bağlanma! Âhireti isteyici  ol, onun için çalış! Her işinde Allahü teâlâyı hatırla. Böyle yaparsan,  kurtulmuşlardan olursun. Ruhsat ve te’viller ile uğraşan âlimden fayda gelmez.”</p>
<p>“İnsanları tamamen râzı ve memnun etmek çok zordur. Bir  kimsenin bütün insanları kendinden hoşnut etmesi mümkün değildir. Bunun için kul,  dâimâ Rabbini râzı ve memnun etmeye bakmalı, ihlâs sâhibi olmalıdır.”</p>
<p>“İlmi, kibirlenmek, kendini büyük görmek için isteyenlerden  hiçbiri felah bulmuş değildir. Ama ilmi, tevâzû için, âlimlere ve insanlara  hizmet için isteyen elbette felah bulur, kurtulur.”</p>
<p>Biri, İmâm-ı Şâfiî’den nasihat isteyince buyurdu ki;  “Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına  ve parasına hasretle ölür. İbâdeti ve tâatı çok olan kimselere gıpta et.  Yaşayanlar da az sonra ölcekleri için onların dünyâlıklarına özenmeye değmez.”</p>
<p>“Hiçbir kimse yoktur ki, dostu ve düşmanı  olmasın. Mâdem ki böyledir, o halde Allahü teâlâya itâat edenlerle beraber  bulun, onları sev!”</p>
<p>“İlim, ezber edilen şey değil, ezber edilen  şeyden temin edilen faydadır.”</p>
<p>“Resûlullah’ın ve Eshâbının yolunda  olmayanı havada yürür görsem, yine doğruluğunu kabul etmem.”</p>
<p>“Herkese akıllı denmez. Akıllı ona derler ki, kendisini her  türlü kötülükten koruyandır.”</p>
<p>“Kalbine ilâhî bir nur penceresinin açılmasını isteyen şu  dört şeyi yapsın:</p>
<p>1. Günün muayyen bir vaktinde yalnız kalsın ve huzura  dalsın.</p>
<p>2. Midesini pek fazla doyurmasın.</p>
<p>3. Sefih kimselerle düşüp kalkmayı bıraksın, kötü  kimselerle arkadaşlık etmesin.</p>
<p>4. İlimleri ile yalnız dünyâlık arzu eden kimselere buğz  etsin.”</p>
<p>İmâm-ı Şâfiî orta halli giyinirdi. Heybetli bir görünüşü  vardı. O bakarken yanındakiler su dahi içemezlerdi. Yüzüğünde, “El-bereketü  fil-kanâ’ati= Bereket, kanâat etmektedir.” yazılıydı.</p>
<p>Eserleri:</p>
<p>Ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve eser yazmak sûretiyle,  İslâmiyete hizmet yoluna sarf eden İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin pekçok kıymetli  eseri vardır:</p>
<p>1) El-Ümm: Fıkıh ilmine dâir olup, İmâm-ı Şâfiî’nin ictihâd ederek bildirdiği  meseleleri ihtivâ eden bir eseridir. Yedi cilt olarak basılmıştır. 2)  Kitâb-üs-Sünen vel-Müsned: Hadis ilmine dâirdir. 3) Er-Risâle fil-Usûl: Usûl-i  fıkha dâirdir. Usûl-i fıkhın kitap hâlinde yazıldığı ilk eserdir. 4) El-Mebsût,  5) Ahkâm-ül-Kur’ân, 6) İhtilâf-ül-Hadîs, 7) Müsned-üş-Şâfiî, 8) El-Mevâris, 9)  El-Emâlî el-Kübrâ, 10) El-Emâlî es-Sagîr, 11) Edeb-ül-Kâdî, 12) Fedâil-i Kureyş,  13) El-Eşribe, 14) Es-Sebku ver-Remy, 15) İsbât-ün-Nübüvve ve Reddi  alel-Berâhime eserlerinin belli başlılarıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/imam-i-safii/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İMÂM-I A’ZAM, FIKH, MEZHEB</title>
		<link>http://islamdini.de/hanefi_mezheb</link>
		<comments>http://islamdini.de/hanefi_mezheb#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 09:48:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Islam Alimleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=1</guid>
		<description><![CDATA[(Mecmû’a-i Zühdiyye) kitâbının başında diyor ki: 
Fıkh kelimesi, arabcada, fekıha yefkahü şeklinde kullanılınca, ya’nî dördüncü bâbdan olunca, bilmek, anlamak demekdir. Beşinci bâbdan olunca, ahkâm-ı islâ­miyyeyi bilmek, anlamak demekdir. (Ahkâm-ı islâmiyye)yi bildiren ilme (Fıkh il-mi) adı verildi. Fıkh bilgilerini bilen kimseye (Fakîh) denir. Fıkh ilmi, insanların yapması ve yapmaması lâzım olan işleri bildirir. Fıkh bilgileri, Kur’ân-ı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mecmû’a-i Zühdiyye) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kitâbının başında diyor ki: </span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Fıkh kelimesi, arabcada, fekıha yefkahü şeklinde kullanılınca, ya’nî dördüncü bâbdan olunca, bilmek, anlamak demekdir. Beşinci bâbdan olunca, ahkâm-ı islâ­miyyeyi bilmek, anlamak demekdir. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ahkâm-ı islâmiyye)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">yi bildiren ilme </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Fıkh il-mi) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">adı verildi. Fıkh bilgilerini bilen kimseye </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Fakîh) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">denir. Fıkh ilmi, insanların yapması ve yapmaması lâzım olan işleri bildirir. Fıkh bilgileri, Kur’ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîflerden, icmâ’-ı ümmetden ve kıyâsdan meydâna gelmekdedir. Fıkh bil­gisinin bu dört kaynağına </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Edille-i şer’ıyye) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">denir. Müctehidler, bu dört kaynak­dan ahkâm çıkarırlarken dört </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mezheb)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">e ayrılmışlardır. Eshâb-ı kirâma “radı­yallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve bunlardan sonraki asrda gelen müctehidlere </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Selef-i sâlihîn) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">denildiğini, ikinci kısmın dördüncü maddesinde, îmânı anlatırken bildirmişdim. Selef-i sâlihînin söz birliğine </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İcmâ’-ı ümmet) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">denir. Kur’ân-ı kerîm­den veyâ hadîs-i şerîflerden veyâ icmâ’-ı ümmetden çıkarılan ahkâm-ı islâmiyye­ye </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Kıyâs-ı fükahâ) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">denir. Bir işin, halâl veyâ harâm olduğunu </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Kıyâs) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">yolu ile an­lamak için, halâl veyâ harâm olduğu bilinen başka bir işe benzetilir. Bunun için, </span><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">o işi halâl veyâ harâm yapan sebebin, birinci işde de bulunması lâzımdır. Fıkh ilmini kuran, ilk yapan, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfedir “rahmetullahi teâlâ </span><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">aleyh”. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Fıkh ilmi, ya’nî </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ahkâm-ı islâmiyye), </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">dört büyük kısma ayrılır: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">1 — </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İbâdât) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">olup beşe ayrılır: Nemâz, oruc, zekât, hac, cihâd. Herbirinin dal­</span><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ları çokdur. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Dürr-ül-muhtâr)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Redd-ül-muhtâr)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da diyor ki, (Cihâd, insan­ları islâm dînine çağırmak, kabûl etmiyenlerle [Bu çağırıyı işitmelerine, işitenle­rin îmân etmelerine mâni’ olan zâlimlerin orduları ile] kıtâl, ya’nî harb etmekdir. [Harbi devlet yapar. Devletin ordusu yapar.] Harb edenlere [ya’nî devlete, ordu­ya] mal ile, fikr [söz ve yazı] ile ve sayılarını artdırmak ile ve tedâvîleri ile [ve düâ ederek] yardım etmek de cihâddır. Hadîs-i şerîfde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Kâfirlere karşı malınızla, câ­nınızla ve dilinizle cihâd ediniz!) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyuruldu. [Birinci kısmda, onsekizinci madde­yi okuyunuz!]. Sulh zemânında hudûd başında beklemek, harb vâsıtalarını kullan­masını ve bunun için lâzım olan fen bilgilerini öğrenmek de cihâddır. Müslimân­ların böyle cihâd etmeleri farz-ı kifâyedir. Düşman hücûm etdiği zemân, kadın, ço­cuk herkese, ya’nî yakın olanlara, eğer bunların da gücü yetişmezse, uzakda ve da­hâ uzaklarda olanlara da </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Farz-ı ayn) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">olur. [</span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İbn-i Âbidîn) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">“rahmetullahi teâlâ aleyh” beşinci cild, ikiyüzyetmişikinci sahîfede diyor ki, (Kadınlar cihâda mestû­re olarak ve zevci veyâ mahremi ile gider).] [Cihâd yapan devlete] yardım etmi­yenler günâha girer. Hücûm edince öldürüleceğini, hücûm etmezse esîr olacağını anlıyan, harb etmez. Fekat, düşmanlara zarar, müslimânlara fâide mevcûd olun­ca, [fedâi olarak çıkıp] hücûm etmesi iyi olur. Fâsık müslimânlara </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Nehy-i anilmün­ker) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">yapmak [zararlarına mâni’ olmak] böyle değildir. Nasîhat ile ve zor ile mâni’ olmaları vâcib olanların, [din adamlarının ve diğer vazîfelilerin] fâidesi olmasa da, öldürüleceğini bilse de, mâni’ olmaları câiz olur. Fitneye sebeb olunca câiz olmaz. Kumandan kâfir şehrini muhâsara edince, önce islâma da’vet olunur. Kabûl eder­lerse, müslimânlar ile kardeş olurlar. Kabûl etmezlerse, cizye denilen vergiyi verip </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Zimmî) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">olmaları istenir. Cizye, cezâ, karşılık demekdir. Ölümden kurtulma ve mal­larını, canlarını, her dürlü haklarını koruma karşılığında, kâfirlerin devlete vere­cekleri paradır. İki dürlü cizye vardır: Birincisi, kâfirlerle sulh yaparken, karârlaş­dırılan mikdârdır. Bu mikdâr, sonradan hiç değişdirilemez. Cizyenin ikincisi, her ay sonunda, fakîrlerden bir dirhem gümüş alınır [ki, yarım gram altın değerindedir]. Orta hâllilerden iki dirhem, zenginlerden dört dirhem alınır. Çalışamıyandan ve senenin yarısından fazla hasta olandan birşey alınmaz. Senede onbin dirhemden fazla geliri olana zengin denir. İkiyüz dirhemden fazla kazanan orta hâllidir. Ço­</span><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">cukdan, kadından, çok ihtiyârdan ve din adamlarından ve müslimândan cizye alınmaz. Zekât, uşr, cizye ve harâcdan başka hiç kimseden zorla vergi alınmaz. Alı­nırsa zulm olur. Sâhiblerine geri vermek lâzım olur. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">[Devlet, millete hizmet için yapacağı bütün masrafları, beyt-ül-mâldan karşılar. Beyt-ül-mâlın gelirleri yok ise veyâ az olup, ihtiyâcı karşılayamıyor ise, devlet ya­pacağı hizmetlerin karşılığını milletden vergi olarak ister. Milletin bu vergi borç­larını devlete tam vaktinde ödemesi lâzımdır. Ödemiyenlerden zor ile alınır. Üçüncü kısm, 21. ci maddeye bakınız!] <span id="more-1"></span></span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Kâfir ordusunun kumandanı veyâ hükûmetleri, cizye vermeği de kabûl etmez­se, [İslâm askeri] hücûm eder. Cizyeyi kabûl ederlerse, vatandaş olur, islâmın adâleti altında hür olarak yaşarlar. İbâdetlerini yapmaları, birbirlerine hınzır ve alkollü içki satmaları sahîh olur. Birbirleri arasında ve müslimânlarla onlar arasın­da, müslimânlar arasındaki haklar ve cezâlar ve ticârî mu’âmeleler yapılır. Onla­ra içki haddi cezâsı yapılmaz. Fâizden başka âdetleri suç sayılmaz. [Çünki fâiz, on­ların dîninde de harâmdır.] Düşman ordusu kuvvetli ise, mal vererek bile, sulh yap­mak câiz olur. Mürtedler kuvvetli olup şehrleri alırlar, oraları </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Dâr-ül-harb) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">olur­sa, devletin zarûret hâlinde, onlarla da, sulh yapması câiz olur. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">İslâmın beş şartından sonra, ibâdetlerin en üstünü cihâddır. Şehîdin, kul hak­larından başka bütün günâhları afv olur. Kul haklarını da, Allahü teâlâ Kıyâmet­de halâllaşdıracakdır. Cihâdda ve hac yolunda ve hudûd boyunda nöbetde ölen­lere, Kıyâmete kadar, bu ibâdetlerin sevâbı devâmlı verilir. Bedenleri çürümez. Her­biri Kıyâmetde yetmiş kişiye şefâ’at eder). Abdülganî Nablüsî “rahmetullahi te­âlâ aleyh” </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Hadîka)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da, ikinci cild, altıyüzotuzsekizinci sahîfede diyor ki, (Suda bo­ğularak şehîd olana, karada şehîd olanın iki misli sevâb verilir). </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Hadîs-i şerîfde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ok atmasını ve ata binmesini öğreniniz!) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ok atmasını öğrenip, sonra unutan bizden değildir), </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">başka bir hadîs-i şe­rîfde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Oyunun fâidesi olmaz. Yalnız, ok atmağı öğrenmek ve atını terbiye etmek ve âilesi ile oynamak hakdır) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyuruldu. Ya’nî fâideli ve lüzûmludur. Bu hadîs-i şerîfler, bütün harb vâsıtalarının hâzırlanmasını ve kullanılmalarının sulh zemâ­nında öğrenilmesini emr ve teşvîk buyurmakdadır. Görülüyor ki, cihâda hâzırlan­mak ibâdetdir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, din düşmanları ile ci­hâdın üç dürlü olduğunu bildiriyor: Fi’l ile, kavl ile, düâ etmek ile. Fi’l ile cihâda hâzırlanmak, yeni silâhları yapmasını ve kullanmasını öğrenmek farz-ı kifâyedir. Zemânımızda ikinci savaş, ya’nî, dinsizlerin yazı ile, film ile, radyo ile, her çeşid propaganda ile saldırması aldı, yürüdü. Buna da karşı koymak cihâddır. [Bu kav­lî cihâdın dahâ mühim ve çok sevâb olduğu, İmâm-ı Rabbânî </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mektûbât)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ının 65. ci ve 193. cü mektûblarında uzun yazılıdır. Bu iki cihâd, devletin emri ve izni ile yapılır. Devlete ısyân etmemek, kanûnlara karşı gelmemek vâcibdir.] </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">2 — Fıkh ilminin ikinci kısmı </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Münâkehât) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">olup, evlenme, boşanma, nafaka ve dahâ nice dalları vardır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">3 — Fıkhın üçüncü kısmı </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mu’âmelât) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">olup, alışveriş, kirâ, şirketler, fâiz, mîrâs&#8230; gibi birçok bölümleri vardır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">4 — </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ukûbât) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ya’nî </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Had) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">denilen cezâlar olup, başlıca altı kısma ayrılmakda­dır: Kısâs, serhoşluk, sirkat, zinâ, kazf, riddet, ya’nî mürted olmak cezâlarıdır. Ce­zâlar günâhı ta’kîb etdiği için </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ukûbât) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">denir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Fıkhın ibâdât kısmını kısaca öğrenmek her müslimâna farzdır. Münâkehât ve mu’âmelât kısmlarını öğrenmek farz-ı kifâyedir. Ya’nî, başına gelenlerin öğrenme­si farz olur. [Her müslimânın, fıkhın dört kısmını, Dâr-ül-harbde de ahkâm-ı islâ­miyyeye uygun yapması, uşr vermesi lâzımdır. Meselâ, kâfir ve mürted kadınların avret yerlerine, başlarına, kollarına, bacaklarına bakmak, Dâr-ül-harbde de harâm­dır. Yalnız, Dâr-ül-harbde, kâfirler ile yapılan mu’âmelâtın ahkâm-ı islâmiyyeye </span><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">uygun olmaması câizdir. Sigorta bahsine bakınız!] Mu’âmelât ve ukûbât kısmla­rını, zimmîlerin de, ya’nî gayr-ı müslim vatandaşların da öğrenmeleri lâzımdır. Çün­ki, zimmînin de mu’âmelâta ve ukûbâta uymasını islâmiyyet emr etmekdedir. Dâr-ül-islâmda bulunan kâfir müste’minin yalnız mu’âmelâta uyması lâzımdır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Tefsîr, hadîs ve kelâm ilmlerinden sonra, en şerefli ilm fıkh ilmidir. Fıkh bilgi­si okumak, geceleri nâfile nemâz kılmakdan dahâ sevâbdır. Âlimlerden “rahme­tullahi teâlâ aleyhim ecma’în” okumak da, yalnız okumakdan dahâ sevâbdır. Aşa­ğıdaki altı hadîs-i şerîf, fıkhın şerefini göstermeğe kâfîdir. </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Allahü teâlâ bir kuluna iyilik etmek isterse, onu dinde fakîh yapar. </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Bir kimse fakîh olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadı­ğı yerlerden gönderir. </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Allahü teâlânın en üstün dediği kimse, dinde fakîh olan kimsedir. </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">İmâm-ı a’za­</span><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">mın üstünlüğünü göstermeğe, yalnız bu hadîs-i şerîf yetişir. </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Şeytâna karşı bir fakîh, bin âbidden </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">[ibâdet çok yapandan] </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">dahâ kuvvetlidir. </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Herşeyin dayandığı bir direk vardır. Dînin temel direği, fıkh bilgisidir. </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">İbâdetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkh öğrenmek ve öğretmekdir. </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Hanefî mezhebindeki ahkâm-ı islâmiyye, Eshâb-ı kirâmdan Abdüllah ibni Mes’ûddan “radıyallahü anh” başlıyan yol ile meydâna çıkarılmışdır. Ya’nî, mez­hebin reîsi olan imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, fıkh ilmini, Hammâddan, Hammâd da, İbrâhîm-i Neha’îden, bu da Alkamadan, Alkama da, Abdüllah bin Mes’ûddan, bu da Resûl-i ekremden “sallallahü aleyhi ve sellem” almışdır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Ebû Yûsüf, Muhammed, Züfer bin Hüzeyl ve Hasen bin Ziyâd, hep, İmâm-ı a’za­mın talebesidir “rahimehümullah”. Bunlardan, imâm-ı Muhammed, din bilgilerin­de, bin kadar kitâb yazmışdır. Talebesinden olan imâm-ı Şâfi’înin annesini nikâh etdiği için, ölünce, kitâbları, imâm-ı Şâfi’îye mîrâs kalarak, imâm-ı Şâfi’înin bilgi­sinin artmasına hizmet etmişdir. Bunun için imâm-ı Şâfi’î (Yemîn ederim ki, fıkh bilgim, imâm-ı Muhammedin kitâblarını okumakla artdı. Fıkh bilgisini derinleş­dirmek istiyen, Ebû Hanîfenin talebesi ile beraber bulunsun) dedi. Bir kerre de (Bü­tün müslimânlar, İmâm-ı a’zamın ev halkı, çoluk çocuğu gibidir) buyurdu. Ya’nî, bir adam, çoluk çocuğunun nafakasını kazandığı gibi, İmâm-ı a’zam da, insanla­rın, işlerinde muhtâc oldukları din bilgilerini meydâna çıkarmağı kendi üzerine al­mış, herkesi güç bir şeyden kurtarmışdır. İmâm-ı Şâfi’înin ayrı bir mezheb kurma­sı, İmâm-ı a’zamı beğenmemesi, ondan ayrılması demek değildir. Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” da ayrı mezhebleri vardı. Bununla berâber bir­birlerini çok severler ve hurmet ederlerdi. Feth sûresinin son âyeti buna şâhiddir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, fıkh bilgilerini toplayarak, kısm­lara, kollara ayırdığı ve üsûller, metodlar koyduğu gibi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildir­diği i’tikâd, îmân bilgilerini de topladı ve yüzlerce talebesine bildirdi. Talebesin-den </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İlm-i kelâm) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ya’nî îmân bilgileri mütehassısları yetişdi. Bunlardan imâm-ı Mu­hammed Şeybânînin yetişdirdiklerinden Ebû Süleymân Cürcânî ve bunun talebe­lerinden Ebû Bekr-i Cürcânî meşhûr oldu. Bunun talebesinden de, Ebû Nasr-ı İyâd, kelâm ilminde, Ebû Mensûr-i Mâtürîdîyi yetişdirdi. Ebû Mensûr, İmâm-ı a’zam­dan gelen kelâm bilgilerini, kitâblara yazdı. Yoldan sapmış olanlarla çarpışarak, Ehl-i sünnet i’tikâdını kuvvetlendirdi, her tarafa yaydı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, hergün sabâh nemâzını câmi’de kılıp, öğleye kadar tâliblere cevâb verirdi. Öğleden önce, oturduğu yerde </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Kaylû­le) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">yapardı. Güneş zevâle yaklaşınca kaylûle yapmak, ya’nî biraz uyumak sünnet olduğunu, İbni Âbidîn “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bey’-ı fâsid bâbında bildir­mekdedir. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mevâhib-i ledünniyye)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">nin rü’yâ ta’bîri faslında ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Şir’at-ül-islâm)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da yazılıdır. Kaylûlenin öğleden sonra da yapılabileceği, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mîzân)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da yazılıdır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Öğle nemâzından sonra, yatsıya kadar, talebeye ilm öğretirdi. Yatsıdan sonra evine gelip, biraz dinlenir, sonra câmi’e gider, sabâh nemâzına kadar ibâdet eder­di. Bu hâli, Selef-i sâlihînden, Mis’ar bin Kedâm-ı Kûfî ve başka kıymetli kimse­ler haber vermişdir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Ticâret ederek halâl kazanırdı. Başka yerlere mal gönderir, kazancı ile talebe­sinin ihtiyâclarını alırdı. Kendi evine bol harc eder, evine harc etdiği kadar da, fa­kîrlere sadaka verirdi. Her Cum’a günü, anasının, babasının rûhu için, fakîrlere ay­rıca yirmi altın dağıtırdı. Hocası Hammâdın “rahmetullahi teâlâ aleyh” evi tara­fına ayağını uzatmazdı. Hâlbuki, aralarında yedi sokak uzaklık vardı. Ortakların­dan birinin, çok mikdârda bir malı, islâmiyyete uygun olmıyarak satdığını anlayın­ca, bu maldan kazanılan doksanbin akçanın hepsini fakîrlere dağıtıp, hiç kabûl et­medi. Kûfe şehrinin köylerini haydûdlar basıp, koyunları kaçırmışlardı. Bu çalınan koyunlar şehrde kesilip, halka satılabilir düşüncesi ile, o günden beri, yedi sene, Kûfede koyun eti alıp yimedi. Çünki, bir koyunun, en çok yedi yıl yaşayacağını öğ­renmişdi. Harâmdan bu derece korkar, her hareketinde islâmiyyeti gözetirdi. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">İmâm-ı a’zam “rahmetullahi aleyh”, kırk sene, yatsı nemâzının abdesti ile sa­bâh nemâzı kıldı [ya’nî yatsıdan sonra uyumadı]. Böyle olduğu </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mevdû’ât-ül­ulûm) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Dürr-ül-muhtâr)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İbni Âbidîn) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">önsözünde ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mîzân-ül-kübrâ)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da senedleri ile yazılıdır. [Bu büyüklerin zevceleri de, kendileri gibi, Allahü teâlâya ibâdet etmeği, Onun dînine hizmet etmeği zevk edinmişler, kendi haklarını ve zevk­lerini, Allah yolunda fedâ etmişlerdi. Eshâb-ı kirâmın hepsi de, zevcelerinin arzû­ları ve iznleri ile, Allahın dînini yaymak için uzak yerlere cihâda gitmişler, çoğu şe­hîd olup geri dönmemişlerdi. Zevceleri de, bu sevâblara ortak oldukları için sevin­mişlerdi.] Ellibeş def’a hac yapdı. Son haccında, Kâ’be-i mu’azzama içine girip, bu­rada iki rek’at nemâz kıldı. Nemâzda, bütün Kurân-ı kerîmi okudu. Sonra, ağla­yarak (Yâ Rabbî! Sana lâyık ibâdet yapamadım. Fekat, senin akl ile anlaşılamıya­cağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusûrumu, bu anlayışıma bağışla!) diyerek düâ etdi. O ânda bir ses işitildi ki, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ey Ebû Hanîfe! Sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet etdin. Seni ve kıyâmete kadar, senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri afv ve magfiret etdim) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyuruldu. Hergün bir ve her gece bir kerre Kur’ân-ı ke­rîmi hatm ederdi. Bunlar </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Dürr-ül-muhtâr)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İbni Âbidîn)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">in önsözünde ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Hayrât-ül-hisân)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mir’ât-i kâinât)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da yazılıdır. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mir’ât)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Hazânet-ül­müftîn) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">sonunda yazılı olduğu da bildirilmekdedir. Bir rek’at nemâzda Kur’ân-ı kerîmin hepsini hatm etmek, yalnız, Osmân bin Affân ve Temîm-i Dârî ve Sa’îd bin Cübeyr ve imâm-ı a’zam Ebû Hanîfeye nasîb olmuşdur. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Şir’at-ül-islâm)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da diyor ki, (Kur’ân-ı kerîmi kırk günde hatm etmek müstehabdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” senede bir kerre hatm ederdi. Çünki, Onun mubârek kalbinde yerleşmişdi. Kur’ân-ı kerîmi okurken, ma’nâsını düşünmek ve kalbine yerleşdir­mek lâzımdır. Bunun için, üç günden önce hatm etmeği yasak etmişdir. Osmân bin Affân, Zeyd bin Sâbit, Abdüllah ibni Mes’ûd, Übeyy-übnül Kâ’b-il-Hazrecî ve bir­çok sahâbîler “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, haftada bir kerre hatm ederler­di. Âbidler, haftada iki kerre, ilm neşr edenler, haftada bir kerre hatm okumalı­dır). Hadîs-i şerîfde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Kur’ân-ı kerîmi üç günden önce hatm eden, ma’nâsını anla­yamaz) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyuruldu. Hadîs-i şerîf, bir nemâzı hatm ile kılmağı yasaklamamakdadır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” süâl edenlerin, hâline ve işine uygun bir zemânda hatm etmesini emr buyururdu. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, İmâm-ı a’zamın geleceğini haber ver­di. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Diyâ-i ma’nevî)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">de ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mevdû’ât-ül-ulûm)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Hayrât-ül-hisân)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mir’ât-i kâinât)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Dürr-ül-muhtâr)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da yazılı olan ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İbni Âbidîn)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">de sahîh ol­duğu bildirilen hadîs-i şerîfde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Âdem ve bütün Peygamberler </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">“aleyhimüsselâm”, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">benimle öğündüğü gibi, ben de, ümmetim içinde, soy adı Ebû Hanîfe, ismi Nu’mân olan bir kimse ile öğünürüm ki, ümmetimin ışığı olacakdır. Onları, yoldan çıkmak­</span></strong><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">dan, cehâlet karanlığına düşmekden koruyacakdır) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyurdu. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Yüzelli senesinde dünyânın zîneti gider) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">hadîs-i şerîfinin, İmâm-ı a’zam için olduğunu, büyük âlim İbni Hacer-i Mekkî bildiriyor. Çünki, İmâm-ı a’zam, [150] senesinde, yetmiş ya­şında iken vefât etdi. Şemseddîn Sâmî beğ, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Kâmûs-ül-a’lâm)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da diyor ki: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin adı Nu’mandır. Babasının adı Sâbitdir. Ehl-i sün­netin dört büyük imâmının birincisidir. Muhammed aleyhisselâmın parlak olan dîninin büyük bir direğidir. Acemistânın ileri gelenlerinden birinin soyundandır. Dedesi, islâm dînini kabûl etmişdi. [80] yılında, Kûfe şehrinde doğdu. Eshâb-ı ki­râmdan “aleyhimürrıdvân” Enes bin Mâlik ve Abdüllah bin Ebî Evfâ ve Sehl bin Sa’d-i Sâ’idî ve Ebüttufeyl Âmir bin Vâsile zemânlarına yetişmişdir. Fıkh ilmini, Hammâd bin Ebî Süleymândan öğrendi. Tâbi’înden birçok büyük zâtlarla ve imâm-ı Ca’fer Sâdıkla sohbet etdi. Çok hadîs-i şerîf ezberledi. Mezheb imâmı ol­masaydı, büyük bir hakîm, fikr adamı olacak şeklde yetişdi. Üstün bir akl ve her­kesi şaşırtan zekâsı vardı. Fıkh ilminde, az zemânda, eşi, benzeri olmıyan bir de­receye yükseldi. Mervân bin Muhammedin Irâk vâlîsi Yezîd bin Amr, kendisine, Kûfe mahkemesi hâkimliğini teklîf etdi ise de, zühd ve takvâsı ve vera’ı da ilmi ve zekâsı gibi son derece çok olduğundan, kabûl etmedi. İnsanlık dolayısı ile kul­ların hakkını gözetmekde kusûr etmesinden korkdu. Yezîdin emri ile başına yü­zon kamçı vurulduğu hâlde, yine kabûl etmedi. İkinci Abbâsî halîfesi Ebû Ca’fer Mensûr tarafından Bağdâd şehrine çağrıldı. Hâkim olması emr edildi ise de, yi­ne kabûl etmedi. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Fıkh ilmini ilk olarak kollara ayırmış, her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ferâiz) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Şurût) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kitâblarını yazmışdır. Fıkhdaki çok geniş bilgisini ve hele kı­yâsdaki hârik-ul’âde kuvvetini ve zühd ve takvâdaki ve hilm ve salâhdaki, aklla­ra hayret veren üstünlüğünü bildiren kitâblar, sayılamıyacak kadar çokdur. Tale­besi pekçok olup, içlerinden büyük müctehidler yetişmişdir. [150] yılında, yetmiş yaşında vefât etdi. Ebû Ca’fer Mensûrun emr etdiği temyîz başkanlığını kabûl et­mediği için, zindâna atıldı. Kamçı ile döğüldü. Hergün on kamçı artdırılarak dö­ğüldü. Kamçı sayısı yüz olduğu gün şehîd oldu. Selçûkî pâdişâhlarından sultân Me­likşâhın vezîrlerinden Ebû Sa’îd-i Harezmî, Ebû Hanîfe hazretlerinin mezârı üze­rine mükemmel bir türbe yapdı. Sonra, Osmânlı pâdişâhları “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, bu türbeyi çok def’a ta’mîr ve tezyîn eyledi. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Hanefî mezhebi, Osmânlı devleti zemânında her yere yayıldı. Devletin resmî mezhebi gibi oldu. Bugün, dünyâ yüzünde bulunan Ehl-i islâmın yarıdan fazlası ve Ehl-i sünnetin pekçoğu, Hanefî mezhebine göre ibâdet etmekdedir). </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mir’ât-ül kâinât) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kitâbında diyor ki: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İmâm-ı a’zamın babası Sâbit, Kûfede, imâm-ı Alî ile “radıyallahü anh” bulu­şup, İmâm hazretleri, buna ve evlâdına düâ buyurmuşdu. [Bunu </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Dürr-ül-muhtâr) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mevdû’ât-ül-ulûm) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Gâliyye) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kitâbları yazmakda, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İbni Âbidîn) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">vesîkası­nı da bildirmekdedir.] Eshâb-ı kirâmdan Enes bin Mâliki ve dahâ üç veyâ yedisi­ni “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” gördü. Bunlardan hadîs-i şerîfler öğrendi. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Hadîs-i şerîfde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecekdir. Bu, kıyâmet günü, ümmetimin ışığı olacakdır) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Nu’mân bin Sâbit adında ve Ebû Hanîfe denilen biri gelecek, Allahü teâlânın dînini ve benim sünnetimi canlandıracakdır) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyuruldu. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ebû Hanîfe adında biri gelir. O, bu üm­metin en hayrlısıdır), (Ümmetimden biri, sünnetimi canlandırır. Bid’atleri öldü­rür. Adı, Nu’mân bin Sâbitdir), (Her asrda, ümmetimden, yükselenler olacakdır.Ebû Hanîfe, zemânının en yükseğidir), (Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri ge­lecekdir. İki küreği arasında ben vardır. Allahü teâlâ, dînini, onun eli ile canlan­dırır) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">hadîs-i şerîfleri meşhûrdur. Âlimlerden biri, rü’yâda, Resûlullaha “sallalla­hü aleyhi ve sellem”, (Ebû Hanîfenin ilmi için ne buyurursunuz?) dedi. Cevâbın­da, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Onun ilmi herkese lâzımdır) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyurdu. Başka bir âlim, rü’yâsında, (Yâ Resû­</span><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">lallah! Kûfe şehrindeki Nu’mân bin Sâbitin bilgileri için ne buyurursunuz?) de-di. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ondan öğren ve onun öğretdiği ile amel et. O, çok iyi kimsedir) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyurdu. İmâm-ı Alî “radıyallahü anh” (Size, bu Kûfe şehrinde bulunan, Ebû Hanîfe adında birini haber vereyim. Onun kalbi, ilm ile, hikmet ile dolu olacakdır. Âhır zemânda, birçok kimse, onun kıymetini bilmiyerek helâk olacakdır. Nitekim, şî’îler de, Ebû Bekr ve Ömer için helâk olacaklardır) dedi. İmâm-ı Muhammed Bâkır “rahmetullahi aleyh”, Ebû Hanîfeye “rahmetullahi teâlâ aleyh” bakıp (Ceddimin dînini bozanlar çoğaldığı zemân, sen onu canlandıracaksın. Sen kor­kanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın! Sapıkları doğru yola çevire­ceksin! Allahü teâlâ yardımcın olacak!) buyurdu. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Yukarıdaki hadîs-i şerîflerden birinci, ikinci ve beşincileri, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Hayrât-ül-hisân)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da ve allâme Taşköprülünün </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mevdû’ât-ül’ulûm) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kitâbında da yazılıdır. Kıymetli fıkh kitâbı </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Dürr-ül-muhtâr)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ın müellifi, önsözünde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Âdem </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">“aleyhisselâm” </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">benim­le öğündüğü gibi, ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Nu’mân, so­yadı, Ebû Hanîfedir. Ümmetimin ışığıdır) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Peygamberler benimle öğündükle­ri gibi, ben de Ebû Hanîfe ile öğünüyorum. Onu seven, beni sevmiş olur. Onu sev­miyen, beni sevmemiş olur) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">hadîs-i şerîflerini yazıyor ve İbni Cevzînin buna mev­dû’ demesi te’assubundandır, ya’nî inâdındandır. Çünki, çeşidli yollardan bildiril­mişdir diyor. İbni Âbidîn, bu hadîslerin sahîh olduğunu bildiriyor ve bu satırları açıklarken buyuruyor ki, (İbni Hacer-i Mekkînin, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Hayrât-ül-hisân) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kitâbında bildirdiği gibi, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Buhârî) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Müslim)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">deki hadîs-i şerîfde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Îmân süreyyâ yıldızına çıksa, Fâris oğullarından biri, elbette alıp getirir) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyuruldu. Fâris demek, Îrânın Fers denilen memleketindeki insanlar demekdir. İmâm-ı a’zamın dedesi buradan­dır. Bu hadîs-i şerîfin, İmâm-ı a’zamı “rahmetullahi teâlâ aleyh” gösterdiği açık­dır. Bunda hiç şübhe yokdur.) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Süyûtî, Zehebî ve Askalânî gibi hadîs âlimleri, birkaç hadîs-i şerîfe mevdû’ de­mişler ise de, bu sözleri, (Benim mezhebimdeki sahîh olmak şartları yokdur) de­mekdir. Uydurma hadîsdir demek istememişlerdir. İbni Teymiyye, İbni Cevzî ve Aliyy-ül-kârî gibi kimselerin te’assub ile, hased ile yazdıklarına aldanarak, kıymet­li kitâblarda bulunan bu hadîs-i şerîflere uydurma dememelidir. İkinci kısmda, be­şinci maddeyi okuyunuz! </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Berîka) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kitâbının üçyüzonuncu sahîfesinde diyor ki, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Bu­hârî)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">de ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Müslim)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">deki hadîs-i şerîfde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İnsanların en hayrlısı, benim asrımda bu­lunan müslimânlardır. </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Ya’nî Eshâb-ı kirâmdır. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir. </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Ya’nî Tâbi’îndir. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Onlardan sonra da en iyileri, onlardan sonra ge­lenlerdir. Onlardan sonra gelenlerde, yalan yayılır. Bunların sözlerine ve işlerine inanmayınız!) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, vehhâbîlerin </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Feth-ul-mecîd) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kitâbın­da da yazılıdır. Eshâb-ı kirâmın hepsi, onlardan sonraki asrlarda gelenlerin ise ço­ğu, hadîs-i şerîfde bildirildiği gibidirler. İmâm-ı a’zam, bu hadîs-i şerîfde müjde­lenen Tâbi’înden biridir. Hattâ, Tâbi’înin en üstünlerinden olduğunu, bütün müs­limânlar, hattâ dinli dinsiz her ilm adamı bilmekdedir. İmâm-ı a’zam “rahmetul­lahi teâlâ aleyh”, bu hadîsle müjdelenenlerin en üstünlerinden biri olduğundan, onun şânını, yüksekliğini anlatmak için, başka hadîs-i şerîf aramağa lüzûm yokdur. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin büyüklüğünü bildiren âlimlerden birisi Muham­med bin Mahmûd Hârezmîdir. İmâmın Müsnedini şerh etmiş ve başında fazîlet­lerini bildirmişdir. Bu yazısı </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Üsûlül-erbe’a) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">sonunda mevcûddur. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, yukarıdaki hadîs-i şerîfde, mez­heb imâmlarını överken, vehhâbîler için bakınız ne buyuruyor: </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Tenbîh)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">de ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Muhtasar-ı tezkire)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">de yazılı iki hadîs-i şerîfde, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Kıyâmete yakın ilm azalır, cehâ­let artar) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İlmin azalması, âlimlerin azalması ile olur. Câhil din adamları, ken­di görüşleri ile fetvâ vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan sapdırırlar) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">bu­yurdu. Bu hadîs-i şerîfler, son zemânlarda, câhil, fâsık ve sapık din adamlarının ço­ğalacaklarını, müslimânları aldatacaklarını haber vermekdedir). </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Gençliğinde kelâm ilmine ve ma’rifete çalışıp, pek mâhir oldu. Sonra, imâm-ı Hammâda onsekiz yıl hizmet edip yetişdi. Hammâd vefât edince, onun yerine, müc­tehid ve müftî oldu. İlmi, üstünlüğü her yere yayıldı. İlmi, fazîleti, zekâsı, anlayı­şı, zühd ve takvâsı, emâneti, çabuk cevâblı olması, dîne bağlılığı, doğruluğu ve bü­tün insanlık olgunluklarında, herkesin üstünde idi. Zemânında bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler ve başka âlimler, üstün kimseler, hattâ hıristiyanlar, kendisini hep medh etmiş, övmüşdür. İmâm-ı Şâfi’înin (Fıkh bilgisinde, herkes, Ebû Hanîfenin çocuklarıdır) buyurduğu </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Hayrât-ül-hisân) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mîzân-ül kübrâ) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mir’ât-i kâinât) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mevdû’ât-ül-ulûm)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da yazılıdır. Hâfız Zehebî, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Es-sahîfe fî me­nâkıb-i Ebî Hanîfe)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">de ve İbni Hacer-i Mekkî, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Kalâid-ül-ukbân fî-menâkıb-in Nu’mân)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da ve Hamevî, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Eşbâh) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">şerhinin başında ve Muhammed bin Yûsüf, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Sî­ret-i Şâmî)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">de ve müftî Mahmûd Pişâvürî, fârisî </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Huccet-ül-islâm) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kitâbında, imâ­mı Şâfi’înin (Fıkh âlimi olmak istiyen, Ebû Hanîfenin kitâblarını okusun!) dedi­ği ve bunu imâm-ı Müzenînin haber verdiğini yazmakdadırlar. Bir kerre de (Ebû Hanîfe ile teberrük ediyorum. Hergün, mezârını ziyâret ediyorum. Zor bir durum­da kalınca, Onun kabrine gidip, iki rek’at nemâz kılarım. Allahü teâlâya yalvarı­rım. Dileğimi verir) buyurduğunu, yine bu kitâblar yazmakda ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İbni Âbidîn) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ön­sözünde ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Şevâhid-ül-hak) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">yüzaltmışaltıncı sahîfede bunu îzâh etmekdedir. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Gâliyye)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">de diyor ki, (İmâm-ı Şâfi’î, Ebû Hanîfenin kabri yanında sabâh nemâzı­nı kılar, Ona hurmeten, kunût okumazdı. Yeryüzünde Ebû Hanîfeden üstün âlim yokdu). İmâm-ı Şâfi’î, İmâm-ı a’zamın ikinci talebesi olan imâm-ı Muhammedin talebesi idi. (Allahü teâlâ, bana ilmi iki kimseden ihsân etdi. Hadîsi, Süfyân bin Uyeyneden, fıkhı, Muhammed Şeybânîden öğrendim) buyurdu. Bir kerre de (Din bilgilerinde ve dünyâ işlerinde, kendisine minnetdâr olduğum bir kişi vardır. O da, imâm-ı Muhammeddir) buyurdu. Yine imâm-ı Şâfi’î buyurdu ki, (İmâm-ı Muham­medden öğrendiklerimle, bir hayvan yükü kitâb yazdım. O olmasaydı, ilmden birşey edinemiyecekdim. İlmde, herkes, Irâk âlimlerinin çocuklarıdır. Irâk âlim­leri de, Kûfe âlimlerinin talebesidir. Kûfe âlimleri ise, Ebû Hanîfenin talebesidir). İmâm-ı a’zam, dörtbin kimseden ilm aldı. Hanefî mezhebinde, beşyüzbin din mes’elesi çözülmüş, hepsi cevâblandırılmışdır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">İmâm-ı a’zamın takvâsı çok fazla idi. Halâl yimek için, ticâret yapardı. Ortak­ları vardı. Şübheli sandığı binlerle lira kazancı, fakîrlere ve din adamlarına dağı­tırdı. Yüzlerce talebesini kendi kazancından besler, ihtiyâclarını giderirdi. Otuz yıl, hergün oruc tutdu. [Yalnız bayramlarda beş gün tutmazdı.] Geceleri nemâz kıldı. Günün çok sâatini, mescidde ders vermekle, halkın sorularını cevâblandırmakla geçirirdi. Geceleri, mescidde ve evinde, sâhibine ibâdet ederdi. Kırk yıl, yatsının abdesti ile sabâh nemâzını kıldı. Çok kerre, bir rek’atda veyâ iki rek’atda bütün Kur’ân-ı kerîmi okurdu. Ba’zan da, yalnız bir azâb veyâ rahmet âyetini nemâzda veyâ nemâz dışında tekrâr tekrâr okuyup, hıçkıra hıçkıra ağlar, sızlardı. İşitenler, hâline acırdı. Fakîrler gibi giyinirdi. Ba’zan da, Allahü teâlânın ni’metlerini gös­termek için çok kıymetli elbise giyerdi. Ellibeş kerre hac yapdı. Yalnız rûhu kabz olunduğu yerde, yedibin kerre hatm-i Kur’ân okumuşdu. (Ömrümde bir kerre gül­düm. Ona da pişmânım) demişdir. Az söyler, çok düşünürdü. Ba’zı din konuların­da, talebesi ile münâzara, konuşma yapardı. Bir gece, yatsı nemâzını cemâ’at ile kılıp çıkarken, bir ayağı kapının dışında, bir ayağı dahâ mescidde iken, bir konu üzerinde, talebesi Züfer ile sabâh ezânına kadar konuşup, ikinci ayağını dışarı çı­karmadan, sabâh nemâzını kılmak için, yine mescide girmişdir. İmâm-ı Alî “radı­yallahü anh” (Dörtbin dirheme kadar nafaka câizdir) buyurdu diyerek, kazancı­nın dörtbin dirheminden fazlasını fakîrlere dağıtırdı. Yezîd bin Amr, Kûfe şehri­ne vâlî ve hâkim yapmak istedi. Kabûl buyurmadı. Habs edip döğdürdü. Mubârek başı, yüzü şişdi. Ertesi gün, İmâmı “rahmetullahi teâlâ aleyh” çıkarıp tekrâr tek­lîf ve sıkışdırdıkda (Danışayım) buyurup izn aldı. Mekke-i mükerremeye gidip, beş altı yıl orada kaldı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Halîfe Mensûr, İmâma çok hurmet ederdi. Onbin akça ile bir câriye hediyye et­mişdi. İmâm, kabûl etmedi. Bir akça, bir dirhem gümüş idi. Mensûr zâlim idi. [145] senesinde, İbrâhîm bin Abdüllah bin hazret-i Hasen, Medîne-i münevverede ha­lîfeliğini i’lân eden kardeşi Muhammede yardım için asker topluyordu. Kûfeye gel­mişdi. Ebû Hanîfe buna yardım ediyor diye yayıldı. Mensûr işitip, İmâmı, Kûfe­den Bağdâda getirtdi. Mensûr, haklı olarak halîfedir diye herkese bildir dedi. Buna karşılık temyîz reîsliğini verdi. Çok zorladı. İmâm-ı a’zam, çok takvâ sâhi­bi olup dünyâ makâmlarına kıymet vermediğinden, kabûl buyurmadı. Mensûr, in­cinip habs etdi. Otuz değnek vurdurup, mubârek ayağından kan akdı. Mensûr piş­mân olup, otuzbin akça gönderdi ise de, kabûl buyurmadı. Tekrâr habs edip, her­gün on değnek fazla vurdurdu. Onbirinci günü, halkın hücûmundan korkulup, zor­la sırt üstü yatırıldı. Ağzına zehrli şerbet döküldü. [150] senesinde vefât ederken secde etdi. Nemâzını ellibin kadar kimse kıldı. Çok kalabalık olduğundan, güçlük­le, ikindiye kadar kılındı. Yirmi gün nice kimseler gelip, kabri üzerinde nemâzı­nı kıldı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Yediyüzotuz talebesi vardı. Oğlu Hammâd, talebesinin ileri gelenlerinden idi. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">İmâm-ı a’zam “rahmetullahi teâlâ aleyh” ile talebesi arasında, ba’zı mes’eleler­de ayrılık olmuşdur. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ümmetimin âlimleri arasındaki ayrılık, rahmetdir) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">hadîs-i şe­rîfi, bu ayrılığın fâideli olduğunu haber vermekdedir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Allahü teâlâdan çok korkardı. Her işinde Kur’ân-ı kerîme uymağa çok dikkat ederdi. Talebesine (Bir iş için, sözüme uymıyan bir sened elinize geçerse, benim sözümü bırakınız. O senede uyunuz!) buyururdu. Çünki, talebesi de, kendisi gibi müctehid idiler. Bütün talebesi yemîn ediyor ki, (Ona uymıyan sözlerimizi de, el­bette ondan işitdiğimiz bir delîle, senede dayanarak söyledik). </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Müftîler, İmâm-ı a’zamın sözü ile hareket etmelidir. Onun sözü bulunmazsa, imâm-ı Ebû Yûsüfe uymalıdır. Bundan sonra, İmâm-ı Muhammedin sözü ile amel olunur. İmâm-ı Ebû Yûsüf ile imâm-ı Muhammedin sözü bir tarafda, İmâm-ı a’zamın sözü karşı tarafda ise, müftî her iki tarafa göre fetvâ verebilir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">İbni Âbidînin ve türkçe </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mecmû’a-i Zühdiyye)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">nin önsözlerinde ve şeyh-ul-islâm Kemâl pâşa-zâde Ahmed bin Süleymân “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” efendinin </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Vakfunniyyât) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kitâbında diyor ki, (Fıkh âlimleri yedi tabaka, yedi de­recedir. En yüksek derecesi, ahkâm-ı islâmiyyede müctehid olanlardır. Bunlara mut­lak müctehid denir. Dört mezheb imâmları böyledir. İkinci tabaka, mezhebde müctehid denilen büyük âlimlerdir. Ebû Yûsüf ve imâm-ı Muhammed Şeybânî ve İmâm-ı a’zamın diğer talebeleri böyledir. Bunlar, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin koy­muş olduğu üsûl ve kâ’idelere uyarak, delîllerden ahkâm çıkarırlar. Çıkardıkları hükmlerden ba’zıları, İmâm-ı a’zamın çıkarmış olduğu hükmlere uymıyabilir. [Bunlara da mezhebde mutlak müctehid denildiği </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mîzân-ül-kübrâ)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">da sh. 17 de ya­zılıdır.] Üçüncü tabaka, mes’elelerde müctehid olan âlimlerdir. Bunlar, ortaya ye­ni çıkan mes’elelerin hükmlerini bulurlar. Bunların bulduğu hükmlerin ilk iki ta­bakanın hükmlerine uygun olmaları lâzımdır. Hassâf, Tahâvî, Kerhî, Şems-ül-eim­me Halvânî, Şems-ül-eimme Serahsî, Pezdevî, Kâdîhân ve benzerleri olan derin âlim­ler, üçüncü tabakadan müctehidlerdir. Bunlardan sonra olan tabakalardaki âlim­ler müctehid değildir. Mukalliddirler. Meselâ, dördüncü tabakadaki, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Eshâb-ı tah­rîc) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">denilen âlimler, ictihâd yapamazlar. Mücmel, kısa bildirilmiş olup, iki dürlü an­laşılabilen hükmleri açıklayarak, bir ma’nâsını seçen Ebû Bekr Ahmed Râzî bun­lardandır. 370 [m. 981] de Bağdâdda vefât etmişdir. Fıkh âlimlerinin beşinci taba­kası, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Eshâb-ı tercîh)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">dir. Kendilerine gelmiş olan, çeşidli haberler arasından sahîh, evlâ olanları seçerler. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Kudûrî) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Hidâye) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">sâhibi Burhâneddîn Mergınânî bunlar­dandır. Altıncı tabaka, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Eshâb-ı temyîz) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">olup, kavî hükmleri za’îf olanlardan, zâ­hir haberleri, nâdir haberlerden ayıran mukallid âlimlerdir. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Kenz), (Muhtâr) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İhtiyâr), (Vikâye) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mecma’ul-bahreyn) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kitâblarının sâhibleri bunlardandır. Bun­ların kitâblarında merdûd ve za’îf rivâyetler yokdur. Yedinci tabaka, yukarıda bil­dirilen hizmetleri yapamıyan, ancak önceki tabakaların kitâblarından doğru ola­rak nakl yapabilen, onları bildiren mukallidlerdir. [</span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Tahtâvî) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(İbni Âbidîn)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">in ve </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Dürr-ül-muhtâr) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">sâhibinin bunlardan olduğu, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mecmû’a-i Zühdiyye)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">de yazılıdır.] Altıncı tabakadan âlimler kıyâmete kadar bulunacaklar, hakkı bâtıldan ayıra­caklardır. </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ümmetimden hak üzere olan âlimler, Kıyâmete kadar bulunacakdır) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">hadîs-i şerîfi, bunu haber vermekdedir). </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Mîzân-ül-kübrâ)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">nın önsözünde diyor ki, (Dört mezheb imâmından “rahmetul­lahi teâlâ aleyhim ecma’în” sonra, hiçbir âlim, mutlak müctehid olduğunu iddiâ et­medi. Yalnız imâm-ı Muhammed bin Cerîr-i Taberî “rahmetullahi teâlâ aleyh” böy­le iddiâda bulundu ise de, kabûl edilmedi. İmâm-ı Süyûtî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, mezhebde mutlak müctehid olduğunu söyler ve şâfi’î mezhebine göre fetvâ verirdi. Tesavvufun yüksek derecesine varmış olan ârif-i kâmiller, zevk ve vic­dân ile ictihâd sâhibi olurlar. Halâl olan şeyleri, güzel kokuları ile, harâmları da, habîs kokuları ile anlarlar. Bir Ârif-i kâmilden feyz almadıkca, ictihâd derecesi­ne yükselmek mümkin değildir. Bu dereceye yükselen Velînin, bir mezhebi taklîd etmesine lüzûm kalmaz. Onların hanefî, şâfi’î olduklarını söylemeleri, bu derece­ye yükselmeden evvel, taklîd etmiş oldukları mezhebleridir. Vilâyet derecelerine yükselebilmek için, dört mezhebden birinin fıkh bilgilerini doğru olarak öğrenmek lâzımdır. Bunun için, Ehl-i sünnet i’tikâdında olan ve o mezhebe bağlılığı bilinen sâlih bir zâtdan dinliyerek veyâ böyle birinin yazdığı ilmihâl kitâbından okuyarak öğrenmek şartdır. İ’tikâdı bozuk, mezhebsiz bir din adamından dinliyerek veyâ ne olduğu belirsiz kimsenin yazdığı kitâbdan okuyarak öğrendiğine uyan yâhud dört mezhebden birini taklîd etmiyen sôfî, dalâlete düşer, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(zındık) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">olur. Başkalarını da yoldan çıkarmakda şeytânın yardımcısı olur.) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">[Yeni müslimân olan kimsenin veyâ âkıl ve bâlig olan müslimân evlâdının, ev­velâ </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Kelime-i şehâdet) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">söylemesi ve bunun ma’nâsını öğrenip, inanması lâzımdır. Sonra, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarında yazılı olan i’tikâd, ya’nî îmân edilme­si lâzım olan bilgileri öğrenip, bunlara inanması lâzımdır. Sonra Ehl-i sünnetin dört mezhebinden birinin kitâblarında yazılı olan fıkh bilgilerini, ya’nî islâmın beş şartını ve halâl, harâm olan şeyleri öğrenmesi ve bunlara inanması ve uygun ya­şaması lâzımdır. Bunları öğrenmek ve uymak lâzım olduğuna inanmıyan, ehem­miyyet vermiyen </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(mürted) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">olur. Ya’nî kelime-i şehâdet getirerek müslimân olduk­dan sonra, tekrâr kâfir olur. Dört mezhebin i’tikâdı birbirinin aynıdır. Dört mez­hebden birinin îmân ve fıkh bilgilerine tâbi’ olan [uyan] bir müslimâna </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Ehl-i sün­net) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">veyâ </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Sünnî) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">denir. Dört mezhebden birinde olmıyan kimsenin îmânı bozu­lur. Yâ, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(bid’at sâhibi)</span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">, ya’nî sapık müslimândır. Yâhud, mürted olur. Bunun her ikisi de, tevbe etmeden ölürse, muhakkak Cehenneme girecek, ateşde yanacakdır. Bir iş yaparken, özrü hâsıl olup, bu işin kendi mezhebindeki şartlarından birine uy­ması güçleşen kimse, bu işi, dört mezhebden herhangi birindeki şartlarına uyarak yapar. Bu ikinci mezhebin, bu iş için olan şartlarının hepsine uyması lâzım olur. Bu şartlardan birine uyması zor olur, fekat kendi mezhebinde kolay olursa, bu işi yap­ması sahîh olur. İki mezheb zarûrî telfîk edilmiş olur. Kendi mezhebinde de zor olur ise, kendi mezhebindeki birinci şartı yapmaması câiz olur. Fekat, Eshâb-ı kirâm­dan birinin ictihâdına göre câiz olabileceğini düşünmek iyi olur. İkinci kısm, 1. ci maddeye bakınız! Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefâtında hayât­da bulunan binlerce Sahâbînin herbiri müctehid idi. Dört mezhebden birini tak­lîd etmekde zorluk hâsıl olduğu zemân, Eshâb-ı kirâmdan birinin ictihâdına uygun olan ibâdetimiz sahîh olur. Özr olunca zann-ı gâlibimiz makbûl olur. Tevbe sûre­sinin 102. ci âyet-i kerîmesinde meâlen, </span><strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJL K+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Muhâcirînin ve Ensârın önce olanları ve bunlara tâbi’ olanlar, Allahü teâlâdan râzıdır. Allahü teâlâ da onlardan râzıdır. On­lara Cennetleri hâzırladım. Burada sonsuz kalacaklardır) </span></strong><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNJN N+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">buyurulmuşdur. Es­hâb-ı kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” âlemlere rahmet oldukları ve herhangi birine tâbi’ olanın sonsuz se’âdete kavuşacağı bu âyet-i kerîmeden de an­laşılmakdadır.] </span></p>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Muzdarib bir gönülle, kâbûslu hayâllerle, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">vuslat-ı cânâna ve gülistâna elvedâ! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Gizli âh çekmelerle, içli iniltilerle, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">zevkıne doymadığım nevbehâra elvedâ’! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em> </em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Gökler karardı yine, hiçbir yer görünmiyor, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">mübhem bir kuvvet beni, her an geri çekiyor, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Mâdem ayrılacakdın, yâ niçin geldin diyor, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">basdığın azîz taş ve topraklara elvedâ’! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em> </em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Göz yaşım ummân oldu, yol vermiyor geçeyim, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ayrılıp, göz nûrumdan, ben nereye gideyim? </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Bu firâk ateşiyle, yanıp yanıp biteyim, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">hergün yeniden doğan arzûlara elvedâ’! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em> </em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Zulmet basdı cihânı, bütün emeller söndü, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kalbim kan ağlar dâim, rûhum çılgına döndü. </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Demek ayrılık geldi ve bana yol göründü, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">bu derdsiz yolculara, bu yollara elvedâ’! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em> </em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Son bir def’a bakayım, o hüsn-i cemâline, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">bir nazarın değişmem, bütün dünyâ mâline, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">İster gülsün gâfiller, bu âşıkın hâline, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">bundan böyle neş’e ve sürûrlara elvedâ’!</span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;"> </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Rabbimden diliyorum, yakınlara gelmeni, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">âh yine görebilsem, dünyâ göziyle seni! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Ayrılık pek yakıyor, al bağrına bas beni, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">fâidesiz hayâllere, hulyâlara elvedâ’! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em> </em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Gözün, gönlün arkada, nereye gidiyorsun? </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">bakmağa kıyamazken, nasıl terk ediyorsun! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">(Allaha ısmarladık!) düşün kime diyorsun! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">aslsız, hakîkatsız, rü’yâlara elvedâ’! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em> </em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Nereye gidiyorsun, ey yârine doymayan? </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">bir ân fazla görmeği bulunmaz ni’met sayan, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Hasretîle gün be gün, kavrul, alevlen ve yan! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">cihânı tenvîr eden en son Nûra elvedâ’! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em> </em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Nereye gidiyorsun, ondan nasıl ayrıldın? </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">seni yakan o değil, kendi kendini yakdın! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Düşün! Göz yaşlariyle, kimin yüzüne bakdın? </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">ayrılırken inleyen bakışlara elvedâ’! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em> </em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Mâzîyi hâle tebdîl edip, seyredeceğim, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">gönlümü gözyaşîle, tesellî edeceğim. </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Derin iniltîle âh, ayrılık diyeceğim, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">yârı bırakıp giden, bu firâra elvedâ’! </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: normal;"><strong><em> </em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; line-height: 115%; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Karşımdaki hayâlin, biraz dahâ kal diyor, </span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; line-height: 115%; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">kalbini benim gibi, bu sevdâya sal diyor,</span></em></strong></div>
<div style="margin-bottom: 0.0001pt;"><strong><em><span style="font-size: 12pt; line-height: 115%; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">Öp elimi hasretle ve düâmı al diyor, </span></em></strong></div>
<div><strong><em><span style="font-size: 12pt; line-height: 115%; font-family: &quot;EKNND A+ Ilmihal Times&quot;,&quot;serif&quot;;">en derin sevgilerle, azîz yâra elvedâ’!</span></em></strong></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/hanefi_mezheb/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

