<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslam Dini &#187; Eshab-ı kiramın hayatları</title>
	<atom:link href="http://islamdini.de/konular/eshab-i-kiramin-hayatlari/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://islamdini.de</link>
	<description>Ehl-i sünnet vel-cemaat</description>
	<lastBuildDate>Sat, 14 Nov 2009 14:15:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Kâ’b Bin Züheyr</title>
		<link>http://islamdini.de/ka%e2%80%99b-bin-zuheyr</link>
		<comments>http://islamdini.de/ka%e2%80%99b-bin-zuheyr#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2009 15:12:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eshab-ı kiramın hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[eshab]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=2622</guid>
		<description><![CDATA[Peygamberimizin hırkasını verdigi şâir Sahâbî.
Kâ’b bin Züheyr, Müzeyne kabîlesinden olup, onbir şâir yetiştiren bir âileye mensuptu. Babası Züheyr bin Ebî Sülemî ve kardeşi Büceyr de şâir idi. Kâ’b bin Züheyr’in babası Hırıstiyan ve Yahûdi âlimlerinin yanlarına gider, onları dinlerdi. Onlardan âhir zamanda bir Peygamber gönderileceğini işitmişti.
İşâreti anlamıştı
Züheyr, bir gece rüyâsında, gökten bir ip uzatıldığını, o [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="p1">Peygamberimizin hırkasını verdigi şâir Sahâbî.</p>
<p>Kâ’b bin Züheyr, Müzeyne kabîlesinden olup, onbir şâir yetiştiren bir âileye mensuptu. Babası Züheyr bin Ebî Sülemî ve kardeşi Büceyr de şâir idi. Kâ’b bin Züheyr’in babası Hırıstiyan ve Yahûdi âlimlerinin yanlarına gider, onları dinlerdi. Onlardan âhir zamanda bir Peygamber gönderileceğini işitmişti.</p>
<p><strong>İşâreti anlamıştı</strong><br />
Züheyr, bir gece rüyâsında, gökten bir ip uzatıldığını, o ipten tutmak için elini uzattığı hâlde yetişemediğini görmüştü. Bu rüyâsının, âhir zamanda gelecek olan Peygambere yetişemeyeceğine ve ömrünün o gönderilmeden biteceğine işâret olduğunu anlamıştı.</p>
<p>Fakat oğulları Kâ’b ve Büceyr’e, âhir zaman Peygamberi gönderilince, Ona îman etmelerini vasiyet etmişti.</p>
<p>Kâ’b bin Züheyr ve kardeşi Büceyr, İslâmiyet gelince, Peygamberimizle görüşmek üzere Medîne-i Münevvereye doğru yola çıkmışlardı. Ebrak-ul Azzâf denilen yere geldiklerinde, kardeşi Büceyr dedi ki:<br />
<strong>- Sen burada bekle, ben Medîne’ye gidip, O Peygamberi bir göreyim. Söylediklerini dinleyeyim.</strong><br />
<span id="more-2622"></span><br />
Büceyr Medîne’ye gidince, Peygamberimiz ona, İslâmiyeti anlattı ve Müslüman olmasını söyledi. O da hemen kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.</p>
<p>Kâ’b bin Züheyr, kardeşi Büceyr’in Müslüman olduğunu öğrenince, ona çok kızdı. Bunu dile getiren bir şiir yazdı. Şiirinde, Peygamberimize ve İslâmiyete karşı hoş olmayan sözler söylemişti. Kardeşi Büceyr, buna tahammül edemeyip, durumu Peygamberimize arz etti. Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki:<br />
<strong>- Kâ’b’a kim rastlarsa, onu öldürsün!</strong></p>
<p>Kardeşi Büceyr, Kâ’b’a bir mektup yazıp gönderdi. Mektupta, “Başının çâresine bak!” diye yazarak durumu bildirdi. Kâ’b’in yazdığı kötüleyici şiire karşılık bir de şiir yazdı. Bu şiirinde özetle şöyle dedi:<br />
<strong>- Ey Kâ’b! Kabûl etmeyip, yerdiğin bu İslâm dîninden daha gerçek ve daha sağlam bir din olamaz, var sende? Kurtulmak istiyorsan putları bırak, bir olan Allaha îman et, Müslüman ol ki, kurtulabilesin! Kıyâmet gününde kaçılamayacak olan Cehennem ateşinden, Müslüman olup, îman edenlerden başkası kurtulamayacaktır.</strong></p>
<p><strong>Resûlullahın yanına gel!</strong><br />
Büceyr, kardeşi Kâ’b’a yazdığı mektubun bir kısmında da şöyle yazmıştı:<br />
- Resûlullahı şiir yazarak hicvedip üzen Mekkelilerden bâzıları öldürüldü. Kureyş şâirlerinden sağ kalan İbni Zibâra ve Hubeyre bin Ebî Vehb ise başlarını alıp kaçtılar. Eğer sağ kalmak istiyorsan, acele Resûlullahın yanına gel!</p>
<p>O, yaptığına pişman olup, tevbe ederek yanına gelen kimseyi öldürmez. Böyle tevbe ederek, gelip Müslüman olanların hepsini kabûl etti. Bu mektubumu alır almaz Müslüman ol ve hemen buraya gel! Eğer bu dediğimi yapmayacak olursan, yeryüzünde başını al, nereye gideceksen git!</p>
<p>Kâ&#8217;b bin Züheyr, kardeşi Büceyr&#8217;in mektubunu alınca, sanki yeryüzü ona dar gelmişti. Zaten kabîlesi arasında bulunan düşmanları, onun için, &#8220;O, artık öldürülmüş demektir!&#8221; diyerek dedikodu yayıyorlardı.</p>
<p>Kâ&#8217;b bin Züheyr, bu durum karşısında derin derin düşünmeye başladı. Yavaş yavaş gönlü aydınlanıyordu. Nihayet Müslüman olmaya karar verdi. Medîne yollarına düştü. Peygamber efendimizi metheden ve kendisinin de tevbe edip, Müslüman olduğunu bildiren uzun bir şiir yazdı.</p>
<p><strong>Sohbetini dinliyorlardı </strong><br />
Medîne&#8217;ye varınca, gizlice Cüheyni kabîlesinden olan bir arkadaşının evine gidip, misâfir oldu. Ertesi gün sabah, evine misâfir olduğu kişi, onu, Peygamberimizin yanına götürdü. Peygamberimiz o sırada, Eshâb-ı kirâm arasında idi. Eshâb-i kirâm etrafini sarmış, sohbetini dinliyorlardı.</p>
<p>Kâ&#8217;b bin Züheyr, devesini mescidin önüne çöktürüp, içeri girdi. Peygamberimizin yanına yaklaşıp, kendini tanıtmadan dedi ki:<br />
- Yâ Resûlallah! Kâ&#8217;b bin Züheyr yaptıklarına pişman ve Müslüman olarak aman dilemeye gelmiş bulunuyor. Ben onu sana getirsem, aman verip, Müslüman olmasını kabûl eder misiniz?</p>
<p>Peygamberimiz buyurdu ki:<br />
<strong>- Evet.</strong><br />
- Yâ Resûlullah, ben şehâdet ederim ki, Allahtan başka ilâh yoktur. Sen de O&#8217;nun Resûlüsün!<br />
<strong>- Sen kimsin? </strong><br />
- Ben Kâ&#8217;b bin Züheyr&#8217;im.</p>
<p>Eshâb-ı kirâm onun Kâ&#8217;b bin Züheyr olduğunu anlayınca, Ensârdan biri ayağa kalkıp dedi ki:<br />
- Yâ Resûlallah! Müsaade et, boynunu vurayım!</p>
<p>Peygamber efendimiz buyurdu ki:<br />
<strong>- Vazgeç ondan! O, içinde bulunduğu hâlden pişman ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir.</strong></p>
<p>Bu sırada Kâ&#8217;b bin Züheyr, Müslüman olduğunu bildiren bir kaside okumaya başladı. Bu kasîdesinde uzun bir girişten sonra, asıl mevzuya geçip, Müslüman olduğunu, tevbe ettiğini ve af dilediğini dile getirdi. Son kısmında da Peygamberimizi ve Eshâb-ı kirâmi metheden beyitleri okudu.</p>
<p><strong>Hırkasını hediye etti </strong><br />
Peygamberimiz, Kâ&#8217;b bin Züheyr&#8217;in, &#8220;Banet süâdü= Sevgili uzaklaştı&#8221; sözleriyle başlayan bu kasîdesini beğenip, çok memnun oldu. Onu affetti. Bürdesini (hırkasını) çıkarıp, onun omuzlarına koydu. Bu sebeple Kâ&#8217;b bin Züheyr&#8217;in kasîdesi, &#8220;Kasîde-i Bürde&#8221; ismi ile meşhur olmuştur. Hazret-i Kâ&#8217;b 645 senesinde Şam&#8217;da vefât etti.</p>
<p>Resûlullahın hediye ettiği bu hırka, Hazret-i Muaviye tarafından Kâ&#8217;b bin Züheyr&#8217;in vârislerinden satın alınıp, muhafaza edilmiştir. Sırasıyla Emevîlere, onlardan Abbasîlere, daha sonra da Mısır&#8217;ın fethinde Mekke Serifi tarafindan diğer kutsal emânetler ile birlikte Yavuz Sultan Selim Han&#8217;a teslim edilmiştir. Günümüze kadar korunan bu hırka, &#8220;Hırka-ı Saadet&#8221; ismi ile meşhur olmuştur. Bugün hâlâ İstanbul&#8217;da Topkapı Müzesinde &#8220;Hırka-ı Saadet&#8221; odasında muhafaza edilmektedir.</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/ka%e2%80%99b-bin-zuheyr/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmrân bin Husayn</title>
		<link>http://islamdini.de/imran-bin-husayn</link>
		<comments>http://islamdini.de/imran-bin-husayn#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2009 15:10:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eshab-ı kiramın hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[eshab]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=2619</guid>
		<description><![CDATA[Meleklerle konuşan Sahâbî.
İmrân bin Husayn, Hayber savaşında Müslüman oldu. Ondan sonraki bütün savaşlarda Peygamber efendimizin yanında ve hizmetinde bulunmakla şereflendi. Peygamber efendimiz kendilerini çok severdi.
Eshâb-ı kirâm içinde çok faziletlere sahipti. Fikir ilminde üstün derecesi vardı.
Duâsı kabûl olunan seçilmişlerdendir. Mekke’nin fethinde Huzaa kabîlesinin sancağını taşıdı.
Daha hayırlı gelmedi
Hazret-i Ömer halîfe olunca, Basra halkına İslâmiyeti öğretmek için İmrân [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Meleklerle konuşan Sahâbî.</p>
<p>İmrân bin Husayn, Hayber savaşında Müslüman oldu. Ondan sonraki bütün savaşlarda Peygamber efendimizin yanında ve hizmetinde bulunmakla şereflendi. Peygamber efendimiz kendilerini çok severdi.</p>
<p>Eshâb-ı kirâm içinde çok faziletlere sahipti. Fikir ilminde üstün derecesi vardı.</p>
<p>Duâsı kabûl olunan seçilmişlerdendir. Mekke’nin fethinde Huzaa kabîlesinin sancağını taşıdı.</p>
<p><strong>Daha hayırlı gelmedi</strong><br />
Hazret-i Ömer halîfe olunca, Basra halkına İslâmiyeti öğretmek için İmrân bin Husayn’i gönderdi.</p>
<p>Hasan-i Basrî hazretleri, kendisinden çok hadis-i şerif öğrenmiş ve yemin ederek demiştir ki:<br />
<strong>- Basralılar için İmrân’dan daha hayırlı biri gelmemiştir.</strong></p>
<p>Abdullah bin Amr, İmrân’i Basra kâdılığına tayin etti. Kâdılı&#8217;ğı zamanında, iki kişi hüküm vermesi için kendisine geldi. Bunlardan birisi şâhidini getirdi, diğeri getiremedi. Hüküm şâhit getirenin lehine verildi. Şâhit getiremeyen kimse bunu kabûl etmeyip dedi ki: &#8211; Bu karar bâtıldır.<br />
<span id="more-2619"></span><br />
Hazret-i İmrân bunun üzerine, Abdullah bin Amr’dan azlını isteyerek istifa etti.</p>
<p>Yakalandığı hastalığı sebebiyle ne oturabilir, ne de ayakta durabilirdi. Kendisine hurma dallarından bir sedir yapmışlardı.</p>
<p>Orada günlerini geçirir, Rabbini zikrederdi. Otuz sene bu hâl devam etti.</p>
<p>Mutarrif bin Abdullah ile kardeşi A’lâ, ziyâretine gittiler. Mutarrif, onun bu hâlini görünce ağladı.</p>
<p>Hazret-i İmrân, ona sordu:<br />
- Niçin ağlıyorsunuz?<br />
<strong>- Senin hâline ağlıyorum.</strong></p>
<p>Hazret-i İmrân buyurdu ki:<br />
- Ağlama, ben ölünceye kadar da kimseye söyleme! Melekler benim ziyâretime gelip selâm veriyorlar.</p>
<p>Meleklerin selâmını alıyor, onlarla konuşuyorum. Onların bu ziyâretlerinden fazlasıyla memnun oluyor, hasta olduğumdan dolayı verilen bu nîmetlere şükrediyorum.</p>
<p>Böyle bir hastalık hâlinde Melekleri gören bir kimse, bu dertlere râzı olmaz mı?</p>
<p><strong>Yalnız Kur’andan söyle!</strong><br />
Bir gün İImrân bin Husayn’a birisi dedi ki:</p>
<p>- Bize yalnız Kur’andan söyle!<br />
<strong>- Ey ahmak! Kur’an-ı kerimde namazların kaç rekât olduğunu bulabilir misin?</strong></p>
<p>Böyle söyleyerek, hadis-i şeriflerin ve âlimlerin açıklamalarının da lâzım olduğunu bildirdi.</p>
<p>İmrân bin Husayn 672 senesinde vefât etti. Resûlullah efendimizden 120 hadis-i şerif nakletmiştir.</p>
<p>Hazret-i İmrân bin Husayn, hasta yatağında bile ilim öğretirdi. Talebelerine şöyle anlattı:<br />
“Peygamber efendimiz, merhametten ayrılmamakla beraber, harp meydanlarında din düşmanlarına karşı şiddetli olurdu. Huneyn cenginde, müşrikler onu kuşattığı zaman, atından inerek, <strong>“Ben Peygamberim, yalan yok. Ben Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’in oğluyum” </strong>buyurarak, düşmana saldırdı. O gün, Ondan daha cesur ve daha metin kimse görmedim.”</p>
<p><strong>Size müjde olsun!</strong><br />
Yine anlatır:<br />
&#8220;Birgün Peygamber efendimizin huzuruna Temim oğullarından bir grup gelmişti. Peygamberimiz onlara, <strong>“Ey Temim oğulları, size müjde olsun” </strong>buyurduktan sonra, onlara, insanların yaratılışını ve kıyâmetin kopmasını anlattılar.</p>
<p>Temim oğulları, “Bizi müjdeledin. Fakat biz, devletin hazinesinden para istiyoruz” diyerek, îman etmediler. Sonra Yemen halkından bir grup ziyârete geldi. Peygamber efendimiz, Yemenlilere buyurdu ki:<br />
<strong>- Ey Yemenliler! Madem ki, Temim oğulları îman etmeyi kabûl etmediler. O hayır ve saadet müjdesini siz alınız!</strong></p>
<p>Yemenliler de dediler ki:<br />
- Kabûl ettik yâ Resûlallah! Zaten biz huzurunuza îman etmek için gelmiştik.</p>
<p>Peygamber efendimiz, onlara da insanların yaratılışını ve kıyâmetin kopmasını anlattıkları sırada, bir kimse gelerek bana dedi ki:<br />
- Yâ İmrân! Bindiğin deve, yularını sıyırarak kaçtı.</p>
<p>Ben de devemi bulmak için, hemen çıkıp baktım. Keşke deveyi bıraksaydım da, Resûlullahın mübârek sözlerini dinlemek firsatını kaçırmasaydım.”</p>
<p>Hazret-i İmrân bin Husayn, hastalığı sırasında namazlarını nasıl kılacağını Peygamber efendimize sordu. Resûlullah efendimiz de ona buyurdu ki:<br />
<strong>- Ayakta kıl! Gücün yetmezse, oturarak kıl! Buna da kudretin olmazsa, yan veya sırtüstü yatarak kıl!</strong></p>
<p><strong>Fakirlere verdik </strong><br />
Emîrlerden biri; İmrân bin Husayn’i zekât&#8217;ı toplamak üzere göndermişti. Dönünce, Emîr kendisine, topladığı malın nerede olduğunu sordu. Bunun üzerine buyurdu ki:<br />
<strong>- Mal için mi göndermiştin? Peygamber efendimiz zamanında aldığımız gibi aldık ve yine Onun zamanında dağıttığımız gibi dağıttık. Yâni zenginden zekâtını alıp, hak sahibi olan fakirlere verdik.</strong></p>
<p>Bir sohbetinde de talebelerine buyurdu ki, Resûlullah efendimiz, bizlere buyurdular ki:<br />
<strong>(Ey Eshâbım! Kur’an-ı kerim okuyunuz! Kur’an-ı kerimin feyzi ile ihtiyaçlarınızı Allahu teâlânın ihsân deryasından isteyiniz! Sizden sonra bir sınıf Kur’an-ı kerim okuyucuları gelecektir ki, bunlar, Allahü teâlâdan değil, insanlardan menfaat sağlamak için Kur’an-ı kerim okuyacaklardır.) </strong></p>
<p>Hazret-i İmrân bin Husayn şöyle anlatır:<br />
Bir gün Peygamber efendimiz bana buyurdu ki:<br />
<strong>- Yâ İmrân, sen de bilirsin ki, biz seni çok severiz. Kızım Fâtıma rahatsızmış. Eğer beraber gelirsen, onun ziyâretine ve hatırını sormaya gidelim.</strong><br />
- Anam, babam, canım sana feda olsun yâ Resûlallah, gidelim.</p>
<p><strong>Başka örtüm yok </strong><br />
Kalktım, beraberce Fâtımatüz Zehrâ’nin evine gittik. Peygamber efendimiz kapıyı çaldı ve, <strong>Esselâmü aleyküm yâ Ehle Beytî </strong>diye selâm vererek içeri girdiler. Fâtımatüz Zehrâ da cevap verdi:<br />
- Ve aleyküm selâm, sevgili babam yâ Resûlallah! Buyurunuz!<br />
<strong>- Kızım, yanımda İmrân bin Husayn da vardır. Onunla beraber geldik, başını ört!</strong><br />
- Babacığım, seni hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu yün örtüden başka örtünecek bir şeyim yoktur.<br />
<strong>- Kızım, işte onunla örtün!</strong><br />
- Ey Babacığım! Başımı örtsem vücudum, vücudumu örtsem başım açık kalır.<br />
<strong>- Bu örtüyü düz düzüne değil de, köşeleme, yâni uzunlamasına ört ki, vücudunun her tarafını kaplasın.</strong></p>
<p>İmrân bin Husayn diyor ki:<br />
Ben dışardan bu konuşmaları işittikçe, gözlerimden yaş, ciğerlerimden kan geliyordu. Hazret-i Fâtima’nın dünyaya hiç bağlanmamasına gıpta ediyordum. Nihayet Hazret-i Fâtıma sevgili Peygamberimizin târifleri üzere güzelce başını bağlayıp örttükten sonra, içeri girmeme izin verdiler. İçeride Peygamber efendimizin arkasında oturdum.</p>
<p>Peygamberimiz, <strong>“Kızım, nasılsın, rahatsızlığın nasıl oldu?” </strong>diye hatırlarını sordular. O da dedi ki:<br />
- Babacığım, bu gece çok rahatsızdım. Sancıdan sabaha kadar uyuyamadım. Şimdi öyle bir hâldeyim ki, bir lokma ekmek yemeye bile takatım kalmadı. Açlıktan çok bitkinim.</p>
<p><strong>Müjdeler olsun ey kızım!</strong><br />
Bu söz üzerine Allahü teâlânin habîbi, Resûl-i ekrem efendimizin mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Buyurdular ki:<br />
<strong>- Kızım, sakın hâlinden şikâyet etme! Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben, yaratıkların en üstünü, Allahü teâlânın habîbi olduğum hâlde, üç gündür mideme bir lokma ekmek girmedi. Hâlbuki, Rabbimden istesem beni doyuncaya kadar yedirir. Fakat ümmetime ibret olması için geçici rızıkları, sonsuz rızıklar için feda ettim.</strong></p>
<p>Resûlullah efendimiz, sonra mübârek elleriyle Hazret-i Fâtıma’nın omuzlarını tutarak buyurdu ki:<br />
<strong>- Müjdeler olsun ey kızım, sen Cennet kadınlarının hanım efendisisin!</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/imran-bin-husayn/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İkrime Bin Ebî Cehil</title>
		<link>http://islamdini.de/ikrime-bin-ebi-cehil</link>
		<comments>http://islamdini.de/ikrime-bin-ebi-cehil#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2009 15:09:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eshab-ı kiramın hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[eshab]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=2617</guid>
		<description><![CDATA[Meşhur İslâm kumandanlarından.
İkrime bin Ebî Cehil, meşhûr İslâm düşmanı Ebû Cehil’in oğludur. Önce İslâma büyük düşman idi. Mekke’nin fethedildiği gün, öldürülmesi emir buyurulan altı kişiden biri de o idi.
İkrime, o gün Yemen’e kaçmak için gemiye bindi. Yolda fırtına çıkıp, gemi batmak üzereyken, “Kurtulursam Muhammed’in ayaklarına kapanacağım” diye niyet etti. Kurtulup, Yemen’e varınca, Müslüman olmaya karar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Meşhur İslâm kumandanlarından.</p>
<p>İkrime bin Ebî Cehil, meşhûr İslâm düşmanı Ebû Cehil’in oğludur. Önce İslâma büyük düşman idi. Mekke’nin fethedildiği gün, öldürülmesi emir buyurulan altı kişiden biri de o idi.</p>
<p>İkrime, o gün Yemen’e kaçmak için gemiye bindi. Yolda fırtına çıkıp, gemi batmak üzereyken, “Kurtulursam Muhammed’in ayaklarına kapanacağım” diye niyet etti. Kurtulup, Yemen’e varınca, Müslüman olmaya karar verdi.</p>
<p><strong>Ona taarruz etmeyin!</strong><br />
Hanımı ve amcasının kızı olan Ümmü Hakîm, Mekke’nin fethedildiği gün îman edip, onun için de Peygamberimizden emân (af) almıştı. Yemen’e giderek ona müjdeyi verdi:<br />
- İnsanların en üstünü, en halimi ve en kerimi olan zat tarafından sana emân getirdim. Senin için Resûlullahtan emân istedim. Eshâbına, <strong>“Allahü teâlânın emânında olsun, kimse ona taarruz eylemesin!&#8221; </strong>buyurdu.</p>
<p>İkrime, hanımı ile Mekke’ye dönüp, Resûlullahın huzûruna geldi. Resûl-ı ekrem, İkrime’nin geldiğini görünce, ona doğru gelerek ayakta karşıladı, kucaklaştılar. Sonra Peygamber efendimiz oturdular. Emir buyurunca, İkrime ve hanımı da oturdular. Zevcesinin yüzü kapalıydı.<br />
<span id="more-2617"></span><br />
Bundan sonra İkrime, Peygamberimize dedi ki:<br />
- Zevcem, benim için sizden emân aldığını söyledi. Bu sebeple geldim. Resûl-ı ekrem efendimiz buyurdu ki:<br />
<strong>- Zevcen doğru söylemiş, sen emniyettesin.</strong></p>
<p>İkrime bunun üzerine dedi ki:<br />
- Yâ Resûlallah! Önceki yaptıklarıma pişman oldum. Bana İslâmiyeti öğretir misiniz?</p>
<p>Resûlullah efendimiz ona İslâmi öğrettiler. İkrime de, “Allahtan başka ilâh olmadığına, Peygamberimizin de Allahın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet ediyorum” diyerek Müslüman oldu. Peygamber efendimiz de Cenâb-ı Hakka duâ ederek, onun için af ve mağfiret talebinde bulundu.</p>
<p>Hazret-i İkrime, Müslüman olduktan sonra, Resûl-i ekrem ile beraber Medîne’ye gitti. Oraya yerleşti. Hicretin onuncu yılında Resûlullah efendimiz tarafından Hevazin’e zekât toplayıcı olarak gönderildi.</p>
<p><strong>Mürtedleri temizledi </strong><br />
Hazret-i Peygamberin vefâtında Hazret-i İkrime, Yemen’in Tebâle şehrinde bulunuyordu. Bu sebeple Resûl-i ekremin vefâtında Medîne’de bulunamamıştı.</p>
<p>Hazret-i Ebû Bekir devrinde İkrime, bir ordu ile Yemâme’de bulunan ve yalancı Peygamberlik dâvâsına kalkışan Müseylemetül-Kezzâb üzerine gönderildi. Fakat yardımcı kuvvetleri beklemeden Müseyleme’ye hücum edince mağlup oldu.</p>
<p>Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir, onu, önce Umman tarafında bulunan Huzeyfe’nin yanına yardımcı kuvvet olarak gönderdi. Burada vazifesini yaptıktan sonra Mehre’ye yolladı. Mehre halkının İslâmiyeti kabûlünden sonra, Hazret-i İkrime ordusu ile birlikte Yemen’e gönderildi. Yemen’deki bütün mürtedleri ortadan kaldırdı. Daha sonra Medîne’ye geri döndü.</p>
<p>Hazret-i Ebû Bekir, Yemen’deki mürtedleri temizleyen Hazret-i İkrime’yi, bir ordu ile birlikte Suriye tarafına gönderdi. Burada Ecnadın’de Bizanslılarla savaştı. Bu savaşta ağır yaralandı. Sonra Medîne’ye geri döndü. Daha sonra 636 yılında, Yermük savaşına katıldı.</p>
<p>Hazret-i Huzeyfe şöyle anlatıyor:<br />
“Yermük muharebesinde idi. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de, güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihayet aradığımı buldum.</p>
<p><strong>Su istiyor musun?</strong><br />
Bir kan seli içinde yatan amcamın oğlu, göz işaretleri ile bile zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek dedim ki:<br />
- Su istiyor musun?</p>
<p>Belli ki, istiyordu. Çünkü dudakları hararetten âdeta kavrulmuştu. Göz işareti ile, <strong>&#8220;Çabuk, hâlimi görmüyor musun?&#8221; </strong>der gibi bana bakıyordu. Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken, biraz ötede yaralıların arasında Hazret-i İkrime’nin sesi duyuldu:<br />
<strong>- Su! Su! Ne olur, bir tek damla olsun, su!</strong></p>
<p>Amcamın oğlu Hâris, bu feryâdı duyar duymaz, göz ve kaş işaretleriyle suyu hemen Hazret-i İkrime’ye götürmemi istedi.</p>
<p>Kızgın kumların üzerinde yatan şehitlerin aralarından koşa koşa, Hazret-i İkrime’ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. İkrime hazretleri elini kırbaya uzatırken, Hazret-i Iyas’ın iniltisi duyuldu:<br />
<strong>- Ne olur bir damla su verin! Allah rızâsı için bir damla su!</strong></p>
<p>Bu feryâdı duyan Hazret-i İkrime, elini hemen geri çekerek suyu Iyas’a götürmemi işaret etti. Suyu o da içmedi.</p>
<p><strong>Hepsi şehit oldular </strong><br />
Ben kırbayı alarak şehitlerin arasından dolaşa dolaşa, Hazret-i Iyas’a yetiştiğim zaman, son nefesini Kelime-i Şehâdet getirerek tamamladı. Derhal geri döndüm, koşa koşa Hazret-i İkrime’nin yanına geldim. Kırbayı uzatırken bir de ne göreyim? Onun da şehit olduğunu müşâhede ettim.</p>
<p>Bâri dedim, amcamın oğlu Hazret-i Hâris’e yetiştireyim. Koşa koşa ona geldim, ne çâre ki, o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula rûhunu teslim eylemişti.</p>
<p>Hayatımda birçok hâdise ile karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırmadı. Aralarında akrabalık gibi bir bağ bulunmadığı hâlde, bunların birbirine karşı bu derece fedakâr ve şefkatli hâlleri gıpta ile baktığım en büyük îman kuvveti tezâhürü olarak hâfızama âdeta nakşoldu!” Hazret-i İkrime şehit olduğunda, üzerinde 70’den fazla kılıç ve mızrak yarası vardı.</p>
<p>Hazret-i İkrime, İslâmiyetle şereflenince, çok samimi bir Müslüman olmuştur. Bu ihlâsinin nişânesi olarak, savaştan savaşa at sırtında yıldırım gibi koşmuştur. Cesâretli ve çok iyi bir kumandandı. Müslümanlığa gönülden bağlanmıştı. Kur’an-ı kerimi eline alınca, önce alnına koyar, sonra ağlamaya başlardı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/ikrime-bin-ebi-cehil/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hamza bin Abdülmuttalip</title>
		<link>http://islamdini.de/hamza-bin-abdulmuttalip</link>
		<comments>http://islamdini.de/hamza-bin-abdulmuttalip#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2009 15:07:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eshab-ı kiramın hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[eshab]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=2615</guid>
		<description><![CDATA[Şehîdlerin efendisi.
Abdullah ibni Mes’ûd buyuruyor ki:
Müşriklerden Velîd adında birinin bir putu vardı. Safâ tepesinde toplanırlar, bu puta ibâdet ederlerdi. Bir gün Peygamber efendimiz, onların yanına gitti ve onları îmâna da’vet etti. Kâfir olan bir cinnî, o putun içine girdi ve sevgili Peygamberimiz için uygun olmayan sözler sarfetti. Peygamber efendimiz üzüldüler.
Teşrif eder misiniz?
Başka bir gün şahsını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şehîdlerin efendisi.</p>
<p>Abdullah ibni Mes’ûd buyuruyor ki:<br />
Müşriklerden Velîd adında birinin bir putu vardı. Safâ tepesinde toplanırlar, bu puta ibâdet ederlerdi. Bir gün Peygamber efendimiz, onların yanına gitti ve onları îmâna da’vet etti. Kâfir olan bir cinnî, o putun içine girdi ve sevgili Peygamberimiz için uygun olmayan sözler sarfetti. Peygamber efendimiz üzüldüler.</p>
<p><strong>Teşrif eder misiniz?</strong><br />
Başka bir gün şahsını görmediği bir kimse, Peygamber efendimize selâm vererek dedi ki:<br />
- Yâ Resûlallah! Kâfir olan bir cinnî sizin için münâsib olmayan şeyler söylemiş. Ben, onu bulup boynunu kestim. Arzû buyurup, yarın Safâ tepesine teşrif eder misiniz? Siz, yine onları İslâma da’vet ederseniz, ben de o putun içine girip, sizi medhedici sözler söylerim.</p>
<p>Peygamber efendimiz, Abdullah ismindeki bu cinnînin arzûsunu kabûl ettiler. Ertesi günü oraya gittiler ve yine müşrikleri îmâna da’vet ettiler. Müslüman cinnî, müşriklerin elindeki putun içine girip, sevgili Peygamberimizi ve İslâmiyeti anlatan güzel sözler ve beyitler söyledi.</p>
<p>Müşrikler, bu sözleri duyunca, başta Ebû Cehil olmak üzere ellerindeki putu parça parça ettiler. Resûlullaha saldırdılar. Mübârek yüzü kana boyandı. Onların bu ezâ ve cefâlarına tahammül gösterip, şöyle buyurdular:<br />
<strong>- Ey Kureyşliler! Bana vuruyorsunuz. Ama ben sizin Peygamberinizim. </strong><br />
<span id="more-2615"></span><br />
Peygamber efendimiz, oradan ayrılıp evine geldi. Bir hizmetçi kız, bu hâdiseyi, başından sonuna kadar görmüştü.</p>
<p>Bu sırada Hazret-i Hamza, dağda avlanıyordu. Bir ceylana ok atmak için hazırlandı. Ceylan dile gelerek dedi ki:<br />
<strong>- Yâ Hamza! Bana ok atacağına kardeşinin oğlunu öldürmek isteyenlere ok atsan daha hayırlı olur.</strong></p>
<p>Hazret-i Hamza bu sözlere hayret ederek süratle evine hareket etti. Hazret-i Hamza âdeti üzere, avdan dönünce, tavâf yapmak için Harem-i şerîfe uğrar, ondan sonra evine giderdi. O gün tavâf yaparken, hizmetçi kız, yanına gelerek dedi ki:<br />
- Ebû Cehil, kardeşinin oğluna, şöyle şöyle söyledi.</p>
<p>Hazret-i Hamza, Peygamber efendimize hakâret edildiğini işitince, akrabâlık damarları hareket etti. Silahlarını kuşanarak, Kureyş kâfirlerinin bulunduğu yere geldi.<br />
- Kardeşimin oğluna, kötü söz söyliyen, kalbini inciten sen misin? diyerek, boynundaki yay ile, Ebû Cehil’in başını yedi yerinden yardı.</p>
<p><strong>Kötü şeyler söyledim</strong><br />
Orada bulunan kâfirler Hazret-i Hamza’ya saldıracak oldular. Bu durumda büyük çarpışma çıkacaktı. Fakat, Ebû Cehil dedi ki:<br />
- Dokunmayınız, Hamza haklıdır. Onun kardeşinin oğluna bilerek kötü şeyler söyledim.</p>
<p>Hazret-i Hamza oradan ayrıldıktan sonra, Ebû Cehil, etrafındakilere;<br />
- Aman ona ilişmeyiniz! Bize kızar da Müslüman olur. Bununla Muhammed kuvvetlenir, dedi.</p>
<p>Hazret-i Hamza Müslüman olmasın diye, kendi kafasının yarılmasına râzı oldu. Çünkü Hamza, hatırı sayılır, kıymetli ve kuvvetli idi.</p>
<p>Hamza, Peygamber efendimizin yanına gelip dedi ki:<br />
- Yâ Muhammed, Ebû Cehil’den intikamını aldım. Onu kana boyadım, üzülme, sevin!</p>
<p>Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki:<br />
<strong>- Ben, böyle şeylere sevinmem.</strong><br />
- Seni sevindirmek, üzüntüden kurtarmak için, ne istersen yapayım.</p>
<p><strong>Îmân etmenle sevinirim</strong><br />
O zaman Peygamber efendimiz buyurdu ki:<br />
<strong>- Ben ancak senin îmân etmen ile, kıymetli bedenini Cehennem ateşinden kurtarman ile sevinirim. </strong></p>
<p>Bunun üzerine Hazret-i Hamza hemen Müslüman oldu.</p>
<p>Hakkında âyet-i kerîme geldi. Abdullah ibni Abbâs’a göre, Kur’ân-ı kerîmde En’âm sûresi 122. âyet-i kerîmesinde, <strong>“Diriltildiği ve nûra kavuşturulduğu”</strong> anlatılan zâtın Hazret-i Hamza ve aynı âyet-i kerîmede,<strong> “Karanlıklarda bocalayan”</strong> şeklinde anlatılanın da Ebû Cehil olduğu açıklandı.</p>
<p>Hazret-i Hamza, Kureyşin yanına gidip Müslüman olduğunu ve Allahın Peygamberini her suretle koruyacağını bildirip şöyle dedi:<br />
“- Kalbimi, İslâmiyete ve Hakka meylettirmiş olduğu için Allahü teâlâya hamdolsun. Bu din, kullarının her yaptığını bilen, herkese lutfu ile muâmele eden, kudreti her şeye galip gelen, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâ tarafından gönderilmiştir.</p>
<p>Kur’ân-ı kerîm okunduğu zaman, kalb ve akıl sâhibi olanların gözlerinden yaşlar akar. Kur’ân-ı kerîm, açık bir lisan ile açıklanmış âyetler hâlinde Hazret-i Muhammed’e nâzil olmuştur. Muhammed, içimizde, sözü dinlenir, kendisine boyun eğilir bir mübârek kimsedir.</p>
<p><strong>Ey müşrikler! Aklınız başınızdan gidip, gözünüz kararıp da Onun hakkında sert, ağır ve kaba sözler, söylemeyin! Eğer böyle bir düşünceye kapılırsanız, biz Müslümanların cesedine basıp geçmeden, onu hiç kimseye vermeyiz!” </strong></p>
<p>Hazret-i Hamza’nın Müslüman olması ile, Resûlullah efendimiz çok sevindi. Müslümanlar, pek çok kuvvet buldu. Artık Mekkeliler Müslümanlara, hiçbir sebep yokken, fenâ muâmele yapamadılar. Bilhassa Hazret-i Hamza’nın kılıcının şiddetinden çekindiler.</p>
<p><strong>Endişeye lüzûm yok</strong><br />
Peygamber efendimiz, Hazret-i Hamza ve diğer bir kısım Müslümanlar Hazret-i Erkam’ın evinde bulunuyorlardı. Bir ara kapı vuruldu. Gelen kimsenin, silâhlarını kuşanmış şekilde Hazret-i Ömer olduğu görülünce, ba’zıları endişeye kapıldı. Hazret-i Hamza;<br />
- Gelen tek bir kişidir. Bu kadar endişeye lüzûm yok. Eğer, hayır için geldi ise hoş geldi. Yok eğer şer için geldi ise kendi kılıcı ile başını keserim, dedi.</p>
<p>Dışarı çıktı ve dedi ki:<br />
- Yâ Ömer! Sen ne zannedersin? Biz Abdülmuttalib evlâdıyız. Her birimiz Allahü teâlânın izni ile demiri çiğneyip havaya püskürtürüz. Allah ve Resûlü için can ve baş fedâ ederiz. Sen Resûlullaha zarar vereceğini zannediyorsan aldanıyorsun.</p>
<p>Sevgili Peygamberimiz, bu konuşmaları işitti. Kendileri gelerek, iltifat ile Hazret-i Ömer’i karşıladı. Hazret-i Ömer de Müslüman oldu. Bu iki kahraman sayesinde Müslümanlar kuvvet buldular, ibâdetlerini açıktan yapmaya başladılar.</p>
<p>Hazret-i Hamza bir gün, Cebrâil aleyhisselâmı kendi aslî şeklinde görmeyi arzû ettiğini, Peygamber efendimize bildirdi. Peygamber efendimiz de Hazret-i Hamza’ya sordular:<br />
<strong>- Onu görmeye dayanabilir misin? </strong><br />
- Evet dayanırım.<br />
<strong>- Öyle ise yere otur da bak!</strong></p>
<p><strong>Bayıldı, arkası üstüne düştü</strong><br />
Hazret-i Hamza Cebrâil aleyhisselâmı görünce, bayıldı, arkası üstüne düştü.</p>
<p>Hazret-i Hamza, Hazret-i Zeyd bin Hârise, Hazret-i Ebû Mersed Kennaz, Hazret-i Enes ve Hazret-i Ebû Kerse ile beraber Medîne’ye hicret etti. Peygamber efendimiz Medîne’ye geldiklerinde, Mekke’li Müslümanları hem kendi aralarında, hem de Medîneli Müslümanlarla kardeş yaptı. Kendi aralarında da, Hazret-i Hamza’yı, Zeyd bin Hârise ile kardeş yapmıştı. Hazret-i Hamza bu kardeşini çok sever ve muharebeye çıktığı zaman her şeyini ona emânet ve vasiyet ederdi.</p>
<p>Peygamber efendimiz, Medîne’ye hicret ettikten sonra, Kureyşli müşrikler boş durmadılar. Peygamberimizi Medîne’de rahat bırakmıyorlar, Medînelilerin Onu terketmeleri için etrafındaki Müslümanları tehdit ediyorlardı. Hattâ, Peygamber efendimizi Medîne’nin dışına çıkarmaları için, Abdullah bin Übeyy bin Selül ile Evs ve Hazrec kabîlelerinin müşriklerine tehditler gönderdiler ve Müslümanlara hac yollarını kapadılar.</p>
<p>Bu durumda, Müslümanların, Suriye ticaret yollarını kesmeleri, müşrikleri ticarî ve iktisâdi bakımdan zor duruma düşürmeleri ve böylece müşrikleri yola getirmeleri îcâb ediyordu. Bu sırada bir müşrik kervanının Medîne yakınlarından geçmekte olduğu işitildi. Sefer hazırlığı yapıldı. Sefere çıkacak birliğin kumandanlığına Hazret-i Hamza’yı getiren Peygamberimiz, ona beyaz bir bayrak verdi. Hazret-i Hamza’ya verilen bu bayrak İslâm tarihinde Müslümanların kullandığı ilk bayrak idi.</p>
<p>Hazret-i Hamza, 30 süvâri ile birlikte hareket etti. Şam’dan Mekke’ye gitmek üzere, 300 süvârinin koruduğu bir müşrik kervanı, Sifr-ül-Bahr denilen yere gelmiş bulunuyordu. İslâm Mücâhidleri, buraya geldiklerinde, müşriklerin kervanını koruyan üçyüz süvâri ile karşılaştılar ve savaş düzenine girdiler.</p>
<p><strong>Doğru bir iş yaptı</strong><br />
Mecdi bin Amr el-Cühenî, iki tarafın da müttefiki idi. Müslümanların sayıca çok az ve müşriklerin çok fazla olduklarını ve düşmanların bu ilk çarpışmada yenebileceklerini düşünerek arabulucuk edip iki tarafı çarpışmaktan vazgeçirdi. Sonra Hazret-i Hamza ve arkadaşları Medîne’ye geri döndüler. Mecdî’nin bu hareketi Peygamber efendimize arzedilince çok memnun oldular ve buyurdular ki:<br />
<strong>- İyi ve doğru bir iş yapmıştır.</strong></p>
<p>Hazret-i Hamza, Ebva, Veddan ve Zül’ uşeyre gazâlarında Peygamber efendimizin beyaz sancağını taşıdı.</p>
<p>Bedir gazâsında 313 Eshâb-ı kirâm, 1000 müşrikle karşı karşıya geldi. Mekke müşriklerinden Utbe, Şeybe ve Velîd meydana çıkarak er dilediler. Peygamberimiz buyurdu ki:<br />
<strong>- Ey Hâşimoğulları! Kalkınız, Allahü teâlânın nûrunu söndürmek için gelenlere karşı, Hak yolunda çarpışınız ki, Allahü teâlâ zaten Peygamberinizi de bunun için göndermiş bulunuyor. Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali! Kalk yâ Ubeyde bin Hâris! </strong></p>
<p><strong>Dengimiz iseniz&#8230;</strong><br />
Hazret-i Hamza, Hazret-i Ali, Hazret-i Ubeyde miğferlerini giydiler. Meydana yürüdüler. Müşrikler dediler ki:</p>
<p>- Sizler kimlersiniz? Eğer bizim dengimiz iseniz sizinle çarpışırız.</p>
<p>Eshâb-ı kirâm da; “Ben Hamza’yım! Ben Ali’yim! Ben Ubeyde’yim!” dediler. Bunun üzerine müşrikler cevap verdiler:<br />
- Sizler de bizim gibi şerefli kimselersiniz. Sizinle çarpışmayı kabûl ettik.</p>
<p>Eshâb-ı kirâm, müşrikleri, önce îmâna da’vet ettiler. Onlar kabûl etmediler. Ondan sonra Eshâb-ı kirâm, müşriklerin üzerine saldırdılar. Hazret-i Hamza ve Hazret-i Ali, Utbe ve Velîd kâfirlerini, anında öldürdüler. Hazret-i Ubeyde, Şeybe’yi yaraladı. Şeybe de Hazret-i Ubeyde’yi yaraladı.</p>
<p>Hazret-i Hamza ve Hazret-i Ali, Şeybe’yi orada öldürüp, Hazret-i Ubeyde’yi kucaklayıp Resûlullahın huzûruna getirdiler.Ebû Cehil, müşrikleri savaşa teşvik etmeye başladı. Her iki taraf bütün güçleriyle saldırıya geçtiler. Bu savaş her iki tarafın ilk büyük savaşıydı. Eshâb-ı kirâm, “Allah Allah” diyerek, tekbîr getirerek hücûm ediyordu. Hazret-i Hamza, her iki elinde birer kılıç ile çarpışıyordu. Peygamber efendimiz <strong>“Yâ Hayyu! Yâ Kayyûm!”</strong> buyurarak Allahü teâlâya yalvarıyordu.</p>
<p>Peygamberimiz, Eshâbını, böyle yiğitçe çarpışıyor gördükçe;<br />
<strong>- Onlar, Allahü teâlânın yeryüzündeki arslanlarıdır,</strong> buyurarak onları takdîr ediyordu.</p>
<p>Allahü teâlâ, Peygamberimize yardım için melekleri de savaşa gönderdi. Eshâb-ı kirâm daha kılıcını vurmadan müşriklerin kellesi yere düşüyordu. Müşrikler bozguna uğradılar. Ebû Cehil de öldürüldü. Mekke’ye doğru kaçmaya başladılar. Hazret-i Hamza, Bedir’de fevkalâde kahramanlık gösterdi. Bedir savaşı, Peygamber efendimizin zaferiyle neticelendi. Eshâb-ı kirâmdan 14 kişi şehîd oldu.</p>
<p><strong>Allahın arslanıyım!</strong><br />
Peygamber efendimiz, Uhud harbinde; Hazret-i Hamza’yı en önde zırhsız süvârilerin başında çarpışmakla vazifelendirdi. Hazret-i Hamza, iki elinde de kılıç olduğu hâlde;<br />
<strong>- Ben Allahü teâlânın arslanıyım!</strong> diyerek, düşmanı önüne katmış, öldüre öldüre ilerliyordu.</p>
<p>Safvân bin Ümeyye, etrafındakilere, “Hamza nerededir? Bana gösteriniz!” diyor, savaş meydanını araştırıyordu. Bir ara gözleri, iki kılıç ile halkı kıyâsıya kesip biçen birini görünce sordu:<br />
- Bu çarpışan kim?</p>
<p>Çevresindekiler dediler ki:<br />
- Aradığınız kimse! Abdülmuttalib oğlu Hamza!<br />
- Ben bugüne kadar, düşmanını öldürmek için saldıran, onun gibi hırslı, onun gibi gözüpek bir kimse daha görmedim.</p>
<p>Uhud’da herkes bütün güçleriyle çarpışırken, bir ara Resûlullah efendimiz ile Hazret-i Hamza arasında kimse kalmadı. Hazret-i Hamza, hiç arkasına bakmıyor, hep ileri doğru hücûm tazeliyordu.</p>
<p>Savaşın başlamasından o ana kadar tek başına 30 müşriki öldürmüştü. Bu sırada Siba bin Ümmü Ammâr; “Bana karşı koyabilecek bir yiğit var mı?” diyerek Hazret-i Hamza’ya meydan okudu. Hazret-i Hamza, “Demek sen Allaha ve Resûlüne meydan okuyorsun, öyle mi?” deyip onu da öldürdü.</p>
<p><strong>Şehit oldu </strong><br />
Hazret-i Hamza büyük kahramanlıklar gösterdikten sonra bu savaşta Vahşî tarafından şehîd edildi.</p>
<p>Vahşî, Mekke’nin fethinden sonra, Tâiflilerle birlikte Medîne’de mescide gelip, îmân etti, affa kavuştu. Fakat Yemâme tarafına gitmesi emrolundu. Resûlullaha karşı çok mahcûb olup, başı önünde yaşadı.</p>
<p>Hazret-i Hamza şehîd olduğunda oruçlu idi. Hazret-i Peygamberimiz, kendisi için, <strong>“Seyyid-üş-Şühedâ</strong> = şehîdlerin efendisi” buyurdu. Ve cesedini meleklerin yıkadıklarını haber verdi.</p>
<p>Savaş bitmişti. Şehîdlerin yanlarına gidildi. Peygamber efendimiz, Hazret-i Hamza’nın mübârek cesedini görünce, dayanamadı. Ağladı. Mübârek gözlerinden yaşlar akarak buyurdu ki:<br />
<strong>- Ben, şu şehîdlerin, Allahü teâlânın yolunda canlarını fedâ ettiklerine, Kıyâmet günü şâhidlik edeceğim. Onları kanlarıyla gömünüz. Vallahi, Kıyâmet günü mahşere yaraları kanayarak gelecekler. Kanlarının rengi kan rengi, kokuları da misk kokusu olacaktır.</strong></p>
<p>Daha sonra Peygamber efendimiz buyurdu ki:<br />
<strong>- Bana Cebrâil aleyhisselâm gelip Hamza bin Abdülmuttalib’in göktekiler katında, “Allahın ve Resûlünün arslanıdır” diye yazıldığını haber verdi.</strong></p>
<p>Hazret-i Hamza’nın ve diğer şehîdlerin cenâze namazları kılındı. Hazret-i Abdullah bin Cahş ile Hazret-i Hamza’nın cenâzeleri bir kabre kondu. Hazret-i Hamza, Hazret-i Abdullah’ın dayısı idi.</p>
<p><strong>Ve Aleykümselâm </strong><br />
Hazret-i Hamza orta boylu idi. Kılıcını çok iyi kullanır pek mükemmel ok atardı. Pehlivanların pîri idi. Peygamber efendimizin amcası ve aynı zamanda süt kardeşi idi. Peygamberimiz kabrini ziyârete gider, selâm verirdi. Mezardan,<strong> “Ve Aleykümselâm yâ Resûlallah”</strong> diye cevap gelirdi.</p>
<p>Hazret-i Fâtıma buyurdu ki:<br />
- Birgün Hazret-i Hamza’nın kabrini ziyârete gittim. “Esselâmü aleyke yâ Resûlullahın amcası” diye selâm verdim. “Ve Aleyküm selâm ve Rahmetullahi ey Resûlullahın kızı” diye mezardan cevap geldi.</p>
<p>Şeyh Muhammed isminde âlim bir kimse Hazret-i Hamza’nın kabrini ziyârete gitti. Selâm verdi. Mezardan, selâmına cevap verildi ve, “Yâ Şeyh Muhammed, bu sene bir erkek evlâdın olacak, ona benim ismimi koyunuz” dedi. O âlimin erkek çocuğu oldu ve adını Hamza koydu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/hamza-bin-abdulmuttalip/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Huzeyfe Bin Yemân</title>
		<link>http://islamdini.de/huzeyfe-bin-yeman</link>
		<comments>http://islamdini.de/huzeyfe-bin-yeman#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2009 15:06:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eshab-ı kiramın hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[eshab]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=2613</guid>
		<description><![CDATA[Sevgili Peygamberimizin sırdaşı.
Huzeyfe bin Yemân hazretleri şöyle anlatıyor:
&#8220;Hendek savaşının en şiddetli safhaya ulaştığı bir sırada, bir gece yarısı Eshâb-ı kirâmdan bir grup olarak Resûlullahın yanında idik. Öyle bir gecede bulunuyorduk ki, ondan daha karanlık bir gece görmemiştik. Bu şiddetli karanlıkla birlikte gök gürültüsünü andıran korkunç bir rüzgâr da esmeye başlamıştı.
Ok ve taş atma
Bu sırada müşrik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Peygamberimizin sırdaşı.</p>
<p>Huzeyfe bin Yemân hazretleri şöyle anlatıyor:<br />
&#8220;Hendek savaşının en şiddetli safhaya ulaştığı bir sırada, bir gece yarısı Eshâb-ı kirâmdan bir grup olarak Resûlullahın yanında idik. Öyle bir gecede bulunuyorduk ki, ondan daha karanlık bir gece görmemiştik. Bu şiddetli karanlıkla birlikte gök gürültüsünü andıran korkunç bir rüzgâr da esmeye başlamıştı.</p>
<p><strong>Ok ve taş atma</strong><br />
Bu sırada müşrik ordusu, telâşa kapılıp, kendi aralarında anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Peygamber efendimiz bize onların bu hâlini haber verdi. Resûluluh efendimiz gece bir miktar namaz kıldıktan sonra yanıma geldi. Soğuktan ve açlıktan iki dizim üzerine çöküp büzülerek oturuyordum. Bana dokunarak buyurdu ki:<br />
<strong>- Git şu kavim ne yapıyor bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar onlara, ok ve taş atma. Mızrak ve kılıç vurma. Sen benim yanıma dönüp gelinceye kadar, ne soğuktan, ne sıcaktan zarar görmeyeceksin, esir edilip, işkenceye de uğramayacaksın.</strong></p>
<p>Resûlullahın bu sözlerinden anladım ki, bana hiç bir zarar gelmeyecek. Kılıcımı yayımı aldım, gitmek üzere hazırlandım. Resûlullah efendimiz benim için duâ etti:<br />
<strong>- Allahım, onu önünden, ardından, sağından, solundan, üstünden, altından koru!</strong><br />
<span id="more-2613"></span><br />
Müşriklere doğru yürümeye başladım. Sanki hamamda yürüyor gibiydim. Vallahi içimde ne bir korku, ne bir üşüme, ne de bir ürperti vardı. Nihâyet müşriklerin ordugâhına vardım. Reisleri Ebû Süfyân ve diğerleri ateş yakmışlar, başında ısınıyorlardı. Ebû Süfyân daha o zaman Müslüman olmamıştı.</p>
<p>Hemen aklıma Ebû Süfyân&#8217;ı orada öldürmek geldi. Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayıma yerleştirdim. Ateşin ışığından faydalanarak onu vurmak istedim. Tam atacağım sırada Resûlullahın, <strong>&#8220;Benim yanıma dönüp gelinceye kadar bir hâdise çıkartmayacaksın&#8221;</strong> buyurduğunu hatırladım ve onu öldürmekten vazgeçtim.</p>
<p>Bundan sonra kendimde kuvvetli bir cesâret buldum. Müşriklerin yanına sokulup ateşin başına oturdum. Görülmemiş derecedeki şiddetli rüzgâr ve Alllahü teâlânın görülmeyen ordusu melekler, onlara yapacağını yapıyordu. Rüzgârda, kap kacakları devriliyor, ateşleri ve ışıkları sönüyor, çadırları başlarına yıkılıyordu. Bir ara müşrik ordusunun kumandanı Ebû Süfyân ayağa kalkıp dedi ki:<br />
- İçinizde gözcüler ve casuslar bulunabilir, dikkat ediniz, herkes yanındakinin kim olduğuna baksın! Herkes yanında oturanın elini tutsun!</p>
<p><strong>Durulacak yerde değilsiniz</strong><br />
Ebû Süfyân, aralarına bir yabancının girdiğini sezer gibi olmuştu. Hemen ellerimi uzatıp, sağımda ve solumda bulunan iki kişinin ellerinden tutup, onlardan, önce isimlerini sordum. Böylece tanınmamı engelledim. Nihayet Ebû Süfyân:<br />
- Ey Kureyşliler, siz durulacak gibi bir yerde değilsiniz. Atlar, develer kırılmaya, ölmeye başladı. Kıtlık her tarafı sardı. Rüzgârdan, başımıza gelenleri görüyorsunuz. Hemen göç edip gidiniz. İşte ben gidiyorum, diyerek devesine bindi.</p>
<p>Müşrik ordusu perişan bir hâlde toplanıp, Mekke&#8217;ye doğru hareket etti. Rüzgârdan üzerlerine yağan taş ve çakıl sesini işitiyordum.</p>
<p>Müşrik ordusu çekip gidince, ben de Resûlullahın yanına döndüm. Yolun yarısına geldiğimde karşıma yirmi kadar beyaz sarıklı süvâri şeklinde melekler çıktı. Bana dedilir ki:<br />
<strong>- Resûlullaha haber ver. Allahü teâlâ düşmanı perişan etti! </strong></p>
<p>Resûlullahın yanına geldiğimde, bir kilim üzerinde namaz kılıyordu. Fakat ben döner dönmez, gitmeden önceki üşüme ve titreme hâlim tekrar başlamıştı.</p>
<p>Huzeyfe bin Yemân, Eshâb-ı kirâm arasında Peygamberimizin sırdaşı olmasıyla meşhurdur. Peygamberimiz ona, Eshâb-ı kirâm arasına karışarak kendilerini gizleyen ve böylece fitne çıkarmak isteyen münâfıkların kimler olduğunu tek tek bildirmiştir. Bundan başka vukû bulacak hâdiseleri de bildirmişti.</p>
<p>Eshâb-ı kirâm arasında çok sevilir ve ayrı bir itibar gösterilirdi. Çünkü o, Resûlullahın verdiği sırlarla dolu idi. Resûlullah gizli kalması lâzım olan bir çok şeyi, Hazret-i Huzeyfe&#8217;ye söyledi.</p>
<p><strong>Lâzım olanı bildirdik</strong><br />
O ve Ebû Hüreyre buyurdular ki:<br />
- Server-i âlem, âlemin yaratıldığı zamandan, yok olacağı güne kadar, olmuş ve olacak şeyleri bize bildirdi. Bunlardan bildirilmesi lâzım olanları size bildirdik. Lâzım olmayanları, sakladık, bildirmedik.</p>
<p>Hazret-i Huzeyfe, Peygamber efendimizin sağlığında Hendek&#8217;ten sonraki savaşların hepsine katıldı. Resûlullahın vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, onu ordu kumandanı ta&#8217;yîn etti. Dinden dönenlerle savaşmak üzere Umman&#8217;a gönderdi. Kendisine katılan İkrime ile birlikte Umman halkını tekrar İslâma döndürdü. Bundan sonra Umman&#8217;da, önce zekâtları toplamakla, sonra da vâli olarak vazîfelendirildi. Sonra da Mezopotamya taraflarında yapılan savaşlara katıldı. Irak&#8217;ın ve İran&#8217;ın fethinde bulundu.</p>
<p>Nihâvend savaşında Nu&#8217;man bin Mukarrin şehîd olunca, İslâm sancağını Huzeyfe eline alarak Hemedân, Rey ve Deynura&#8217;yı fethetmiştir. Cezîre&#8217;nin fethinde bulunarak, Nusaybin vâliliğine ta&#8217;yîn olundu.</p>
<p>Hazret-i Ömer yeni bir vâli ta&#8217;yîn ettiği zaman, oranın halkına mektup yazarak, &#8220;Yeni vâli, âdâletle hükmettiği müddetçe; siz de onun emirlerine uyunuz&#8221; derdi. Hazret-i Huzeyfe&#8217;ye verdiği mektupta ise şöyle yazdı:<br />
&#8220;Ey Nusaybin halkı! Bu gönderdiğim vâlinin, bütün emirlerine uyun. Her isteğini yerine getirin.&#8221;</p>
<p>Nusaybinliler, karşılamaya çıktılar. Onu gördükleri zaman; hayvanı üzerinde, bir parça kuru etle ekmek yiyordu. Selâmlaştılar. Sonra halîfenin emirnâmesini gösterdi. Onlar da dediler ki:<br />
- Hazret-i Ömer&#8217;in emirleri, başımız üzerine! Sen de hoş geldin, safâ geldin. Lâkin, bizden isteklerin ne ise; şimdi söyle. Belki karşılıyamıyacağımız şeylerdir!</p>
<p>Yeni vâli tebessüm ederek şu cevabı verdi:<br />
<strong>- Aranızda kaldığım müddetçe sizlerden; sâdece, kendimin ve hayvanımın yiyeceğini istiyorum. Başka hiçbir şey istemem.</strong></p>
<p><strong>Duâ eden kurtulur</strong><br />
O şehirde, epeyce müddet bulundu. Görevini, kusursuz yapmaya çalışıyordu. Bilhassa Cum&#8217;adan önce, Müslümanlara va&#8217;z ve nasîhat eylerdi. Bir defasında buyurdu ki:<br />
- Ey Mü&#8217;minler! Fitne, önce kalblerde filizlenir. Su katılmamış şarap bile; fitne kadar, insan kalbini çelemez, bozamaz. Sizler, fitneye doğru gitmeyiniz. Allaha yemîn ederim ki fitne insanları; selin, çöpleri sürüklediği gibi sürükler götürür!..<br />
- Yâ &#8220;Huzeyfe! Fitneden nasıl kurtulabiliriz?<br />
- Duâ eden, kurtulur.<br />
- Ne zaman duâ edelim?<br />
- Namazdan sonra. Çünkü kulları, güzelce abdest alıp, namaza durdukları zaman; cenâb-ı Hak da namaz kılanlara yönelir. İşte o anlarda duâ ediniz! Fakat sizler; hayırlı kimseler olmak istiyorsanız; geçici olan dünya için âhireti terketmeyiniz!</p>
<p>Hazret-i Huzeyfe, Medâyin şehrinde uzun müddet vâlilik yaptı. Oranın halkı, onun idâresinden son derece memnun olup, kendisini çok sevmişlerdi. Nihayet bir akşam, Hazret-i Ömer&#8217;den haberci geldi. Artık, Huzeyfe&#8217;nin Medîne&#8217;ye dönmesini istiyordu&#8230;</p>
<p>Emir üzerine hazırlandı, helâllaştı, vedâlaştı ve yola çıktı. Dönüşünü bekleyenler arasında, halîfe de bulunuyordu. Az çok yaklaşınca, Halîfe dikkatle baktı. Gördü ki; Medâyin vâlisi gönderdiği gibi dönüyor! Bunca yıl sonra; aynı hayvan üzerinde, aynı sâde elbiseler içinde.</p>
<p>Yan yana geldiler ve selâmlaştılar, kucaklaştılar. Halîfe sevinçle:<br />
- Sen, benim kardeşimsin. Ben de, senin kardeşinim, diyerek, hislerini belirtti.</p>
<p><strong>Cenâzesini niçin kılmadın?</strong><br />
Hazret-i Ömer halîfeliği zamanında Huzeyfe&#8217;nin bir cenâzenin namazını kılmadığını görerek, ona sordu:<br />
- Niçin cenâze namazını kılmadın?</p>
<p>Resûlullahın sırdaşı Hazret-i Huzeyfe dedi ki:<br />
- Resûlullah efendimiz, bana o kişinin münâfık olduğunu açıklamıştı. Bunun için onun namazını kılmadım.<br />
<strong>- Allahın Resûlü münâfıklar arasında Ömer&#8217;i de saydı mı yâ Huzeyfe?</strong><br />
- Hayır, yâ Ömer.<br />
- Peki memurlarım arasında münâfık var mı?<br />
- Sadece bir tane var. Ancak ismini söylemeye memur değilim.</p>
<p>Huzeyfe hazretleri, Hazret-i Ömer&#8217;in bütün ısrârına rağmen ismini söylememiştir. Sonra o münâfık Hazret-i Ömer tarafından uzaklaştırılmıştır.</p>
<p>Bundan sonra Hazret-i Ömer, Huzeyfe&#8217;nin gitmediği cenâzeye gitmemiştir. Çünkü onun gitmemesini, ölenin münâfık olduğuna işâret sayardı.</p>
<p>Birgün Hazret-i Ömer, huzurunda bulunan ba&#8217;zı Eshâb-ı kirâma sordu:<br />
- Resûlullah efendimizin fitne hakkında olan sözü hatırında olan var mı?</p>
<p>İçlerinden Huzeyfe dedi ki:<br />
- Ey mü&#8217;minlerin emîri! Peygamberimizin bu konudaki sözü aynıyla benim hatırımdadır buyurdu ki,<br />
<strong>&#8220;Kişi ailesinden, malından, çocuklarından ve komşusundan dolayı fitneye düçâr olur. Böyle günâhlara oruç tutmak, namaz kılmak ve iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak keffâret olur.&#8221;</strong></p>
<p>- Maksadım o değil, deniz gibi dalgalanacak fitneyi soruyorum.<br />
- Ey mü&#8217;minlerin emîri! Senin için endişelenecek bir şey yok. Senin zamanınla onun arasında bir kapalı kapı var.</p>
<p><strong>Kapı kırılacak mı?</strong><br />
- Yâ Huzeyfe! Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?<br />
- Ey mü&#8217;minlerin emîri! O kapı kırılacak.</p>
<p>Bu cevap üzerine Hazret-i Ömer:<br />
<strong>- Desene ümmet-i Muhammed kıyâmete kadar bir araya gelemeyecek!</strong> diyerek üzüntüsünü dile getirdi.</p>
<p>Daha sonra Huzeyfe&#8217;ye o kapının ne olduğu sorulduğunda şu cevabı vermiştir:<br />
- O kapı Hazret-i Ömer idi.</p>
<p>Hazret-i Ömer&#8217;in bunu bilip bilmediği sorulunca da:<br />
- Akşam ve sabahın olacağını bildiği gibi biliyordu, cevabını vermiştir.</p>
<p>Nitekim daha sonra Hazret-i Ömer şehîd edilmiş, Hazret-i Osman devrinin sonlarında alevlenen fitne târih boyunca bitmemiştir.</p>
<p><strong>Kötü zaman gelecek mi?</strong><br />
Hazret-i Huzeyfe şöyle anlatıyor:<br />
Herkes Resûlullah efendimize hayırdan sorardı. Ben ise ileride hâsıl olacak fitnelerden sorardım. Çünkü bunların şerrine yakalanmaktan korkuyordum. Dedim ki:<br />
- Yâ Resûlallah, biz, Müslüman olmadan önce kötü kimselerdik. Allahü teâlâ, senin şerefli vücudun ile İslâm ni&#8217;metini, iyiliklerini bizlere ihsân etti. Bu saâdet günlerinden sonra yine kötü zaman gelecek mi?<br />
<strong>- Evet gelecek.</strong><br />
- Bu şerden sonra, hayırlı günler yine gelir mi?<br />
<strong>- Evet gelir. Fakat o zaman bulanık olur. </strong><br />
- Bulanıklık ne demektir?<br />
<strong>- Benim sünnetime uymıyan ve benim yolumu tutmayan kimseler ortaya çıkar. İbâdet de yaparlar. Günâh da işlerler.</strong></p>
<p><strong>Cehenneme çağıranlar </strong><br />
- Bu hayırlı zamandan sonra, yine şer olur mu?<br />
<strong>- Evet, Cehennemin kapılarına çağıranlar olacaktır. Onları dinleyenleri Cehenneme atacaklardır. </strong><br />
- Yâ Resûlallah! Onlar nasıl kimselerdir?<br />
<strong>- Onlar da bizim gibi insanlardır. Bizim gibi konuşurlar. </strong><br />
- Onların zamanlarına yetişirsem ne yapmamı emredersiniz?<br />
<strong>- Müslümanların cemâ&#8217;atına ve hükümetine tâbi ol!</strong><br />
- Müslümanların hükümeti yoksa ne yapalım?<br />
<strong>- Bir kenara çekil. Aralarına hiç karışma, ölünceye kadar yalnız yaşa.</strong></p>
<p>Huzeyfe, Hazret-i Osman&#8217;ın halîfeliği sırasında Azerbaycan ve Ermenistan taraflarının fethine gönderildi. Buradaki hizmetlerinin yanında mühim bir hizmeti de, Kur&#8217;ân-ı kerîm nüshâlarının çoğaltılmasına sebep olmasıdır. Çünkü o, Azerbaycan ve Ermenistan tarafına gittiğinde,</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı kerîmin değişik lehçelerle okunduğunu görerek, Kur&#8217;ân-ı kerîmin Kureyş lehçesi üzerine çoğaltılmasını Hazret-i Osman&#8217;a teklif etti. Bunun üzerine Hazret-i Osman, Kur&#8217;ân-ı kerîm nüshâlarını çoğaltıp; belli merkezlere gönderdi.</p>
<p>Hayatının çoğu savaşlarda geçen Huzeyfe bin Yemân, Hazret-i Osman şehîd edildiğinde Medîne&#8217;de bulunuyordu. Bu sırada yaşı oldukça ilerlemişti. Dördüncü halîfe Hazret-i Ali&#8217;nin, ilk günlerinde hastalandı. Artık iyice ihtiyarlamıştı. Müslümanlar akın akın ziyâret ediyorlardı.</p>
<p>Bir arkadaşına 300 dirhem vererek buyurdu ki:<br />
- Bu parayla, kefen alıverin.</p>
<p>Desenli bir kumaş getirdiler. Onu görünce:<br />
<strong>- Bu kefen değil, gömlek içindir. Kefen, boydan boya iki bez parçası olur,</strong> dedi.</p>
<p><strong>Dost ânî geldi</strong><br />
Sonra da yavaş bir sesle buyurdu ki:<br />
- Hem sizin arkadaşınız iyi bir Müslüman ise, cenâb-ı Hak; kabirde o kefeni, daha iyisiyle değiştirir. Kötü ise, daha kötü şeylere hazırlanmalıdır.</p>
<p>Hazret-i Ali&#8217;nin hilâfetinin 40. günü, 656 senesinde, Huzeyfe hazretleri de, sırlarıyla birlikte sevgili Peygamberimize kavuştu.</p>
<p>Hazret-i Huzeyfe ölüm döşeğinde yattığı vakit şöyle duâ etmiştir:<br />
<strong>- Dost ânî bir baskınla geldi. Pişmanlık fayda vermez. Allahım, fakirlik ve hastalıktan hakkımda hayırlı olanı bana ver. Ölüm hakkımda yaşamaktan hayırlı ise, sana ulaşıncaya kadar ölüm yolunu bana kolaylaştır.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/huzeyfe-bin-yeman/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hubeyb Bin Adiy</title>
		<link>http://islamdini.de/hubeyb-bin-adiy</link>
		<comments>http://islamdini.de/hubeyb-bin-adiy#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2009 15:05:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eshab-ı kiramın hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[eshab]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=2611</guid>
		<description><![CDATA[Darağacında ilk namaz kılan sahâbî.
Uhud savaşında bazı yakınları ölen müşrikler, Müslümanlardan bunların intikamını almak istediler. Alçakca bir plân hazırladılar. Hemen de planı tatbike koydular. Bu maksatla bir heyet Medine&#8217;ye giderek Resulullahın huzuruna çıkıp:
- Yâ Resûlallah. Bizim kabîlelerimiz, İslâmiyeti kabûl ettiler. Yalnız Kur&#8217;ân-ı kerîm öğretmenine ihtiyâcımız var. Lütfen bize; İslâmiyeti, Kur&#8217;an-ı kerimi öğretecek kimseler yollar mısınız? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Darağacında ilk namaz kılan sahâbî.</p>
<p>Uhud savaşında bazı yakınları ölen müşrikler, Müslümanlardan bunların intikamını almak istediler. Alçakca bir plân hazırladılar. Hemen de planı tatbike koydular. Bu maksatla bir heyet Medine&#8217;ye giderek Resulullahın huzuruna çıkıp:<br />
- Yâ Resûlallah. Bizim kabîlelerimiz, İslâmiyeti kabûl ettiler. Yalnız Kur&#8217;ân-ı kerîm öğretmenine ihtiyâcımız var. Lütfen bize; İslâmiyeti, Kur&#8217;an-ı kerimi öğretecek kimseler yollar mısınız? diye ricada bulundu.</p>
<p>Sevgili Peygamberimiz kendilerine, 10 kişilik bir öğretmenler heyeti yolladılar. Başlarında, Âsım bin Sâbit hazretlerinin bulunduğu bu heyette, Mersed bin Ebî Mersed, Hâlid bin Ebî Bükeyr, Hubeyb bin Adiy, Zeyd bin Desinne, Abdullah bin Târık, Muattib bin Ubeyd de bulunuyordu.</p>
<p>Bu öğretmenler kâfilesi, geceleri yürüyerek, gündüzleri gizlenerek Hüzeyl Kabilesi topraklarında, Reci&#8217; suyu başında, seher vakti konakladılar&#8230;</p>
<p>Bu sırada yanlarında bulunan Adal ve Kare kabilesi heyetinden biri, bir bahane ile yanlarından ayrıldı. Hemen Lıhyanoğullarına gidip, haber verdi.<br />
<span id="more-2611"></span><br />
<strong>Çarpışmaya karar verdiler </strong><br />
Çok geçmeden kâfilenin etrâfı sarıldı. 200&#8242;den fazla silâhlı eşkiyâ oradaydı.<br />
- Bize öğretmen lâzım! diyenler, çekip gittiler. O güzîde Müslümanları, eşkiyâ ile karşı karşıya bıraktılar.</p>
<p>Lıhyânoğulları mensupları, esir ticâreti ile geçinirlerdi. Bu sebeple:<br />
- Teslim olun. Canınızı kurtarın, teklifinde bulunuyorlardı. Asıl niyetleri onları Mekke&#8217;de köle olarak satmaktı. Böylece çok para kazanacaklardı. Çünkü Mekke&#8217;li müşrikler kendilerine:<br />
- Yakaladığınız her Müslüman için, değerinden fazla para öderiz, demişlerdi.</p>
<p>Bunu Müslümanlar da duymuşlardı. Onun için, aralarında istişâre ederek çarpışmaya karar verdiler. Arkalarını dağa dönüp, kılıçlarını çekip, Allahın dîni uğrunda vuruşmaya başladılar.</p>
<p>İkiyüz kişilik düşmana karşı görülmemiş bir kahramanlıkla çarpıştılar. Üzerlerine saldıran kuvvetten bir kısmını öldürdüler.</p>
<p>Nihayet çarpışa çarpışa on Sahâbi&#8217;den yedisi okla vurularak orada şehid düştü.</p>
<p>Sadece Hubeyb bin Adiy, Zeyd bin Desinne ve Abdullah bin Târık kalmış, müşriklerle çarpışıyorlardı.</p>
<p>Çok geçmeden müşrikler, onları sağ olarak yakaladılar.</p>
<p><strong>Arkadaşlarım bana örnektir </strong><br />
Lıhyanoğulları üçünü de yayların kirişleri ile bağladılar. Mekke&#8217;ye götürmek üzere yola çıktılar.</p>
<p>Abdullah bin Târık Mekkeli müşriklere götürülmeye râzı olmadı. Gitmemek için zorlandı.<br />
- Vallahi ben size arkadaş ve yoldaş olmam! Şehid olan arkadaşlarım bana örnek ve önderdir, deyip, bir zorlayışta ellerini kurtardı.</p>
<p>Lıhyanoğulları O&#8217;nu taşa tuttular, sonunda O&#8217;nu da şehid ettiler.</p>
<p>Lihyânoğulları, Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinne&#8217;yi Mekke&#8217;ye götürüp müşriklere yüksek bir fiyatla sattılar.</p>
<p>Çünkü Hazret-i Hubeyb Bedr Gazâsında müşriklerden Hâris bin Âmir&#8217;i Cehenneme yollamıştı.</p>
<p>Onun oğulları şimdi kendisini almak için, büyük para ödediler.</p>
<p>Zeyd bin Desinne&#8217;yi de Safvân bin Ümeyye, Bedir savaşında öldürülen babası Ümeyye bin Halef&#8217;in intikâmını almak üzere satın aldı.</p>
<p>Mekkeli Müşrikler, Hazret-i Hubeyb ve Zeyd&#8217;i satın aldıktan sonra, onlara ne cezâ vereceklerini konuşuyorlardı:<br />
- Hayır! Evvelâ işkence etmeliyiz.<br />
- Ama Harâm aylar içinde bulunuyoruz!<br />
- Evet! Bu sebeple, hemen öldüremeyiz! Harâm ayların geçmesini beklememiz gerek.<br />
- O hâlde, hapsedelim.<br />
- Ellerini, ayaklarını zincire vuralım! diyorlardı. Öyle yaptılar.</p>
<p><strong>İntikam hırsı</strong><br />
Harp meydanındaki yenilginin intikâmını, müdâfaasız bir insandan alacaklardı. Hem de o esîri; harpte değil, parayla pazardan almışlardı!..</p>
<p>Hârisoğulları, iftihârla Hubeyb bin Adiy&#8217;i kendi âile fertlerine gösteriyorlar:<br />
- İşte babamızı öldüren. Şimdi vereceğimiz cezâyı beklemekte! diyorlardı.</p>
<p>Hazret-i Hubeyb bin Adiy, hapsedildiği evde tam bir tevekkül ile, Allahü teâlânın kendisi hakkındaki takdirini bekliyordu.</p>
<p><strong>Üzüm salkımı</strong><br />
Hapsedildiği evde bulunan ve azatlı bir cariye olan Mâviye şöyle anlatmıştır:<br />
Hübeyb, benim bulunduğum evde bir hücreye hapsedilmişti. Ben ondan daha hayırlı bir esir görmedim. Bir gün baktım elinde insan başı gibi kocaman bir üzüm salkımı vardı. Ondan yiyordu. Hergün böyle üzüm salkımı elinde görülürdü.</p>
<p>O mevsimde hem de Mekke&#8217;de üzüm bulmak asla mümkün değildi. Allahü teâlâ ona rızık veriyordu.</p>
<p>Hazret-i Hubeyb, hapsolunduğu hücrede namaz kılar, Kur&#8217;ân-ı kerîm okurdu. Onun okuduğu Kur&#8217;ân-ı kerîmi dinleyen kadınlar ağlaşırlar. Ona acırlardı.<br />
- Ona bir isteğin var mı? dediğimde,<br />
<strong>- Bana tatlı su ver, putlar için kesilen hayvanların etinden getirme, bir de beni ödürecekleri zaman önceden haber ver, başka birşey istemem,</strong> dedi.</p>
<p>Öldürüleceği gün kararlaştırılınca gidip kendisine söyledim. Hayret ettim, öldüreceği zamanı öğrenince onda en ufak bir değişiklik ve zerre kadar üzüntü eseri görülmüyordu. Bana:<br />
- Ne olur bana, bir ustura buluver. Temizlik yapacağım. Ben de sana duâ ederim, dedi.</p>
<p><strong>Haksız yere cana kıymayız</strong><br />
Ben de çocuğumun eline bir ustura verip, gönderdim. Çocuk yanına gidince birden korktum.<br />
- Eyvah bu adam çocuğu ustura ile keser o nasıl olsa öldürülecek, dedim. Koşup çocuğa baktım.</p>
<p>Hubeyb, gönderdiğim usturayı çocuğun elinden alıp, çocuğu sevmek için dizine oturtmuştu. Ben bu durumu görünce çok korkup, feryâd etmeye başladım. Durumu anlayınca,<br />
<strong>- Bu çocuğu ödüreceğimi mi zannediyorsun? Bizim dînimizde böyle şey yok. Haksız yere cana kıymak bizim hâl ve şânımızdan değildir</strong>, dedi. Aslında eli usturalı bir esir çok şey yapabilirdi. Hattâ bu fırsat sâyesinde, hürriyetine bile kavuşabilirdi.</p>
<p>Hazret-i Hubeyb böyle birşeyi, düşünmek bile istemedi. Küçük bir yavruyu âlet etmek küçüklüğünü aklına bile getirmedi.</p>
<p>Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinne&#8217;yi öldürmek için müşriklerin kararlaştırdığı gün gelmişti. Fakat müşriklerin kin ve intikâm hisleri geçmek bilmedi.</p>
<p>Herkese haber verildi. Bu yüzden şehrin zengin-fakîr, genç-ihtiyâr, kadın-erkek ve bütün çocuklar oradaydılar. Bu iki yüce Sahâbenin başına gelecekleri merak ediyorlardı.</p>
<p><strong>Bir isteğin var mı?</strong><br />
Bir sabah erkenden O büyük îmânlı Sahâbînin zincirlerini çözüp, zindandan çıkardılar. Mekke dışında Ten&#8217;im denilen yere götürdüler. Çünkü bütün mel&#8217;anetlerini, orada yapmayı âdet edinmişlerdi.</p>
<p>Bu iki Allah ve Resûlullah dostu ise, heyacanlı değildiler.Yolda karşılaşıp görüşen bu iki Sahâbî kucaklaşarak birbirlerine uğradıkları belâya sabretmelerini tavsiye ettiler.</p>
<p>Az sonra bir müşrik bağırdı:<br />
- Ey Hubeyb! Sen bizim babamızı, Hâris bin Âmir&#8217;i öldürdün. Bugün onun intikâmını senden alacağız. Ölmeden önce bir isteğin var mı?</p>
<p>Hubeyb bin Adiy gâyet sâkin, şunları söyledi:<br />
<strong>- Yaşatan ve öldüren ve öldükten sonra gene diriltecek olan, yalnız Cenâb-ı Allahtır.. O&#8217;na binlerce hamd olsun.</strong></p>
<p><strong>Darağacında namaz</strong><br />
Müşrikler hayretle tekrar sordular:<br />
- Ölmeden önce son bir arzun yok mudur?<br />
<strong>- Beni bırakınız iki rekât namaz kılayım&#8230;</strong><br />
- Kıl orada.</p>
<p>Elleri ve ayakları çözülen Hazret-i Hubeyb, hemen namaza durup, büyük bir sükûnet içinde huşû&#8217; ile iki rekât namaz kıldı. Cenâbı Hakka son duâlarını yaptı.</p>
<p>Toplanan müşrikler, kadınlar, çocuklar heyecanla onu seyrediyorlardı. Namazını bitirdikten sonra<br />
<strong>- Vallahi eğer ölümden korkarak namazı uzattığımı zannetmeyecek olsaydınız, namazı uzatırdım ve daha çok kılardım,</strong> dedi.</p>
<p>Böylece idam edilirken iki rekât namazı ilk kılan, âdet ve sünnet olmasına sebep olan Hubeyb bin Adiy&#8217;dir Peygamber efendimiz, onun idam edilirken iki rekât namaz kıldığını işitince bu hareketini yerinde ve uygun bulmuştur.</p>
<p><strong>Allah ve Resûlullah sevgisi için </strong><br />
Hârisoğulları hırsla yaklaştılar:<br />
- Artık ölmeye hazır mısın? diye sordular.</p>
<p>Aslında O&#8217;nun bağırıp çağırmasını istiyorlardı. Çünkü o zaman daha keyifle, işkence edeceklerdi.</p>
<p>Fakat aksine Hubeyb halâ sâkindi:<br />
<strong>- Müslüman olarak öldükten sonra, ne şekilde can verirsem vereyim, önemli değil. Çünkü bütün çektiklerim, Allah ve Resûlullah sevgisi içindir. Cenâb-ı Hak dilerse, parça parça edeceğiniz vücudumun zerresini, lütuf ile Cennetine nâil eyler,</strong> dedi.</p>
<p>Hazret-i Hubeyb, son namazını kıldıktan sonra, Mekkeli müşrikler, onu tutup darağacına kaldırarak bağladılar. Yüzünü kıbleden Medine&#8217;ye doğru çevirdiler. Sonra:<br />
- Vallahi dînimden asla dönmem! Bütün dünya benim olsa, bana verilse yine İslâmiyyetten dönem!..</p>
<p><strong>Esselâmü aleyke Yâ Resûlallah</strong><br />
- Şimdi senin yerine Peygamberinin olmasını, onun öldürülmesini, sen de evinde rahat oturasın ister misin?<br />
<strong>- Ben Muhammed aleyhisselâmın değil benim yerimde olmasını, Medîne&#8217;de yürürken ayağına bir diken bile batmasına asla râzı olmam!</strong><br />
- Ey Hubeyb, İslâm dîninden dön eğer dönmezsen seni muhakkak öldüreceğiz.<br />
<strong>- Allah yolunda olduktan sonra benim için öldürülmenin hiç ehemmiyeti yoktur.</strong></p>
<p>Hazret-i Zeyd bin Desinne&#8217;ye de bu şekilde söylediler. O da aynı cevabı vererek şehid oldu.</p>
<p>Bundan sonra Hubeyb:<br />
<strong>- Allahım! Şuracıkta düşman yüzünden başka yüz görmüyorum&#8230; Allahım! Resûlüne selâmımı ulaştır. Bize yapılan bu işi Resûlüne bildir,</strong> diyerek duâ etti.</p>
<p>Hubeyb bu duâyı yaptığı sırada sevgili Peygamberimiz, Eshâb-ı kirâmla oturuyordu.</p>
<p>Zeyd bin Hârise şöyle anlatmıştır:<br />
Bir gün Resûlullah efendimiz Eshâbıyla otururken kendisine vahy geldiği sırada kaplayan hâl gibi bir hâl kapladı. Sonra,<br />
<strong>- Ve aleyhisselâm,</strong> dedi.<br />
- Yâ Resûlallah bu selâmı kimin selâmına karşılık verdiniz?<br />
<strong>- Kardeşimiz Hubeyb&#8217;in selamına karşılık verdim. Cebrâil aleyhisselâm, Hubeyb&#8217;in selâmını bana ulaştırdı.</strong></p>
<p>Ve Hubeyb ile Zeyd&#8217;in şehid edildiğini Eshâbına duyurdu. Hubeyb&#8217;in etrafında toplanan Kureyş müşrikleri:<br />
- İşte babalarınızı öldüren bu adamdır, diyerek gençleri üzerine mızraklarıyla saldırttılar. Mızraklarını saplayarak vücudunu yaralamaya başladılar.</p>
<p><strong>Yüzümü Ka&#8217;be&#8217;ye çevir</strong><br />
Bu sırada Hubeyb&#8217;in yüzü Kâ&#8217;be&#8217;ye doğru döndü. Müşrikler Medine&#8217;ye doğru döndürdüler. Hazret-i Hubeyb:<br />
<strong>- Allahım eğer ben senin katında hayırlı bir kul isem yüzümü Ka&#8217;be&#8217;ye çevir,</strong> diyerek duâ etti.</p>
<p>Yüzü yine kıbleye döndü. Müşriklerden hiçbiri onun yüzünü Kâ&#8217;be&#8217;den başka bir tarafa çeviremedi.</p>
<p>Bu esnada Hazret-i Hubeyb darağacı üzerinde düşman arasında garip bir halde şehit edilmekte olduğunu dile getiren bir şiir söyledi.</p>
<p>Mekkeli müşrikler darağacına çıkardıkları Hazret-i Hubeyb&#8217;e, ellerindeki mızraklarla işkence yapmaya başlayınca:<br />
- Valahi ben Müslüman olarak öldürülecek olduktan sonra vurulup hangi yanım üstüne düşersem düşeyim gam yemem. Bunların hepsi Allah yolundadır, dedi.</p>
<p>Hubeyb bundan sonra yüksek sesle şöyle bedduâ etti.<br />
- Ey büyük ve herşeye kâdir Allahım. Sen de bu zâlimlerin tamâmını mahveyle! Onlardan hiç birini sağ bırakma! Hepsini ayrı ayrı öldür, Allahım!</p>
<p><strong>Hâinler korkak olur</strong><br />
Hâinler korkak olur. Bu hâinler de bedduâyı işitince korkmaya başladılar. Hazret-i Hubeyb biraz daha konuşursa, vaziyet değişebilirdi. Oradakiler müşrik de olsalar tesir altında kalabilirlerdi! Hattâ o mazlûmu kurtarmak istiyen bile çıkabilirdi. Hârisoğulları:<br />
- Konuşturmayın şunu! diye bağırdılar.</p>
<p>Sonra da mızraklarını peşpeşe saplamaya başladılar, içlerinden biri göğsüne mızrağı sapladı, mızrak sırtından çıktı.</p>
<p>Hubeyb, vücudundan kanlar fışkırırken ve darağacında sallanarak son nefesini verirken,<br />
<strong>- Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh </strong>diyerek şehid oldu.</p>
<p>Hubeyb bin Adiy&#8217;in cenazesi kırk gün darağacında asılı kaldı. Bedeni çürüyüp kokmadı. Hep taze kan aktı.</p>
<p>Peygaber efendimiz onun cenazesini getirmek üzere Eshâb-ı kirâmdan Zübeyr bin Avvâm ve Mikdâd bin Esved&#8217;i gönderdi.</p>
<p>Gece gizlice Mekke&#8217;ye girip Hubeyb&#8217;i asılı bulunduğu darağacından indirip deveye yükleyerek Medine&#8217;ye doğru yola çıktılar.</p>
<p><strong>Cennetteki komşu</strong><br />
Durumu öğrenen müşrikler büyük bir kalabalık hâlinde üzerlerine hücum ettiler.</p>
<p>Hazret-i Zübeyr ve Mikdâd, kendilerini savunmak için cenazeyi yere koydular. Biraz sonra baktılar ki, Hubeyb&#8217;in cenazesini bıraktıkları yer yarılıp, cesedi içine alındı ve kapandı. Onlar da oradan uzaklaşıp, Medine&#8217;ye döndüler.</p>
<p>Peygaber efendimiz, Hubeyb bin Adiy için:<br />
<strong>- O benim Cennette komşumdur,</strong> buyurmuştur.</p>
<p>Bu şekilde şehid edilen Hubeyb, Ensârdan ya&#8217;nî Medîneli Müslümanlardan olup Evs kabilesindendir.</p>
<p>Hicretten önce Müslüman oldu. Bedir ve Uhud savaşına katıldı. Bu savaşlarda büyük kahramanlıklar gösterdi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/hubeyb-bin-adiy/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hatîb Bin Ebî Beltea</title>
		<link>http://islamdini.de/hatib-bin-ebi-beltea</link>
		<comments>http://islamdini.de/hatib-bin-ebi-beltea#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2009 15:03:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eshab-ı kiramın hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[eshab]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=2609</guid>
		<description><![CDATA[Peygamber efendimizin elçilerinden.
Hazret-i Hâtib, genç yaşında Yemen’den Mekke-i Mükerreme’ye gelmiştir. Buraya yerleşen Hazret-i Hâtib, burada evlenmiş ve birçok çocuğu olmuştur.
Hâtib bin Ebî Beltea, Müslüman olmadan önce, şâirliği ile meşhurdu. İyi bir süvâri idi. Hicretten önce Müslüman olmakla sereflenmiş olup, bunun kesin tarihi bilinmemektedir. Mekkeli Müslümanlarla birlikte, Peygamber efendimizin hicretinden önce Medîne’ye hicret etmiştir.
Îmânı kuvvetli, teslimiyeti [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Peygamber efendimizin elçilerinden.</p>
<p>Hazret-i Hâtib, genç yaşında Yemen’den Mekke-i Mükerreme’ye gelmiştir. Buraya yerleşen Hazret-i Hâtib, burada evlenmiş ve birçok çocuğu olmuştur.</p>
<p>Hâtib bin Ebî Beltea, Müslüman olmadan önce, şâirliği ile meşhurdu. İyi bir süvâri idi. Hicretten önce Müslüman olmakla sereflenmiş olup, bunun kesin tarihi bilinmemektedir. Mekkeli Müslümanlarla birlikte, Peygamber efendimizin hicretinden önce Medîne’ye hicret etmiştir.</p>
<p><strong>Îmânı kuvvetli, teslimiyeti tamdı</strong><br />
Medîne’de bir süre Ensardan Münzir bin Muhammed’in evinde misâfir kalmıştır. Resûlullah efendimiz, onu Ensardan Hâlid bin Râhile ile kardeş yapmıştı.</p>
<p>Hâtib bin Ebî Beltea hazretlerinin, îmani kuvvetli ve Resûlullaha olan sevgisi ve teslimiyeti tamdı. Bedir, Uhud, Hendek harblerinde ve Bîat-ı Rıdvân ve Hudeybiye’de bulundu.</p>
<p>Bedir savaşı, Müslümanlar ile müşrikler arasında yapılan ilk harptı. Bu harbe katılan Eshâb-ı kirâmın gösterdikleri cesâret, sabır, fedakârlık ve Resûlullaha olan bağlılıklarından dolayı, Allahü teâlâ, Bedir harbine katılan 313 Sahâbînin, Cennette kavuşacakları nîmetleri haber vermiştir. Hâtib bin Ebî Beltea hazretleri de bu müjdeye kavuşanlardandır.<br />
<span id="more-2609"></span><br />
Peygamber efendimiz, 1400 kadar Eshâbı ile hac niyetiyle Medîne’den yola çıkmıştı. Hazret-i Hâtib da bunlar arasındaydı. Bunu haber alan Mekkeli müşrikler, onları Mekke’ye sokmamaya karar verdiler.</p>
<p>Elçi olarak gönderilen Hazret-i Osman’dan bir haber gelmeyince, buradaki mü-minler canlarını fedâ ederek Resûlullahı koruyacaklarına söz vermişlerdi. “Bîat-i Rıdvan” adı verilen bu hâdiseyi, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, Fetih sûresi 18. âyet-i kerîmesinde haber vererek, onlardan râzı olduğunu bildirmiştir. Bu âyet-i kerîmede meâlen buyuruldu ki:<br />
<strong>“Ağaç altında sana bîat eden, emirlerini kayıtsız şartsız yapmaya söz veren müminlerden Allahü teâlâ râzıdır ve onlara sekîne </strong>[kalblerine kuvvet] <strong>veriyor ve sana olan sevgilerini, Sıdk ve ihlâsı biliyor ve onları yakın bir feth ve zafer ile sevâblandıracağını müjdeliyor.” </strong></p>
<p><strong>Sözleri çok tesirliydi </strong><br />
Câbir bin Abdullah’ın bildirdiği hadis-i şerifte de Resûlullah efendimiz buyurdu ki:<br />
<strong>“Ağaç altında benimle sözleşenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!” </strong></p>
<p>Hâtib bin Ebî Beltea hazretleri, hicretin yedinci senesinde Hayber gazâsında, Yahûdilere karşı büyük bir cesâretle, kahramanca savaşan ve kalelerini muhâsara eden süvârilerden biriydi. O, kuvvetli bir hitâbete ve iknâ edici bir konuşma kabiliyetine sahipti.</p>
<p>Sözleri çok tesirliydi. Dinleyenleri mest ediyor, etkisi altında bırakıyordu. Sûreti, görünüşü çok güzeldi. Güler yüzlü, tatlı dilliydi. İyi bir şâirdi.</p>
<p>Resûlullah efendimiz, hicretin altıncı yılında, Mekkeli müşriklerle bir sulh antlaşması yaptıktan sonra, Medîne civarında bulunan altı hükümdara mektup göndererek, onları İIslâm dînine dâvet etmişti.</p>
<p>Her bir hükümdara gönderdiği elçiler, Eshâbının en seçkinleri olup, sûretleri ve sözleri en güzel olanlarıydı.</p>
<p><strong>Ben götürürüm!</strong><br />
Peygamber efendimiz, Hâtib bin Ebî Beltea’yı Mısır kralı Mukavkis’a göndermişti. Peygamber efendimiz, onu göndermeden önce sordular:<br />
<strong>- Ey Eshâbım! Mükâfatı Allahü teâlâdan beklemek üzere, şu mektubu, Mısır hükümdarına kim götürür? </strong></p>
<p>Bunun üzerine Hazret-i Hâtib, hemen yerinden fırlayıp, ayağa kalktı ve Peygamberimize dedi ki:<br />
- Yâ Resûlallah! Ben götürürüm!</p>
<p>Bunun üzerine Peygamber efendimiz de buyurdu ki:<br />
<strong>- Ey Hâtib! Bu vazifeni, Allahü teâlâ senin hakkında mübârek eylesin!</strong></p>
<p>Hâtib bin Ebî Beltea hazretleri, mektubu Peygamberimizden aldı. Vedâ edip, evine gitti. Yol için hayvanını hazırladı. Âilesi ile de vedâlaştıktan sonra yola çıktı. Önce Mısır’a vardı. Mukavkis’i orada bulamayınca, İskenderiye’ye gitti. Orada hükümdarın sarayını buldu.</p>
<p>Kapıcı, içeriye almadan önce, maksadını öğrendi. Kapıcı Hazret-i Hâtib’a çok hürmet etti. Onu hiç bekletmedi. Mukavkis, o sırada adamlarıyla bir meclis kurmuş bulunuyordu.</p>
<p>Hazret-i Hâtib, Mukavkis’in toplantı hâlinde olduğu yere yaklaştı. Peygamberimizin mektubunu eline alıp, ona gösterdi. Mukavkis, mektubu görünce, Hâtib bin Ebî Beltea’yı yanına getirmelerini adamlarına emretti.</p>
<p><strong>Müslüman ol!</strong><br />
Huzuruna varınca, Mukavkis, Peygamberimizin mektubunu Hazret-i Hâtib’dan aldı. Mektupta şöyle yazıyordu:</p>
<p><strong>- Bismillâhirrahmânirrahîm, Allahın kulu ve resûlü Muhammed’den Kibt’in </strong>[Eski Mısır halkının] <strong>büyüğü Mukavkis’a, Allahü teâlânın hidâyetine tâbi olana selâm olsun. Bundan sonra; ben seni İslâma dâvet ederim. Müslüman ol ki, selâmet bulasın! </strong></p>
<p><strong>Allahü teâlâ sana iki kat ecir versin. Eğer yüz çevirirsen, bütün Kibt’in vebâli senin üzerinedir. </strong></p>
<p><strong>Ey kitap ehli, sizin ve bizim aramızda bir olan söze gelin! Allahü teâlâdan başkasına ibâdet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım! Allahü teâlâyı bırakıp bâzılarımız bâzılarını Rab edinmesinler! Eğer bu sözden yüz çevirirlerse, “Şâhid olunuz, biz Müslümanız!” deyiniz!</strong></p>
<p>Peygamberimizin mektubu okununca, Mukavkis, Hâtib hazretlerine, “Hayırlısı olsun!” dedi.</p>
<p>Mısır hükümdarı Mukavkis, kumandanlarını, devlet adamlarını toplayıp, Hâtib ile aralarında, şu konuşmalar geçti:<br />
<strong>- Ben, anlamak istediğim bâzı şeyleri sana soracak, bu hususta seninle konuşacağım.</strong><br />
- Buyur, konuşalım!<br />
<strong>- Sizi gönderen zat, gerçekten bir Peygamber ise, kendisini öz yurdundan çıkarıp, başka bir yere sığınmak zorunda bırakan kavminin aleyhinde niçin bedduâ etmedi?</strong><br />
- Sen, Îsâ bin Meryem’in bir Peygamber olduğuna inanıyorsun, değil mi?</p>
<p><strong>Çok güzel cevap verdin </strong><br />
O, kavmi kendisini yakalayıp, öldürmek istediğinde, buna rağmen onlara bedduâ etmedi ve Cenâb-ı Hak, onu, dünya semâsına kaldırdı. Mükâfatlandırdı. Halbuki, o, kavminin helâk edilmesi için Allahü teâlâya duâ etse olmaz mıydı?</p>
<p>Hâtib’in bu cevabı üzerine, Mukavkis söyleyecek söz bulamadı ve bu sözü üç defa tekrarlattı ve sonunda dedi ki:<br />
<strong>- Çok güzel cevap verdin. Gerçekten sen, hikmet sahibi bir zatın yanından gelen hakîm bir kimsesin. </strong></p>
<p>Hazret-i Hâtib Hazret-i Mûsâ zamanındaki Firavun’u kasdederek Mukavkis’a dedi ki:<br />
- Senden önce, burada bir hükümdar vardı. O, halkına karşı, “En büyük ilâh benim!” diyerek Rab olduğunu iddia etmişti. Allahü teâlâ da, onu dünya ve âhiret azaplarıyla cezâlandırarak ondan intikam aldı. Sen ise, senden başkasından ibret al da, başkasına ibret olma!<br />
<strong>- Bizim için bir din vardır. Biz bu dînimizi, ondan daha hayırlısı olmadıkça bırakmayız!</strong><br />
- Senin bağlı olduğun ve daha hayırlısı olmadıkça bırakmayacağını söylediğin dîninden daha hayırlı olan din, hiç şüphesiz İslâmiyettir. Biz seni Allahü teâlânın bu son dînine, İslâmiyete dâvet ediyoruz ki, Allahü teâlâ dînini onunla tamamlamış, onu insanlara yeterli kılmıştır.</p>
<p>Dahası da yoktur. Bu Peygamber, yâni Muhammed aleyhisselâm, yalnız seni değil, bütün insanları dâvet etti. Bu Peygamber, insanları İslâma dâvet ettiğinde; Kureyş, Ona karşı, insanların en fazla tepki gösterip kaba davrananı; Yahûdiler, en fazla düşmanlık edenleri; Hırıstiyanlar da en yakın olanları oldu.</p>
<p><strong>Peygambere itaat emretmiştir </strong><br />
Yemin ederim ki, Mûsâ aleyhisselâmın Îsâ aleyhisselâmı müjdelemesi, ancak, Îsâ aleyhisselâmın Muhammed aleyhisselâmı müjdelemesi gibidir. Binaenaleyh, bizim seni Kur’ân-ı kerîme dâvet etmemiz, senin Yahûdileri İncil’e dâvet etmen gibidir.</p>
<p>Bildiğin gibi, her Peygamber kendisini anlayıp idrâk edecek bir kavme gönderilmiştir. Ve o kavmin, bu Peygambere itaat etmesi emredilmiştir. İşte sen de bu Peygambere yetişenlerden birisisin. Biz seni, Hazret-i İsâ’nin da haber verdiği Muhammed aleyhisselâmın dinine dâvet ediyoruz.</p>
<p>Hazret-i Hâtib’in, kendisini çok açık bir şekilde İslâmiyete dâvet etmesi üzerine, Mukavkis dedi ki:<br />
- Ben bu Peygamberin hâline baktım, emirlerinde ve yasaklarında aslâ akla uygun olmayan birşey bulamadım. Anladım ki, bu kişi sihirbaz değildir. Kâhin ve yalancı da değildir. Peygamberlik alâmetlerinden bâzı halleri kendinde buldum.</p>
<p>Gizli olan şeyleri meydana çıkarmak, bu alâmetlerdendir. Bâzı sırlardan haber vermek, bu kişiden ortaya çıktı. Hele biraz düşüneyim.</p>
<p><strong>Beş vakit namazı emrediyor </strong><br />
Mukavkis, Hazret-i Hâtib bin Ebî Beltea’yı Mısır’da 5 gün misâfir etti. Çok hürmet edip, ikramlarda bulundu. Mukavkis, bir gece haber salıp, Hazret-i Hâtib’i huzuruna çağırtıp, Peygamber efendimiz hakkında birçok sorular daha sordu. Yanlarında, Arapça konuşan tercümanından başka kimse yoktu. Mukavkis’la aralarında şu konuşmalar geçti:<br />
- Onun hakkında soracağım şeylere doğru cevap verir misin? Eshâbının arasında seni seçip gönderdiğini biliyorum. Ben sana üç şey soracağım.<br />
<strong>- İstediğin şeyi sor! Ben sana ancak doğruyu söyleyeceğim.</strong><br />
- Muhammed, insanları neye dâvet ediyor?<br />
<strong>- Yalnız Allahü teâlâya ibâdet etmeye dâvet ediyor. Gece ve gündüzde beş vakit namaz kılmayı emrediyor. Ramazan orucunu tutmayı, Kâbe’ye hac etmeyi, verilen sözde durmayı emrediyor. Kan ve ölmüş hayvan etini yemekten men ediyor.</strong><br />
- Onun şekil ve şemâlini, fizikî görünüşünü bana târif et!</p>
<p>Hazret-i Hâtib bin Ebî Beltea kısaca târif etti. Birçoğunu saymamıştı. Bunun üzerine Mukavkis dedi ki:<br />
- Anlatmadığın daha bâzı şeyler kaldı. Öyle ki, gözlerinde azıcık kırmızılık, sırtında Peygamberlik mührü vardır. Kendisi hayvana biner, harmanî [sof] giyer, hurma ve az etli yemekle geçinir. Amcaları veya amcaoğulları tarafından korunur.<br />
<strong>- Bunlar da onun sıfatıdır.</strong><br />
- Ben gelecek bir Peygamber kaldığını biliyordum. Fakat onun Şam’dan çıkacağını sanıyordum. Çünkü daha önceki Peygamberler hep oradan çıkmışlardı. Gerçi son Peygamberin Arabistan’da, sertlik, darlık, yokluk ülkesinden çıkacağını da kitaplarda görmüştüm.</p>
<p><strong>Halkım beni dinlemez </strong><br />
Allahın kitabında sıfatlarını yazılı bulduğumuz Peygamberin ortaya çıkma zamanı da, tam bu zamandır. Biz, onun vasfını; “İki kız kardeşi bir nikâh altında birleştirmez, hediyeyi kabûl eder, sadakayı kabûl etmez. Fakirlerle, yoksullarla oturur, kalkar” diye de kitapta yazılı bulmuştuk.</p>
<p>Ona uymak hususunda Kibtîler beni dinlemezler. Ben saltanatımdan da ayrılamayacağım. Bu hususta çok cimriyim. O Peygamber, ülkelere hâkim olacak, kendisinden sonra da Sahâbîleri, bu topraklarımıza kadar gelip konacaklar. En sonunda suradakilere galip geleceklerdir.</p>
<p>Ben Kibtîlere bundan ne bir kelime anarım, ne de hiçbir kimseye, bu konuşmamı bildirmek isterim.</p>
<p>Mukavkis, Arapça yazan kâtibini çağırdı. Peygamberimizin mektubuna şöyle cevap yazdırdı:</p>
<p>“Abdullah’ın oğlu Muhammed’e, Kiptîlerin büyüğü Mukavkis’tan, Selâm, senin üzerine olsun. Gönderdiğin mektubunu okudum. Orada zikrettiğin şeyi ve yaptığın dâveti anladım. Ben de bir Peygamberin geleceğini biliyordum. Ama onun Şam’dan çıkacağını zannediyordum.</p>
<p>Elçine ikramda bulundum. Sana Kibtîlerin yanında büyük değeri bulunan iki câriye ile giyecek elbise gönderdim. Bir de binmen için iki binek hayvanı hediye ettim.”</p>
<p><strong>Hemen memleketine dön!</strong><br />
Mukavkis, bundan başka ne bir şey yaptı, ne de Müslüman oldu. Hazret-i Hâtib bin Ebî Beltea’ya dedi ki:<br />
- Hemen memleketine, sahibinin yanına dön! Onun için iki câriye, iki binek hayvanı, bin miskal altın, yirmi takım Mısır işi ince elbise ve daha başka hediyeler gönderilmesini emrettim.</p>
<p>Senin için de, yüz dinar ve beş takım elbise verilmesini söyledim. Yanımdan ayrılıp git! Sakın, Kibtîler, senin ağzından tek kelime bile işitmesinler!</p>
<p>Mukavkis, Peygamber efendimize ayrıca billûr bir kadeh, kokulu bal, sarık, Mısır keten kumaşı, öd, misk gibi güzel kokular, baston, bir kutu içinde sürmelik, gül yağı, tarak, makas, misvak, ayna, iğne ve iplik de hediye etti.</p>
<p>Mukavkis, Hâtib hazretlerine, Peygamberimiz hakkında, “Sürme kullanır mı?” diye sormuştu. Hazret-i Hâtib da, <strong>“Evet! Aynaya bakar, saçını tarar, seferde, hazarda, aynayı, sürmedanlığı, tarağı, misvaki yanından ayırmaz!” </strong>demişti.</p>
<p>Mukavkis’in, Peygamberimize hediye olarak gönderdiği iki câriye Mâriye ve kardeşi Şîrîn’di. Hâtib bin Ebî Beltea yolda, bunlara Müslüman olmalarını teklif edince, kabûl edip, Müslüman olmuşlardı.</p>
<p>Peygamberimiz Hazret-i Mâriye’yi hanım olarak kabûl edip, onunla evlendi. Oğlu Hazret-i İbrâhim, ondan olmuştu. Şîrîn’i de Eshâbından, “Şâir-i Nebî” olan Hassân bin Sâbit’e verdi. En iyi cins ve beyaza çok yakın gri tüylü iki binek hayvanından katıra “Düldül”, merkebe de “Ufeyr” veya “Yafur” adı takıldı.</p>
<p><strong>Muhâfız askerlerle gönderdi </strong><br />
O güne kadar Arabistan’da ak tüylü katır görülmemişti. Müslümanların ilk gördüğü ak tüylü katır, düldül oldu. Peygamber efendimiz, hediye edilen billûr kadehle su içerdi.</p>
<p>Hazret-i Hâtib bin Ebî Beltea, Mukavkis’in yanında kısa bir müddet kaldı. Halbuki yabancı heyetler, Mukavkis’in yanında bir ay veya daha fazla kalırlardı. Hazret-i Hâtib 5 gün kaldıktan sonra, Mukavkis’in ülkesinden ayrıldı. Mukavkis, Hâtib hazretlerini Arap yarımadasına muhafız askerlerle gönderdi.</p>
<p>Bunlar, Arabistan’a ayak bastıkları sırada, Şam’dan Medîne-i Münevvere’ye gitmekte olan bir kâfileye rastladılar. Hazret-i Hâtib kâfileye katılarak Mısırlı askerleri geri gönderdi.</p>
<p>Hazret-i Hâtib hediyelerle Medîne’ye gelip, Resûlullahın huzuruna kavuştu. Peygamberimiz de, Mukavkis’in hediyelerini kabûl etti. Hazret-i Hâtib, Mukavkis’in mektubunu verip, sözlerini nakledince, Peygamberimiz buyurdu ki:<br />
<strong>- Ne kötü adam! Saltanatına kıyamadı. Hâlbuki îman etmesine mâni olan saltanatı ise, kendisinde kalmayacak! </strong></p>
<p><strong>Eshâbım hasta olmaz!</strong><br />
Mukavkis’in gönderdiği hediyelerden biri de, bir doktor idi. Doktor gelince dedi ki:<br />
- Efendim! Mukavkis, beni, size hizmet için gönderdi. Hastalarınıza bedava bakacağım!</p>
<p>Resûlullah efendimiz kabûl buyurdu. Doktora, bir ev verdiler. Hergün nefîs yiyecek, içecek götürdüler. Günler, aylar geçti. Bir Müslüman, doktora gelmedi. Doktor, utanıp gelerek dedi ki:<br />
- Efendim! Buraya, size hizmet etmeye geldim. Bugüne kadar, bir hasta gelmedi. Boş oturdum, yiyip içip, rahat ettim. Müsaade ederseniz, artık gideyim.</p>
<p>Resûlullah efendimiz tebessüm ederek buyurdu ki:<br />
<strong>- Sen bilirsin! Eğer daha kalırsan, misâfire hizmet etmek, ona ikramda bulunmak, Müslümanların başta gelen vazifesidir. Gidersen de uğurlar olsun!</strong></p>
<p><strong>Yalnız şunu bil ki, burada senelerce kalsan, sana kimse gelmez. Çünkü, Eshâbım hasta olmaz! İslâm dîni, hasta olmamak yolunu göstermiştir. Eshâbım temizliğe çok dikkat eder. Acıkmadıkça birşey yemez ve sofradan da, doymadan kalkar!</strong></p>
<p>Doktor, ülkesine geri döndü. Rum İmparatoru Heraklius’un da Resûlullah efendimize böyle bir doktor gönderdiği, onun da bu şekilde geri döndüğü kaynaklarda bildirilmektedir.</p>
<p>Mukavkis, Peygamberimizin mektubuna çok hürmet gösterip, fil dişinden yapılmış bir kutu içine koymuş, kutuyu da mühürleyip bir câriyesine teslim etmişti.</p>
<p>Bu mektup 1850 senesinde Mısır’ın Ahmin bölgesinde eski bir manastırdaki Kibt kitapları arasında bulunmuş ve Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid Hân tarafından satın alınarak, İstanbul Topkapı Sarayında, Mukaddes Emânetler Bölümüne konmuştur. Orada muhafaza edilmektedir.</p>
<p><strong>Yine elçilik yaptı </strong><br />
Peygamber efendimizin âhirete teşriflerinden sonra, Hazret-i Ebû Bekir zamanında, Hazret-i Hâtib tekrar Mısır’a elçi olarak gönderildi. Ebû Bekir’in hilâfetinden sonra, Hazret-i Ömer devrinde de bu vazifesini çok iyi bir sûrette yapan Hazret-i Hâtib, Mukavkis ile bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma; Mısır’ı fetheden Amr İbnü’l Âs zamanına kadar yürürlükte kaldı.</p>
<p>Hâtib bin Ebî Beltea hazretleri, 650 senesinde Medîne’de vefât etmiştir. Cenâzesini Hazret-i Osman kıldırmış ve Bakî kabristanına defnedilmiştir.</p>
<p>Eshâb-ı kirâmın Muhâcirlerinden ve Bedir harbine katılanlardan olan Hazret-i Hatîb bin Ebî Beltea’nın künyesi, “Ebû Muhammed” veya “Ebû Abdullah”tır. Kendisinin, Yemen’deki Kahtanî kabîlesine veya Necm bin Adiyy kabîlesine mensup olduğu zikredilmektedir. Babası, Ebû Beltea’dır. Doğumu hakkında kesin bir tarih bildirilmemiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/hatib-bin-ebi-beltea/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hassan Bin Sabit</title>
		<link>http://islamdini.de/hassan-bin-sabit</link>
		<comments>http://islamdini.de/hassan-bin-sabit#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2009 15:02:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eshab-ı kiramın hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[eshab]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=2607</guid>
		<description><![CDATA[Peygamber efendimizin şairlerinden.
Hassan bin Sabit, Müslüman olmadan önce de meşhur şairlerden olup, Sam ve civarında hüküm sürmekte olan Gassani hükümdarının sarayına mensuptu. Şiirleri ile bu devletin ileri gelenlerini methederdi.
Ey yahudiler!
Peygamberimizin geleceğini daha önceden yahudi âlimlerinden işitmişti. Kendisi şöyle anlatmıştır:
“Ben 7-8 yaşlarında aklı eren bir çocuktum. Bir defasında meşhur yahudi âlimlerinden biri, Medine’de yüksek bir yere [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Peygamber efendimizin şairlerinden.</p>
<p>Hassan bin Sabit, Müslüman olmadan önce de meşhur şairlerden olup, Sam ve civarında hüküm sürmekte olan Gassani hükümdarının sarayına mensuptu. Şiirleri ile bu devletin ileri gelenlerini methederdi.</p>
<p><strong>Ey yahudiler!</strong><br />
Peygamberimizin geleceğini daha önceden yahudi âlimlerinden işitmişti. Kendisi şöyle anlatmıştır:<br />
“Ben 7-8 yaşlarında aklı eren bir çocuktum. Bir defasında meşhur yahudi âlimlerinden biri, Medine’de yüksek bir yere çıkıp, “Ey yahudiler!” diye bağırarak, yahudilerin toplanmasını istedi.</p>
<p>Yahudiler toplanınca, “Ne var, ne diyorsun?” dediler. Yahudi âlim, toplananlara, <strong>“Bu gece Ahmed’in, ahir zaman peygamberinin yıldızı doğdu” </strong>diyerek, Peygamberimizin doğduğunu haber vermişti.”</p>
<p>Peygamber efendimiz, peygamberliğini açıklayıp, İslâm dinine davete başlaması ile Hazrec kabilesi de İslâmiyetle şereflenmişti. Bu sırada Medine’ye gelmiş bulunan Hassan bin Sabit de Müslüman olmuştu. Müslüman olduğunda 60 yaşında bulunuyordu.<br />
<span id="more-2607"></span><br />
Hassan bin Sabit Müslüman olduktan sonra, Peygamberimizin yanından ayrılmadı. Peygamber efendimizi metheden çok şiir söyledi.</p>
<p>Bedir savaşında Medine’de kalmakla vazifelendirilmişti. Yaşlı ve bedenen çok zayıf olduğu için, bizzat savaşa katılamadı. Bu sırada Müslümanları metheden ve cihada teşvik eden şiirler yazdı. Müşriklerin şairleri tarafından Müslümanlara karşı yazılan şiirlere cevap verip, onları hicvetti. Bu şiirleri pek meşhur olup, o zaman Arabistan’da yaşayan kabileler arasında pek tesirli olmuştur.</p>
<p><strong>Oktan daha tesirli</strong><br />
Hassan bin Sabit’e, Bedir gazasına bizzat bedenen katılamadığı için, “Cihad sevabına ve verilen müjdelere kavuşamadın” diyenler olmuştu. O da buna çok üzülmüştü. Fakat Peygamber efendimiz, onun İslâm düşmanlarına karşı yazdığı şiirlerle cihad ettiğini ve düşmanlara karşı yazdığı şiirlerin her bir kelimesine verilen sevabın, başkalarının gazada kazandığı sevaptan daha çok olduğunu bildirerek buyurmuştur ki:<br />
<strong>(Hassan’ın beyitleri düşmana ok darbesinden daha tesirlidir.) </strong></p>
<p>Hassan bin Sabit şiirleri ile Resulullahı, İslâmiyeti ve eshab-ı kiramı över, metheder ve İslâm kahramanlarını cihada teşvik edici beyitler söylerdi. Ayrıca Kureyş kâfirlerinin ve diğer müşriklerin yüz karalarını ortaya koyucu şiirler okurdu. Peygamberimiz, Mescid-i nebevide Hassan bin Sabit’e mahsus bir minber yaptırmışlardı. Hassan bin Sabit oraya çıkıp Eshab-ı kiram huzurunda İslâmiyeti metheden şiirleri okurdu.</p>
<p>Peygamberimiz, onu hiciv (yerici) şiirleri yazarken Hazret-i Ebu Bekir’e danışmasını, ondan bilgi almasını emretmiştir. Hazret-i Ebu Bekir’den bilgi aldıktan sonra hiciv şiirleri yazardı.</p>
<p>Hassan bin Sâbit bir defasında kâfirlerin yüzkaralarını ortaya koyan bir şiirini okuduktan sonra Peygamberimiz:<br />
<strong>- Ey Hassan, müşriklerin, kâfirlerin yüz karalarını ortaya koy! Cebrail seninledir. Eshâbım silâhla harb ettikleri gibi sen de dil ile harb et! </strong>buyurdular.</p>
<p><strong>Şairlerini de getirmişlerdi </strong><br />
Hassan bin Sâbit hazretleri böylece cihâdın en kıymetlilerinden olan söz ile ve yazı ile cihad etmek şerefine ilk kavuşanlardan oldu.</p>
<p>Cahiliyet devrinde ve Asr-i seâdet&#8217;te Arabistan yarımadasında şiir ve edebiyatın pek büyük kıymetı, tesirleri ve rolü vardı. Araplar buna pek kıymet verir, övünürlerdi. Yarışmalar tertip eder, birincilik kazanan şairlerin şiirlerini Kâ&#8217;be&#8217;nin duvarlarında herkesin görebileceği şekilde asarlardı.</p>
<p>Hicretin dokuzuncu senesinde Beni Temim kabîlesinden bir heyet, esirlerini almak için Medine&#8217;ye gelmişdi. Yanlarında en meşhur hatiplerini ve şairlerini de getirmişlerdi. Önce getirdikleri Utarid konuşup, kabilesini övdü.</p>
<p>Buna karşı Peygamberimiz Eshâb-ı kirâmdan, Sâbit bin Kays&#8217;a:<br />
<strong>- Kalk bunun konuşmasına karşılık ver, </strong>buyurdu.</p>
<p>Sâbit bin Kays ayağa kalkıp, Allahü teâlânın büyüklüğüne ve Peygamberimizin medhine dair bir konuşma yaptı. Onun bu hitabı gelen heyeti fevkalade bir tesir altında bıraktı. Sonra da gelen heyetin şairleri şiir okumaya başladı. Şairlerinden biri bir kaside okuyup, bitirince Peygamberimiz, Hassan bin Sâbit&#8217;e:<br />
<strong>- Kalk yâ Hassan bunun şiirine karşılık ver! </strong>buyurdu.</p>
<p>Hassân bin Sâbit böyle bir vazife üzerine sevinerek, aşk ve şevk içinde ayağa kalktı. Temim kabilesinin şairinin söylediği şiire karşılık aynı vezin ve kafiyede uzun ve pek mükemmel bir şiir okudu. Bu şiirinde İslâmiyyetin üstünlüğünü gayet açık bir ifade ile dile getirdi.</p>
<p><strong>Şairimizden üstündür </strong><br />
Bunu dinleyen Temim heyeti ve bilhassa hatip ve şirleri hayret içinde kaldı. İleri gelenlerinden Akra bin Hâbis kendini tutamayıp, şöyle dedi:<br />
- Allaha yemin ederim ki, bu zâta, &#8220;Muhammed aleyhisselâma&#8221; her zaman O&#8217;na bizim bilemediğimiz bir yardım gelmektedir. O, muhakkak muvaffak olacaktır. Herşeyde, herkese üstün gelecektir. Onun hatibi ve şâiri, bizim hatibimizden ve şâirimizden üstündür. Sesleri de seslerimizden daha canlı ve gürdür.</p>
<p>Akra bin Hâbis bu sözleri söyledikten sonra Peygamberimizin yanına yaklaştı ve Kelime-i şehâdeti söyleyerek Müslüman oldu. O Müslüman olunca bu heyete bulunanların hepsi Müslüman oldu.</p>
<p>Bunun üzerine Peygamberimiz hepsine birer hediye verdi. Onlardan alınmış olan bütün esırleri de serbest bıraktı.</p>
<p>Bedir savaşından sonra, Kâb bin Eşref adında yahudi bir şair, Bedir’de ölen Mekkeli müşrikler için bir şiir söylemişti. Çevrede tesir uyandıran bu şiire karşı, Peygamberimiz, Hassan bin Sabit’e bir şiir yazmasını emretmişti. Hassan bin Sabit de, o yahudi şaire karşı bir şiir yazdı. Bu şiiri o derece tesirli oldu ki, Mekkeli müşriklerden hiçbiri, o yahudi şairi evinde misafir etmeye cesaret gösteremedi.</p>
<p><strong>Resulullahın pak alnı</strong><br />
Hassan bin Sabit hazretleri her iki dönemde de, [yani hem cahiliye döneminde, hem de İslâmiyetten sonra] bu sahanın önde gelen simalarından biriydi. Resulullahı, eshab-ı kiramı ve İslâmiyeti anlatması, kâfirleri ve kâfirliği ve bunların yüz karalarını dile getirmesi çok tesirli idi. Bir şiirinde diyor ki:<br />
<strong>- Resulullahın pak alnı karanlık içinde göründüğü zaman, ortalığa nur saçan, karanlığı yok eden lamba gibi görünür.</strong></p>
<p>Hassan bin Sabit hazretleri, Resulullah efendimizin ayrıca akrabası da oldu. Mariye hazretlerinin kız kardeşi Şirin ile evlendi.</p>
<p>Hassan bin Sabit hazretleri, Peygamber efendimizin vefatında çok üzülüp, bu üzüntülerini bildiren uzun mersiyeler yazmıştır. Hazret-i Ömer’in halifeliği sırasında gözleri görmez oldu.</p>
<p>Peygamberimiz, <strong>(Muhakkak ki, Allahü teâlâ Resulünü övmek ve müdafaa etmek hususunda, Hassan’ı, Ruh-ül-kuds </strong>[Cebrail aleyhisselam] <strong>ile takviye etmektedir)</strong> buyurmuştur.</p>
<p>Birçok olaylarda âlimlerimiz Hassan’ın şiirlerini delil almışlardır. Mesela Sabi diyor ki:<br />
“Önce kimin iman ettiği, Abdullah ibni Abbas’a soruldu. O da şöyle cevap verdi:<br />
- Hassan bin Sabit’in şiirini işitmedin mi?</p>
<p>Bu şiirde, <strong>(Resulullahı tasdikte insanların birincisi Ebu Bekir’dir) </strong>denilmektedir.</p>
<p><strong>Bid’at yaparsa&#8230;</strong><br />
Hassan bin Sabit, Peygamber efendimizden bizzat işiterek hadis-i şerif rivayet etmiştir. Bunlardan birinde buyuruldu ki:<br />
<strong>(Bir millet, dinlerinde bir bid’at yaparsa, Allahü teâlâ, buna benzeyen bir sünneti yok eder. Kıyamete kadar bir daha geri getirmez.) </strong></p>
<p>Hassan bin Sabit buyurdu ki:<br />
“Kötü bir söz işittiğin zaman göz yum, af ile karşıla, onu dinlememiş gibi ol.”</p>
<p>“Kalblerinde buğz ve husumet taşıyan insanların içi, altında ateş yanarak kaynayan tencereler gibi devamlı kaynar. Buğz ve düşmanlık sebebiyle içlerinden ateş saçılır.”</p>
<p>“Zenginlik bana hayayı unutturmaz. Dünyanın musibetleri huzurumu bozmaz. İnsanın namusu ve şerefi hiçbir leke ve yaraya tahammül edemez. Nasıl bir şişe kırıldıktan sonra tamir olmaz ise, insanın namus ve şerefi de öyledir.&#8221;</p>
<p>Hassan bin Sabit’in künyesi, Ebu Velid’dir. Ebu Abdurrahman ve Ebu Hüsam da denilmiştir. Annesi Füriate binti Halid de Hazrec kabilesindendir. Doğum tarihi bilinmemektedir. Kendisinden nakledildiğine göre, Peygamberimizden 8 sene önce doğmuştur. 682 senesinde 120 yaşında Medine-i Münevvere’de vefat etti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/hassan-bin-sabit/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hanzala Bin Ebû Âmir</title>
		<link>http://islamdini.de/hanzala-bin-ebu-amir</link>
		<comments>http://islamdini.de/hanzala-bin-ebu-amir#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2009 15:01:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eshab-ı kiramın hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[eshab]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=2605</guid>
		<description><![CDATA[Meleklerin yıkadığı sahâbî.
Hanzala Bedir gazâsında bulundu. O zaman henüz bekârdı. Bedir gazâsından bir müddet sonra Abdullah bin Übey’in kızı Cemîle ile nikâhlandı. Ertesi gün de Uhud’da Kureyş müşrikleriyle çarpışılacaktı.
Hanzala geceyi Medîne’de hanımının yanında geçirmek için Resûlullahtan izin istedi. Peygamberimiz de müsâade buyurdu. Hanımı Cemîle ile o gece beraber kaldı. Cumartesi günü sabahleyin Uhud’a yetişmek için, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Meleklerin yıkadığı sahâbî.</p>
<p>Hanzala Bedir gazâsında bulundu. O zaman henüz bekârdı. Bedir gazâsından bir müddet sonra Abdullah bin Übey’in kızı Cemîle ile nikâhlandı. Ertesi gün de Uhud’da Kureyş müşrikleriyle çarpışılacaktı.</p>
<p>Hanzala geceyi Medîne’de hanımının yanında geçirmek için Resûlullahtan izin istedi. Peygamberimiz de müsâade buyurdu. Hanımı Cemîle ile o gece beraber kaldı. Cumartesi günü sabahleyin Uhud’a yetişmek için, telâştan gusletmeyi unutup çok acele yola çıktı.</p>
<p><strong>Ne lüzûm vardı?</strong><br />
Yola çıkacağı sırada, hanımı Cemîle, orada bulunan kavminden dört kişiyi çağırdı ve Hanzala ile evlendiklerini söyleyip, onları şâhid tuttu. Oradaki dört şâhid sordular:<br />
- Buna ne lüzûm vardı?</p>
<p>Cemîle dedi ki:<br />
<strong>- Rü’yâmda semânın açıldığını ve Hanzala içeri girdikten sonra kapandığını gördüm.</strong><br />
<span id="more-2605"></span><br />
Peygamberimiz Uhud’da harp için safları düzeltirken Hanzala yetişti ve Eshâb-ı kirâm arasına karıştı. Hazret-i Hanzala diğer sahâbîler gibi cansiperane müşriklerin üzerine atıldı. Şehîdlik mertebesine kavuşmak için durmadan savaştı. Daha sonra müşrikler bozuldular, dağılıp kaçmaya başladılar.</p>
<p>Hazret-i Hanzala, Ebû Süfyân’ın önünü kesti. Üzerine hücûm etti. Ebû Süfyân yere düştü. Korkudan ne yapacağını şaşıran Ebû Süfyân;<br />
- Ey Kureyş, ben Ebû Süfyân’ım! Hanzala beni öldürecek, yetişin, diye sesi çıktığı kadar bağırmaya başladı.</p>
<p>Müşriklerden birçokları Ebû Süfyân’ın sesini işittikleri hâlde, kendi canlarının derdine düştüklerinden hiç aldırış eden olmadı. Fakat Şeddâd bin Esved, Hazret-i Hanzala’ya arkadan yaklaşıp hâince, sırtından mızrakladı.</p>
<p>Hanzala mukâbele etmek istedi. Fakat îmândan nasîbi olmıyan bu müşrik, ikinci bir darbe daha vurup, Hanzala’yı şehîd etti. Hanzala şehîd olunca, Peygamberimiz buyurdu ki:<br />
<strong>- Ben Hanzala’yı meleklerin gökle yer arasında, gümüş bir tepsi içinde, yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm. </strong></p>
<p>Ebû Useyd Sa’îd diyor ki:<br />
“Gidip Hanzala’ya baktım. Başından yağmur suyu akıyordu. Döndüm, bunu Resûlullaha haber verdim. Peygamberimiz hanımına haber gönderip bunun sebebini sordu. O da Uhud’a çıktığı zaman Hanzala’nın cünüb olduğunu bildirdi.”</p>
<p><strong>Hanzala bizdendir</strong><br />
Hazret-i Hanzala Uhud’a yetişmek için çok acele edip, yetişememek korkusu kendini kapladığından, acele ile gusletmeyi unutmuştu. Bundan sonra Hanzala’nın adı <strong>Gasîl-ül-Melâike</strong>=Melekler tarafından yıkanmış kimse diye anıldı. Medîne’de Eshâb-ı kirâmın Evs kabîlesinden olanlar, “Melekler tarafından yıkanan Hanzala bizdendir” diye iftihâr ederlerdi.</p>
<p>Hanzala bi’setten ya’nî Peygamber efendimizin da’vetinden önce de îmân sâhibi olup, Allahın birliğine inanır, putlara tapmazdı. Hanîf dîninde idi. Böylece hanımının rü’yâsı hakîkat olup, Uhud savaşında Hazret-i Hanzala şehîd oldu. Abdullah isminde bir oğulları oldu. Abdullah bin Hanzala olarak tanınan bu oğlu, Yezîd zamanında şehîd edildi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/hanzala-bin-ebu-amir/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hansa Hatun</title>
		<link>http://islamdini.de/hansa-hatun</link>
		<comments>http://islamdini.de/hansa-hatun#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Sep 2009 15:00:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>akinci313</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eshab-ı kiramın hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[eshab]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/?p=2603</guid>
		<description><![CDATA[Meşhur kadın şair sahabilerden.
Peygamber efendimiz zamanında, Amr’ın kızı olan meşhur kadın şair Hansa, çok güzel kahramanlık şiirleri söylerdi. Müslüman olduktan sonra, İslâm, onu üstün bir feragat ve fedakârlık timsali yapmış ve imanda kemale erdirmişti. Dört çocuğu Kadisiye harbinde şehit olduğu hâlde, cesaret ve sebatında asla bir sarsılma olmamıştı. Şehit anası olmanın verdiği teselli, ona evlat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Meşhur kadın şair sahabilerden.</p>
<p>Peygamber efendimiz zamanında, Amr’ın kızı olan meşhur kadın şair Hansa, çok güzel kahramanlık şiirleri söylerdi. Müslüman olduktan sonra, İslâm, onu üstün bir feragat ve fedakârlık timsali yapmış ve imanda kemale erdirmişti. Dört çocuğu Kadisiye harbinde şehit olduğu hâlde, cesaret ve sebatında asla bir sarsılma olmamıştı. Şehit anası olmanın verdiği teselli, ona evlat acısını bile unutturmuştu.</p>
<p><strong>Başka söze ne hacet?</strong><br />
Hansa Hatun, Kadisiye muharebe meydanına giderek, çocuklarını şu tarihi sözleriyle coşturmuştur:<br />
“Benim kahraman evlatlarım! Allaha yemin ederim ki, Ondan başka ibadet edilecek bir mabud yoktur. Siz aynı ananın ve aynı babanın çocuklarısınız. Ben kocama ihanet etmiş bir kadın olmadığım gibi, babanız da mazisi lekeli bir insan değildir. Hem de ben, zorla değil de kendi isteğimle İslâmiyeti kabul ettim. Ve yine kendi arzumla hicret ettim. Sizler işte böyle tertemiz bir maziye sahipsiniz.</p>
<p>Sizden; gireceğiniz savaşta bu asaletinize uygun bir cesaret ve kahramanlık bekliyorum. Din düşmanlarına ilk hücum eden sizler olmalısınız. Sizlerin arkada değil, daima en ön safta çarpıştığınızı görmeliyim. Çünkü bu harp, eski savaşlarımız gibi adi, basit çıkarlar uğruna yapılan çapulculuk ve yağmacılık hareketi değildir.<br />
<span id="more-2603"></span><br />
Elleriyle yaptıkları putlara tapan, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar vahşete devam eden putperestlere, doğruyu ve hakkı gösterme hareketidir. Kısaca bu cihadda emir Allahtan, kumanda da Resulullah efendimizdendir. Başka söze ne hacet?”</p>
<p>Bu sözlerden sonra çocuklarını ayrı ayrı kucaklayan Hazret-i Hansa, ilave ederek diyor ki:<br />
<strong>“Ya İslâmın zafer bayrağını Kadisiye’de dalgalandıracaksınız; yahut da din uğruna şehit olduğunuzu duyacağım!..&#8221; </strong></p>
<p>Bir annenin çocuklarına karşı böyle kahramanca konuşması, orada bulunan diğer mücahidleri de coşturuyor ve Kadisiye’de İslâmın zafer bayrağının dalgalanmasına sebep oluyordu.</p>
<p><strong>Şehit anası</strong><br />
Nitekim öyle de olmuştur. Hasta yatağında yatarken dört oğlunun da şehadet haberi getirilince, haberi getirenlere sordu:<br />
<strong>- Yani ben, şehit anası mı oldum şimdi?</strong><br />
- Evet, şehit anası, hem de dört şehit anası&#8230;<br />
<strong>- Zafer kimlerde?</strong><br />
- Zafer, müslümanlarda&#8230; Şimdi Kadisiye’de İslâmın bayrağı dalgalanıyor!</p>
<p><strong>“İslâmın bir zaferi için dört oğlum da feda olsun!” </strong>diyen Hansa Hatun, ellerini kaldırarak şöyle yalvarıyor:<br />
<strong>- Ya Rabbi! Bana emanet ettiğin dört kahramanı, yine senin dinin uğrunda feda etmiş bulunuyorum. </strong>Artık beni şehit anaları defterine kaydet! Benim için şehit anası olmak kâfi ikramdir. Bunu bana nasip eyle!</p>
<p>Her ne zaman Hansa Hatun’dan söz edilse, Resulullah efendimiz, onun için, <strong>“Örnek bir İslâm kadını” </strong>buyururlardı.</p>
<p>Hansa Hatun, ilk önce, Süleymoğulları kabilesinden Revaha bin Abdülaziz Selmi isimli bir zat ile evlenmişti. Onun vefatından sonra Mirdas bin Ebi Amir ile evlendi.</p>
<p><strong>Medine’nin yolunu tuttu </strong><br />
Risalet güneşi Mekke’de doğup da dünyayı aydınlattığı zaman, bu güneşin aydınlığı her tarafa yayıldı. Hazret-i Hansa’nın gözü de bu nur ile aydınlandı. Kendi kabilesinden birkaç kişiyi de yanına katarak Medine’nin yolunu tuttu. Huzuru saadete vararak İslâmiyet ile şereflendi.</p>
<p>Hansa Hatun, devrinin meşhur şairlerindendir. Peygamber efendimiz, onun şiirlerini bir hayli dinlediler. Bu hanımın fesahat ve belagatını takdir buyurdular.</p>
<p>Hazret-i Hansa, ilk olarak şairliğe şöyle başlamıştı:<br />
Arada sırada bir-iki şiir söylüyordu. Fakat Esedoğulları kabilesi ile onun kabilesi arasındaki savaşta, öz kardeşi Muaviye öldürüldü. Diğer üvey kardeşi Sahr da mizrakla yaralandı. Hansa Hatun bir sene kadar kardeşine ihtimamla baktı, fakat yara bir türlü iyileşmedi. Sahr da bu yaradan kurtulamayıp, o da öldü.</p>
<p>Hazret-i Hansa da bu iki kardeşinin ayrılığından müteessir olup, bunlar için mersiye söylemeye başladı ve şair olup ortaya çıktı.</p>
<p>Hazret-i Ömer, Hansa Hatunun çocuklarının Kadisiye’de şehit olmaları üzerine, şehitlerin çocuklarının her biri için senelik iki yüz dirhem maaş bağladı ve Hazret-i Hansa’nın ismi de şehit çocukları ile birlikte anıldı.</p>
<p>Birgün Hansa Hatun, Hazret-i Aişe’nin huzuruna gelmişti. Başında matem işareti vardı. Hazret-i Aisş de Hazret-i Hansa’yı böyle görünce dedi ki:<br />
<strong>- Ey Hansa, böyle yapma! Bu şekilde matem tutmayı dinimiz yasaklamıştır.</strong></p>
<p>Hazret-i Hansa da şöyle cevap verdi:<br />
- Ben bunu bilmiyordum, böyle yapmanın men edildiğinden haberim yoktu. Fakat bunu böyle yaptığımın bir sebebi vardır.</p>
<p>Hansa Hatun böyle söyledikten sonra, bu sebebi şöyle anlattı:<br />
“Cahiliye devrinde, babamın, beni verdiği kocam çok müsrif bir kimseydi. Kendisinin de, benim de, bütün varımı, yoğumu dağıttı. Kumara verdi. Bunun için parasız, pulsuz kalıp muhtaç duruma düştük. Kardeşim Sahr malını ikiye bölüp, bize bir şeyler vermişti. Az zaman sonra bu mal da heba olup gitti.</p>
<p><strong>Hep dağıtıyor</strong><br />
Kardeşim Sahr, benim parasız kalıp muhtaç duruma düstüğümü görmüş ve buna çok üzülmüştü. Geride kalan diğer hisseden de bana yine verdi. Karısı kendisine, dedi ki:<br />
- Bu böyle olmaz, sen daha ne zamana kadar kız kardeşin Hansa’ya malını vermekte devam edeceksin? Onun kocası hep kumar oynuyor ve nesi var, nesi yoksa hep dağıtıyor.</p>
<p>Sahr karısına cevaben şu şiiri söyledi:<br />
- Yemin ederim ki, ona malımın iyisini vereceğim, o afife bir kadındır. Eğer ben ölürsem, o da kendi başörtüsüyle benim matemimi tutar.”</p>
<p>Bunları anlatan Hansa Hatun sözlerini şöyle bitirdi:<br />
- İşte ben de onun matemi için böyle yapıyordum.</p>
<p>Hazret-i Hansa 646 yılında vefat etti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://islamdini.de/hansa-hatun/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

