”Sünni Dünya” neden birlik değil?

”Sünni Dünya” neden birlik değil?



Sünni dediğimiz coğrafya tek, homojen bir yapıya sahip değil. Bir Şii Sünni çatışmasından bahsedilse bile Sünnilerin böyle bir gücü ve temsil kabiliyeti olduğunu söylemek oldukça zor. Bu durumu Suriye özel temsilcisi danışmanı ve Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Bilim Danışmanı Prof. Dr. Vitaliy Naumkin de açıkça ifade etti. Düzenlenen “Primakov Okumaları” uluslararası forumunda, “Orta Doğu’da yeni büyük oyun” isimli bir panelde konuşan Prof. Dr. Vitaliy Naumkin, Sünni dünyaya ilişkin oldukça ilginç sözler sarf etti.

Naumkin şu tespitlerde bulundu: “Orta Doğu toplumu derin olarak bölünmüş bir toplumdur. Ve şimdi Orta Doğu’da herkesin herkesle mücadele ettiği bir ortam söz konusu… Bazıları, Orta Doğu’da bir Sünni kampının olduğunu iddia ediyor. Ben buna katılmıyorum, Sünni kampı diye bir şey yok. Sünniler birlikte herhangi genel bir tehdide karşı durmuyor. Aslında Sünnilerle Sünniler arasındaki çelişki sayısı, Sünnilerle Şiiler arasındaki anlaşmazlıkların sayısından çok daha fazla. Mesela, birçok ülkede baskın gücü olan ‘Müslüman Kardeşler’ meselesini ele alalım. Türkiye ve Katar gibi ülkeler onları desteklerken, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler bunları terör örgütü olarak değerlendiriyor. Ya da Katar krizine bakın…”

Prof. Dr. Vitaliy Naumkin’i neden bu kadar önemsediğimi sorabilirsiniz? Birincisi Rus akademisinin Orta Doğu’daki tecrübesi ve bilgisi Batı ile yarışacak kadar güçlü ve derindir. Bu yüzden bu değerlendirmelerin oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. İkincisi de Rusya Bilimler Akademisi’nin üyesi olan, birçok devlet nişanı bulunan Naumkin, bugün Orta Doğu üzerine dünyadaki sayılı uzmanlardan biridir. Rusya Devlet Başkanı Putin ona çok değer veriyor ve sayıyor. Ayrıca Putin’in şu anda Orta Doğu politikalarındaki özel temsilcisi olarak görev yapan Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikhail Bogdanov’un da hocasıdır. Kendisi aynı zamanda doktorasını İmam Gazali üzerine yapmış ve onun “İhya-u Ulumi’d-Din” adlı eserini de Rusçaya çevirmiş bir İslam uzmanıdır.

Naumkin’in dediği gibi coğrafi olarak Sünni bir dünyadan bahsetsek de, siyasi ve kültürel olarak bir dünyadan bahsetmemizin imkânsız olduğunu hepimiz biliyoruz. Ortak olarak oruca başlayamadığımız muhtemelen de siz bu yazıyı okurken aynı gün bayram yapamadığımız bir dünya var karşımızda. Sınırları Asya’dan Afrika’ya ve Kafkaslardan Balkanlara kadar uzanan geniş bir coğrafya Sünni olarak tanımlanıyor.

Yaklaşık 1.6 milyar Müslümanın %90’ı harita üzerinde Sünni olarak gösteriliyor. Fakat %10luk Şiilik kadar ortak bir “dünya” kurmaları mümkün değil. Şiilik içinde de farklar bulunsa bile kendi dünyasında genel bir homojenlik sağlamayı başarmış durumdadır. Elbette bunda İran devriminin ve velayet-i fakih görüşünün etkisi göz ardı edilemez. Buna rağmen son zamanlarda Irak seçimlerinde yaşananlar bu çatının içindeki derin ayrımlara işaret etmiyor değil. Irak’ta en büyük Şii tabana sahip Mukteda es-Sadr’ın desteklediği, Sairun Koalisyonu, 12 Mayıs’ta yapılan genel seçimlerde, 329 sandalyeli meclise 54 milletvekili göndermeyi başardı. Seçimlere yönelik Türkmenlerin çok ciddi itirazlarının bulunduğunu da unutmayalım.

Tüm bunlara rağmen Şiiliğin Sünnilik karşısında daha merkezîleşmiş olduğunu kabul etmeliyiz. Son olarak Suriye meselesinde gördük ki, sahada da irili ufaklı birçok Sünni grup ortak bir mücadele göstermeyi başaramadı. Birçok kez çatı örgüt kurulmaya kalkışıldı ama sonunda hepsi dağıldı. Öyle ki sahada birbiriyle savaşmayan, birbirini tekfir etmeyen Sünni örgüt kalmadı gibi. Maalesef Naumkin’in dediği gibi bu yalnızca Suriye meselesinde değil, Müslüman dünyanın tüm meselelerinde de böyle.

 

Sünni kimlik nasıl inşa edilmişti? 

 

Sünniliğin ne kilise gibi ruhani otoriteyi kuracak dinî bir kurumu ne Şiilik gibi ruhani ve siyasi otoriteyi kendinde toplayan merc-i taklidi ne de Humeyni’nin kurduğu merc-i taklidin de üstünde Velayet-i Fakih gibi dinî otoritesi bulunur. Aslında geleneksel Sünni dünya pratikte oldukça çoğulcu bir topluluk olmuştur. Sünni dünya içindeki bu farklılıklar ve çoğulcu yapılar geçmişte nasıl ortak bir kimlik inşa etmiştir? Bunu sadece Osmanlı gibi güçlü bir siyasi güce bağlamak doğrumu mudur? Öncelikle kime Sünni denildiğiyle işe başlayalım isterseniz. Hilafetin Hazreti Ali’ye nasla/vahiyle verilmediğine inanan ama bununla birlikte Ehl-i Sünnet denilen ortak inanç ilkelerini paylaşan Müslümanlar bu Sünni şemsiyenin altında tanımlanır. Sünnilik bu açıdan şemsiye bir kavram olarak karşımıza çıkar.

Sünni kimliği kuran temel ilkeleri Ehl-i Sünnet inancının da temel ilkeleridir. Bu kimlik Müslüman toplumlara akaid denilen çok kısa hatta bazen manzum eserlerle öğretilir. İslam dünyasında akaid metinlerinin oluşumu aslında Ebu Hanife’nin “Fıkhu’l-Ekber”, “el Vasiyye”, “el Alim ve’l-Müteallim” gibi eserleriyle başlar. Daha sonra da Eş’arilik ve Matüridiliğin oluşmasıyla birlikte büyük oranda inanç alanında ortak bir konsensüs oluşur. Yaklaşık dokuzuncu yüzyıldan 19. Yüzyıla kadar Sünni coğrafyada her yazma kütüphanede karşımıza çıkacak akaid ile ilgili eserler Ebu Hanife ile başlayan kurucu ilkelerde icma hâlindedir. Kanaatimce hepsi değerli olmakla birlikte bu kurucu ilkelerden üçü Sünni barışın da anahtarı olmuştur. Bu ilkeler şunlardır:

Allah’ı ve Allah katından gelen şeyleri kalp ve lisanla tasdik eden kimse, Allah katında ve insanlar yanında mü’mindir.
Bil ki; ben ehl-i kıblenin mümin olduğunu söylüyorum, farzlardan herhangi birini terk etmelerinden dolayı onları imandan çıkmış saymıyorum.
Tenzili inkâr etmedikçe te’vilin inkârı küfür sayılmaz.

Ehl-i Sünnet çatısını oluşturan Eş’arilik ve Matüridilik bu ana ilkelerini merkeze alarak İslam kültür ve Milletinin yönünü tayin ettiler. İslam Milletinin kurucu metni olan birçok akaid metni kaleme alındı. Matüridilerden Ömer Nesefi,  Hakîm es-Semerkandî, Osman el-Ûşî, Tahavi ve Eş’ariler arasında da Cüveynî, İmam Gazâlî, Îcî ve Tâceddin es-Sübkî gibi. Bu metinlerin her çağda onlarca açıklaması yapıldı ve bu üç ilkede ortak bir dünya inşa edildi. Bu ilkeler bu gün İslam Dünyası diye bahsedilen ortak bir kültür dünyasının, meydana getirilen kurumların, ilim hayatının kurucu ilkeleri oldular.

Selçuklulardan Osmanlılara Sünnilik Harici tekfirciliğe karşı çoğu kez aşılı oldu. İtikadi birlik ve inşa edilen zihin dünyasında Müslüman olduğunu beyan eden kimseyi koruma altına aldı. Ünlü Hanefi Fakih İbn Nüceym’in ifade ettiği gibi: “Sözünü yorumlama imkânı olduğu sürece ya da o sözün küfrü gerektirmeyeceğine dair zayıf bir rivayete dayalı bile olsa bir ihtilaf varsa, bir Müslümanın tekfirine fetva verilmemelidir. Bu duruma göre fetva kitaplarında zikredilen birçok hususla tekfir konusunda fetva verilmemesi gerekir. Ben bunların hiç biriyle fetva vermeme hususunda kendi kendime söz verdim.”

 

Sünni dünyanın yıkılışı

 

Osmanlıya karşı isyan eden Vehhabi-Selefilik Sünni dünyanın tarihin gerisinde bıraktığı Harici tekfirciliği yeniden hortlattı. İbn Abidîn “Reddü’l-Muhtar” adlı eserinde Vehhabileri tanımlarken ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anlıyoruz: “Vehhabilik Necd çöllerinde meydana çıkıp Harameyni almışlardır. İbâdetlerinin Hanbeli mezhebine göre olduğunu söylüyorlar. Fakat kendilerinin Müslüman olduğuna inanıp, kendilerine muhâlif olanların müşrik olduğuna inanmaktadırlar. Bundan dolayı Ehl-i sünneti ve Ehl-i sünnet âlimlerinin öldürülmesini mübah görürler.”

Küfür ve şirki bir inanç olarak gören ve amellerdeki benzerlik ve eksiklikten dolayı bir Müslümanı tekfir etmeyen Sünniliğe ve Osmanlıya karşı çektikleri tekfir ateşi sönmeden yaşamaya devam ediyor.

Sünni gelenek ve formlar, Sünni dünyada Vehhabilikle başlayan ve daha sonra başka ”İslamcı” hareketlerle temsil edilen köklere dönüş veya Asr-ı saadete dönüş mitosuyla yerle bir edildi. Sünni dünyanın eğitim kurumları yerini mezhepler üstü din öğretimine ve Selefiliğe terk etti. İslam dünyasında Mekke’den Kahire’ye, İstanbul’dan İslamabad’a kadar artık eğitim kurumlarında Sünniliğin kurucu metinleri ve akaid ilkeleri değil, Siyasal ideolojilerle melezleşmiş yeni inanç metinleri okutuluyor.

Ehl-i Sünnetin yerine ikame edilen yeni inançlar, fırkalar, radikal selefî akımlar siyasi hesaplaşmalarını din ve Allah adına görmeye başladılar. Kendilerinden olmayanı Müslüman görmeyerek, tekfir ederek canlarına, namuslarına ve mallarına tasallut etmek için bahaneler uyduruyorlar. Suriye maalesef uyuyan Haricîliğin yeniden uyanmasını sağladı. İslam milleti üstünde bir hayalet gibi dolaşan bu Harici zihniyet kendinden olmayanı Müslüman görmeyerek büyük bir iç çatışmanın fitilini ateşledi. Siyasetin ve karşılaştığımız her çatışmanın dilini din diline çevirerek dinî alanı da yozlaştırıyoruz. Dinî alandaki tekfirci dil gençlerimizi ve geleceğimizi kaybetmemize yol açıyor. Kâbe’nin etrafını saran beton, ruhlarımızı esir alıyor.

Ehl-i Sünnetin bizi millet yapan dokunuşlarına yeniden ihtiyacımız var. Umarım bu bayram Ehl-i Sünnetin kurucu ilkelerini yeniden hatırlamaya ve mazlum milletlere çare olmamıza vesile olur. Yüce Allah oruçlarınızı ve ibadetlerinizi kabul etsin, sağlık ve afiyet içinde sevdiklerinizle güzel bir bayram geçirmenizi dilerim. Duayla kalın…