Aklına gelenler canını acıtmış olmalıydı!..

Aklına gelenler canını acıtmış olmalıydı!..




Bu karda, kışta dışarılarda dolaşmak akıllı adam işi değildi çünkü…

 

Şükürler olsun ki; Numan’ın engin hoşgörüsü ve merhameti imdadına yetişmiş, intikamını almamıştı. Onun aklı başında mıydı? Bu karda, kışta dışarılarda dolaşmak akıllı adam işi değildi çünkü. Belli ki nefsiyle ağır bir hesaplaşma içindeydi. Mazideki hadiseler vicdanına rahat vermiyordu. İçine bir kor gibi düşmüş, âdeta cayır cayır yakıyordu. O şimdi iflah olmaz bir derde yakalanmıştı.

Küçük Numan’ın dedesi Mahmud Efendi; Kara Medrese’de okumuş hafız-ı kelâm birisiydi. Buralarda din düşmanlarıyla nasıl mücadele ettiklerini anlatmıştı. Aklına gelenler canını acıtmış olmalı ki gözleri yeniden boncuk boncuk yaşla doldu. Fena hüzünlenmişti. Bu hislerle etrafı dolaştı durdu, soğuğa aldırmadan. Sanki o günleri yeniden yaşıyormuş gibiydi. Peşi sıra meleyerek dolaşan ak kuzularını, koyunlarını, sadık köpeklerini düşündü… Delik deşik olmuş çarıkları aklına gelince yüreği burkuldu. İçi başka, dışı başkaydı bugün Zülküf’ün; kırık testiler, iyice paslanmış ne olduğu anlaşılmayan demir parçaları, boş çuvallar, at ve öküz arabaları; hepsi de sağa sola rastgele serpiştirilmiş gibiydi. Bir kısmı kara saplanmış bu köy kalıntılarının yanında yalnız ucu dışarıda olan uzun bir sopa gördü. Eğilip almak istedi, saplandığı yerden çıkaramadı. Kuru bir dal parçasıyla etrafını kazıdı. Biraz daha zorlayınca hiç bozulmamış bir tırmık çıkıverdi. Karlarını temizlerken köyden birkaç kişi de yanına geldi. Onları görecek hâlde değildi. O, Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin bir ilâhisini mırıldanıyordu:

 

Nagihân bir şâra vardım,

Ânı ben yapılır gördüm,

Ben dahî bile yapıldım,

Taş ve toprak ârasinde.

 

Şâkirdleri taş yonarlar,

Yonup üstâda sunarlar,

Mevlânın adın anarlar,

Taşın her pâresinde.

 

Ol şârdan oklar atılır,

Gelür sineme batılır,

Âşıklar cânı satılır,

Ol şârın bâzâresinde.

 

Şâr dedikleri gönüldür,

Ne âlimdür ne câhildür,

Âşıklar kânı sebildür,

Ol şârın kenâresinde.

 

Bu sözümü ârif anlar,

Câhiller bilmeyüp tanlar,

Hacı Bayram kendi banlar,

Ol şârın minâresinde.

 

– Hey Zülküf!

– !!!

– Zülküf; sana sesleniyorum, duymuyor musun?

– !!!

– Ne zamandır; karlar içinde, bu soğuk çayın kenarındasın, Allah muhafaza; donarsın. Hadi eve gidelim!

– Hocam durmadan söylüyor bu ilâhiyi! Ben de unutmamam lazım!

– Neyi?

– Hocamın söylediklerini!

 

Çalabım bir şâr yaratmış,

İki cihân âresinde.

Bakıcak Didâr görünür,

Ol şârın kenâresinde.

 

– Ne demek; Çalabım? Şâr? Kafamız karışık zaten bir de sen karıştırma Zülküf!

– Karışacak bir şey yok komşum! Çalap; Allah demek, şâr da şehir, gönül manasında… DEVAMI YARIN