Her mahlukun bir dili vardır. Dervişinki edeptir, ardır…

Her mahlukun bir dili vardır. Dervişinki edeptir, ardır…




Anlayacağınız bütün mahlukatı severim! “Sever gibi” değil “ADAM GİBİ” severim!

 

Etrafındaki canlılarla âdeta konuşuyordu İbrahim Hakkı hazretleri:

– Sakın ha; otların, ağaçların bir yere kazık gibi çakılı olduklarına aldanmayın!

– !!!

– Yorulduğunuzda; onlarda istirahat eder, dinlenir, meyvelerinden yer karınlarınızı doyurursunuz, yuva yapar yavrularınızı büyütürsünüz!

– !!!

– Sizin, bizim anlayamayacağı bir lisanla konuşurlar, ötelerden, uzak ufuklardan haber verirler!

– !!!

– Anlayacağınız; birisi dalını kırdığında, insanoğlunun kolunun kırılmasına benzer! Farkı; insan, canı acıyınca dünyayı velveleye verir… Siz bu ağaçların acı bir feryadını işittiniz mi?

– !!!

– Ben hem ağaçları severim, hem de bütün kuşları, böcekleri, hayvanları…

– !!!

– Anlayacağınız bütün mahlukatı severim! “Sever gibi” değil “ADAM GİBİ” severim!

– !!!

– Çünkü: “YARATILANI SEVERİM, YARADAN’DAN ÖTÜRÜ…”

– !!!

– Siz de sadece dinliyorsunuz be!

– Cik cik!

– Eh! En sonunda bir cevap veren çıktı! Buna da şükür!

– Cik cik!

Her mahlukun bir dili vardır.

Dervişinki edeptir, ardır…

            ***

Yeşilin envaiçeşidi ile bezenmiş ağaçları binbir güçlükle geçtikten sonra şimdi üzerinde olduğu tepeye ulaşmak için epey ter dökmüşlerdi hep birlikte. Bir o kadar çabayı da peşinden ayrılmayan hayvanlara bir şey anlatmak için harcadı İbrahim Hakkı. Yüksek emelleri olmanın insana verdiği hazla bir müddet daha söylendi:

– “Her zorluğu aşar, onlarla baş edebilirim” hissini hiç tattınız mı?

– !!!

– Bakın; her yanım ağrıyor ama değer. Doğrusunu söylesem; insanlardan inanan çıkmaz. Garip dünyanın zavallıları! Ah! Ah!

– !!!

Konuşacaklarını tamamladıktan sonra yorgunluktan bitap düşmüş bedenini, sırtüstü, uçsuz bucaksız göğün altına yığılırcasına bırakıverdi. Bulunduğu yer dağ mı, tepe miydi? O, ne olduğundan ziyade aradığını bulabilme derdindeydi. Veya ne olursa olsun mühimsemiyordu. Püfür püfür serin yelin estiği bu yer, ne hikmetse pek hoşuna gidiyordu; hem dünyayı berbat eden insanlardan uzak olduğundan, hem mübarek hocasını hatırlatmasından dolayı, hem de tabiatla iç içe tefekkür etmeye fırsat verdiği için bu tepeler hoşuna gidiyordu.

 

Fazla uyuma ölürsün; uyanamazsan!

Olgunlaşmazsın; çıra gibi yanamazsan!

                     ***

Bir müddet sonra ayağa kalktı. Oldum olası uzun uzadıya orada burada yatmayı, uyumayı da sevmezdi. “Bu kadar istirahat yeter ey nefsim” dedi, kasabayı rahat görebildiği bu yerden etrafı seyretmeğe başladı. DEVAMI YARIN