<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Köşe Yazıları&gt;Ekrem Buğra Ekinci &#8211; İslam Dini</title>
	<atom:link href="https://islamdini.de/konular/kose-yazilariekrem-bugra-ekinci/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamdini.de</link>
	<description>Ehl-i sünnet vel-cemaat</description>
	<lastBuildDate>Sun, 18 Feb 2018 21:04:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>BİR RAMAZAN AYININ HATIRLATTIKLARI&#8230;</title>
		<link>https://islamdini.de/bir-ramazan-ayinin-hatirlattiklari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 21:04:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları>Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/bir-ramazan-ayinin-hatirlattiklari/</guid>

					<description><![CDATA[Yılın on iki ayından biri var ki, diğerlerinin hiçbiri bunun kavuştuğu alâkaya sahip değildir. Müslümanların “On bir ayın sultanı” adını verdiği Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri topluca kılınan teravih namazları ile diğer aylardan farklılık gösterir. “Ramazan” kelimesi, eski Arapça’da güneşin hararetinin kuma ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir.…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/bir-ramazan-ayinin-hatirlattiklari/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Yılın on iki ayından biri var ki, diğerlerinin hiçbiri bunun kavuştuğu  alâkaya sahip değildir. Müslümanların “On bir ayın sultanı” adını  verdiği Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri topluca kılınan  teravih namazları ile diğer aylardan farklılık gösterir.</p>
<p>“Ramazan”  kelimesi, eski Arapça’da güneşin hararetinin kuma ve taşa şiddetle  tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde  ise bununla isimlendirilmişti. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği  için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok  ettiğine inanılır. Kur’an-ı kerîm bu ayda inmeye başlamıştır. Bu  hâdisenin yıl dönümü olan ve “bin aydan hayırlı” olduğuna inanılan Kadir  Gecesi bu aydadır.</p>
<p>İslâm âleminde kullanılan takvim, ayın  hareketlerine göre hesaplanır. Ayın dünya etrafında dönüşü 29,5 gündür.  Bir ay senesi de 354 gün çeker. Bunun için, bütün mukaddes günler gibi  Ramazan da, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olur. Bu sebeple  hep aynı mevsime denk gelmez. 33 senede bir ay takvimi ile güneş  takvimi aynı günde buluşur.<br />Ay takviminde ayın başlaması gökyüzünde  yeni hilâlin görülmesiyle olur. Bir-iki gece öncesinden yeni hilâl  gözetlenir. Görülürse, her şehrin kalesinde bulunan top ile işaret  verilerek Ramazan ayı ilân edilir. Eğer hilâl görülemezse, önceki ay  otuz güne tamamlanır; Ramazan ayı ertesi gün başlar. Bu iş için hususî  vazifeliler vardır.</p>
<p>Ramazan ayının en mühim hususiyeti, oruçtur.  Farklı şekillerde Yahudilik ve Hristiyanlıkta bulunduğu gibi, İslâmiyet  de orucu emretmiştir. Sabah güneşin ilk ışıklarının yeryüzünde  görülmesiyle oruca başlanır; akşam güneşin batışıyla oruç sona erer. Bu  saatler, belli vazifeliler tarafından sokakta davul çalınarak ilan  edilir. Oruç zamanı boyunca yemek yemek, herhangi bir sıvı içmek, sigara  gibi keyif verici bir madde kullanmak ve cinsî temas yasaktır.  Müslümanlardan bu mukaddes günlerde, dinî ve ahlâkî vecibelerine daha  dikkatli olması beklenir. Bu ayda belki işi en zor olanlar, tütün  tiryakileridir. Ama orucun sıkıntılarına sabretmek de o kadar sevaplı  bir iş olarak görülür. Hastalar, yaşlılar, hamile ve emzikli kadınlar,  yolcular, ağır işte çalışanlar oruç tutmayabilir. Bu mazeretleri ortadan  kalkınca, telafi için oruç tutarlar.<br />Osmanlılarda Ramazan ayı  öncesinde hazırlıklar başlar. Câmiler temizlenir. Mesai saatleri oruca  göre tanzim olunur. Mektepler tatil edilir. Halk, işi gücü biraz askıya  alır. İbâdete ağırlık verir. Orucun bitmesine yakın alışverişe çıkar.  Câmi meydanlarında kurulan sergilerde, bu aya mahsus tesbih gibi eşyalar  satılır.</p>
<p>İnsanlar bu ayda evine ve dostlarına daha cömert  davranmaya çalışır. Saraydan en küçük eve kadar oruç açmak üzere yemek  davetleri verilir. Devlet adamlarının ve zenginlerin köşklerinde üst  katta davetlilere, alt katta sokaktan gelip geçenlere sofralar kurulur.  İnsanlar birbirine ve fakirlere iftar yemeği vermekte yarışır. Ramazan  ayında herkesin sofrası, başka zamankinden biraz daha parlak olur.</p>
<p>Ramazan  sofrasının hususiyetlerinden birisi hurma ile güllaçtır. Hurma,  Arabistan’da yetişen ve bereketi sebebiyle Müslümanlar için âdeta  mukaddes bir meyvedir. Güllaç ise, nişastalı hamur ile ceviz, süt,  gülsuyu ve meyveden meydana gelen hafif bir tatlıdır. Ramazan ayına  mahsus gibidir.</p>
<p>Ramazan ayı bereket ayıdır. Fakirlerin daha çok  gözetildiği bir aydır. Zenginler, bu ay başlamadan evvel, fakirlerin  evlerine bir aylık erzak gönderir. Oruç tutmayanlar, hatta gayrı  müslimler açıktan oruç yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterir.  Müslümanlar için mazereti olsa bile alenen oruç yemek ceza kanununda  tanzim edilmiş bir suçtur.</p>
<p>Ramazan gecelerinin en mühim hâdisesi  cemaatle kılınan terâvih namazlarıdır. Genç-yaşlı, büyük-küçük vakti ve  sıhhati müsait olan herkes câmiye koşar; yalnız kılınması zor olan bu  namazı kılmaya itina eder. Bu namaz, normal namazlardan uzun sürdüğü  için, arada ilahiler okunur. Büyük câmilerde güzel sesli müezzinlerin  okuduğu ilahiler makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenâsüp (uyum)  içindedir.</p>
<p>Bu ayda câmiler gündüzleri de hareketlidir. Halk  câmileri doldurur. Din âlimleri, halka vaazlar verir. Hazret-i  Peygamber’in hayatını şiir şeklinde anlatan mevlidler okunur. Meşhur  hafızlar, Kur’an-ı kerim okur; halk dinler veya kendi mushaflarından  takip eder. Kur’an-ı kerim 30 kısımdır. Böylece 30 günde baştan sona  okunmuş olur. Böyle okumak sevaplı bir iştir. Okuma bitince, sevabı  ölmüşlere hediye edilir. Bu ayda insanlar yakınlarının ve din  büyüklerinin kabirlerini ziyaret eder.</p>
<p>İlk Müslümanlar zamanında  Ramazan gelince Mescid-i Nebi’deki bütün kandiller yakılırdı.  1500’lerden itibaren Osmanlı ülkesinde câmi minareleri arasına mahya  denilen kandiller germek âdet olmuştur. Bu kandiller dinî sözler veya  mevzu ile mütenasip resimlerden müteşekkildir.</p>
<p>Hazret-i Muhammed,  tıraş olduğu zaman düşen kılları, sevenleri tarafından paylaşılıp  saklanmıştır. Sakal-ı şerif denilen bu kıllardan, bazı câmilerde veya  ailelerde muhafaza edilenlerinin ziyareti de Ramazan ayının  hususiyetlerindendir. Hazret-i Peygamber’in İstanbul’da bulunan iki  hırkası da bu ayda devlet adamları ve halk tarafından ziyaret edilir.<br />Normal  zamanlarda, gece sokaklarda kimseler bulunmaz. Ancak Ramazan ayında  sabaha kadar çarşılar, kahvehaneler açık kalır. Terâvih namazından  çıkanlar buralara akın eder. Meddah, orta oyunu ve hayal oyunu (Karagöz)  gibi ananevi tiyatro artistleri seyredilir. XIX. asır sonlarında dram  kumpanyaları da tiyatro oynamaya başlamıştır.</p>
<p>Ramazan ayı  bitince, Müslümanların iki büyük bayramından biri başlar. Üç gün sürer.  Oruç tutmanın yasak olduğu bu bayrama iyd-i fıtr denir. Fıtr, oruç açmak  demektir. Bu günlerde tatlı yemek Hazret-i Peygamber’in âdeti olduğu  için şeker bayramı da denir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PADİŞAH YEĞENLERİ</title>
		<link>https://islamdini.de/padisah-yegenleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 21:01:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları>Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/padisah-yegenleri/</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı hânedanı denince akla hep padişahların oğulları ve kızları gelir. Padişah kızlarının evliliklerinden de soy yürümüş; bunlardan bazısı günümüze kadar gelmiştir. Hânedanlarda soy ekseriya erkekten yürür. En büyük oğul, unvanı ve varsa tâcı alır. Hükümdarın oğlu yoksa, kızı olsa bile, taht en yakın erkek akrabaya geçer. Fransa ve Almanya’da böyledir.…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/padisah-yegenleri/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Osmanlı hânedanı denince akla hep padişahların oğulları ve kızları  gelir. Padişah kızlarının evliliklerinden de soy yürümüş; bunlardan  bazısı günümüze kadar gelmiştir.</p>
<p>Hânedanlarda soy ekseriya  erkekten yürür. En büyük oğul, unvanı ve varsa tâcı alır. Hükümdarın  oğlu yoksa, kızı olsa bile, taht en yakın erkek akrabaya geçer. Fransa  ve Almanya’da böyledir. İspanya ve İngiltere gibi bazı memleketlerde  soyun kızdan yürümesi mümkündür. Hükümdarın oğlu yok ise, tahta kızı  geçer. İslâm-Türk geleneğinde kadınlar tahta çıkamaz. Osmanlı  Devleti’nde tahta padişahın oğullarından talihi yaver giden biri geçer.  1617’den itibaren padişahın oğlu değil de, ailenin en yaşlı erkeği tahta  çıkmaya başlamıştır. Bu, Osmanlılara has bir tatbikattır.</p>
<p>Padişahın  oğluna şehzâde, kızına sultan denir. Şehzâdelerin oğul ve kızları da  şehzâde ve sultandır. Babası padişah olmasa bile bir şehzâde tahta  çıkabilir. Ama Osmanlı tarihinde bir misali yoktur. Sultanlar, yani  padişahların kızları, hânedan protokolüne dâhildir. İlk zamanlar başka  hânedanlardan prenslerle evlenirdi. XV. asırdan sonra ileri gelen devlet  adamlarıyla evlendirilmişlerdir.</p>
<p>Osmanlı hânedanı hep  padişahların erkek çocuklarından yürümüştür. Şehzâde idamları, çocuk  ölümlerinin fazlalığı ve salgın hastalıklar sebebiyle yan kollardan  devam etmemiştir. Hâlbuki Avrupa hânedanlarının bir hükümran, yani  tahtta hüküm süren kolu vardır; bir de hükümdarın kardeşleri olan  prenslerden inen yan kolları vardır. Osmanoğullarının son bir buçuk  asırda yaşayanların tamamı, Sultan II. Mahmud’un iki oğlundan, Sultan  Mecid ve Sultan Aziz’den gelmektedir. </p>
<p>Fethedilen yerlerin  mahallî hânedanları Osmanlı hizmetine girmişse, cemiyet içinde  erimiştir. Osmanlı hânedanı dışında soylu ailelerin varlığı, milletin  birliği için tehlikeli görülmüştür. Osmanlılar, kızların soyunun halka  karıştırılmasını istemiştir. Nitekim Sultan Fatih, kanunnamesinde,  padişah kızlarının çocuklarına sancakbeyinden yukarı rütbe verilmemesini  emretmiştir. Bu sebeple Osmanlı ülkesinde aristokrasi teşekkül  etmemiştir. Bunun avantajları olduğu gibi, mahzurları da vardır. Zira  dünyanın her yerinde ilim, sanat ve estetik, aristokrasinin himâyesinde  inkişaf eder. Osmanlı Devleti’nde bu vazife hânedana kalmış; ama hânedan  ortadan kalkınca, köylü bir cemiyet ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Padişah  kızlarının erişkin çağa ulaşıp evlenenlerinin çoğu çocuk sahibi  olamamıştır. Bazılarından soy yürümüştür. Bunlardan bugüne intikal edeni  azdır ve bazısının hânedana nisbeti kati değildir. Osmanlı tarihinde,  sultan çocuklarının soyunun resmî kaydı kasten tutulmamıştır. Bazıları  aile vakıf senedleri vesilesiyle günümüze kadar intikal edebilmiştir.  Sultanların oğluna sultanzâde, kızlarına hanımsultan denir. Bunların  çocuklarının unvanı yoktur. Artık hânedana değil, sıradan halka  dâhildir.</p>
<p><strong>Dayıları padişah!</strong><br />Fatih Sultan  Mehmed’in yegâne kızı Gevherhan Sultan, Akkoyunlu Şehzâdesi Uğurlu  Mehmed Mirza ile evlenmişti. Mehmed Bey, babası Uzun Hasan Bey’in  ordusunda süvari kumandanı idi; hatta Otlukbeli Harbi’nden az evvel  Osmanlı öncülerini mağlup etmişti. Ama sonra babası ile bozuştu; Osmanlı  hizmetine girdi. Sivas beylerbeyi iken vefat etti. Gevherhan Sultan,  zevci ile iki sene Sivas’ta yaşamış; sonra çocuklarıyla İstanbul’a  dönmüştür. Mehmed Mirza’nın önceki evliliğinden iki çocuğu vardı. Sultan  ile evliliğinden Sultanzâde Mahmud, Hüseyn, Ahmed ve Mehmed dünyaya  geldi. Bunlar hem Sultan Fatih’in, hem Uzun Hasan’ın torunudur. Ahmed  Mirza da dayısı Sultan II. Bayezid’in kızı Aynişah Sultan ile evlendi.  XIX. asır sadrazamlarından Arapkirli Yusuf Kâmil Paşa bu soydandır.</p>
<p>Kanuni  Sultan Süleyman’ın kızı Mihrümah Sultan’ın, sırasıyla Semiz Ahmed Paşa,  Nişancı Feridun Bey ve meşhur şeyh Aziz Mahmud Hüdâî ile evlenen kızı  Ayşe Hümâşah Hanımsultan’ın da soyu ilk evliliğinden devam etmiştir. İş  adamı Nazım Siyavuşoğlu, bu koldan indiğini iddia etmektedir.</p>
<p>Her  ikisi de Sultan II. Selim’in kızları olan Esmâhan Sultan’ın Sokullu  Mehmed Paşa’dan ve Gevherhan Sultan’ın da Piyâle Paşa’dan doğan  çocuklarının soyu günümüze intikal etmiştir. Sultan Reşad’ın torunu  Behiye Sultan ile evlenen İhsan Bey, Esmâhan Sultan soyundandır.<br />Sultan  IV. Murad’ın kızı Safiyye Sultan’ın Abaza Hüseyn Paşa ile evliliğinden  soyu yürümüştür. Kâmûs-i Osmânî müellifi Mehmed Salâhî Bey (1856-1910)  bu soydandır. Sultan İbrahim’in, Silahtar Yusuf Paşa ile evlenen kızı  Fatma Sultan’dan (1642-1682) soyu devam etmiştir. İttihatçıların  hâriciye nâzırı Nesimî (Sayman), bu soydandır.</p>
<p>Sultan III.  Ahmed’in, Ahmed Râtıb Paşa ile evlenen kızı Ayşe Sultan’ın da  (1715-1775) soyunun devam etmiş olması muhtemeldir ki, şu halde şair  Namık Kemal bu soydandır. Sultan I. Abdülhamid’in şehzâdeliğinde dünyaya  gelen kızı olup, nişancı Ahmed Nazif Efendi ile evlenen Ayşe  Dürrişehvar Sultan’ın soyu günümüze dek gelmiştir. Sultan Hamid devrinde  şeyhülislâm Ahmed Muhtar Efendi ve maarif nâzırı Hâşim Paşa, bu  soydandır. Sultan II. Mahmud’un kızı Sâliha Sultan’ın da nesli devam  etmiştir; Fenerbahçe kurucularından Ziya Songülen, bu soydandır.</p>
<p>Hâlihazırda  Osmanlı hânedanından 25 şehzâde, 12 sultan, 34 sultan çocuğu, 12  şehzâde ve 4 sultan eşi hayattadır. Hânedanın 1924’de 185 olan nüfusu,  yüz yıl geçmeden 87’ye inmiştir. Bunların çoğu hayatlarını 1924’de  sürgün edildikleri yurt dışında sürdürmektedir. Şimdi Sultan II. Mahmud  Han’ın kanını taşıyan en 300 kişi şu anda hayattadır. Zira son devir  sultanlarının bazısının soyu bugüne gelmiştir. Halife Abdülmecid Efendi,  Osman Gâzi’nin 21.kuşak torunudur. Hâlihazırda 23.kuşak hayattadır ve  26.kuşaktan da şehzâde ve sultanlar vardır. Şu anda hânedanın en yaşlı  ferdi Bilûn Hanımsultan, bir sultan kızıdır</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AYASOFYA EFSANELERİ</title>
		<link>https://islamdini.de/ayasofya-efsaneleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 20:57:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları>Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/ayasofya-efsaneleri/</guid>

					<description><![CDATA[İstanbul’un sembollerinden biri olan Ayasofya’yı, Roma İmparatoru Constantinus 360’da ahşaptan yaptırdı. Nika İsyanı sırasında (532) yanınca, İmparator Iustinianus kârgir yaptırdı. 537’de ibadete açıldı. Şimdiki bina budur. Aya+Sofia, “ilahi hikmet (bilgi)” demektir. Bu da Hazret-i İsa’nın bir vasfıdır. Rivayete göre Iustinianus, rüyasında bir azizin, kendisine gümüş bir levha üzerinde Ayasofya’nın resmini…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/ayasofya-efsaneleri/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İstanbul’un sembollerinden biri olan Ayasofya’yı, Roma İmparatoru  Constantinus 360’da ahşaptan yaptırdı. Nika İsyanı sırasında (532)  yanınca, İmparator Iustinianus kârgir yaptırdı. 537’de ibadete açıldı.  Şimdiki bina budur. Aya+Sofia, “ilahi hikmet (bilgi)” demektir. Bu da  Hazret-i İsa’nın bir vasfıdır.</p>
<p>Rivayete göre Iustinianus,  rüyasında bir azizin, kendisine gümüş bir levha üzerinde Ayasofya’nın  resmini gösterdiğini görmüş; mimar da o gece aynı rüyayı gördüğünü  anlatınca, bu manevî işaret üzerine inşaata başlanmıştı. Yegâne Ayasofya  bu değildir. Bizans hâkimiyetindeki nice şehirde aynı adı taşıyan  mabedler vardır. Ama hiçbiri İstanbul’daki kadar muhteşem ve meşhur  değildir.</p>
<p>Bizans zamanında bütün merasimler ve dinî toplantılar  burada yapılırdı. Zamanında dünyanın en büyük kubbesine sahip olmakla  şöhret bulmuştur. Işık ve ses düzeni muazzam olan bu mabedi görenler,  hayranlıklarını gizleyememiştir. XI. asırda Ayasofya’yı gezen Rus  elçileri, kendilerini gökte zannettiklerini söylemişlerdir. XIII.  asırdaki Latin istilâsından sonra Ayasofya harab olmaya yüz tutmuştur.  Latin istilasının kumandanı ve 1205’de ölen Venedikli Dandolo’nun mezarı  da Ayasofya’dadır.</p>
<p>Türklerin İstanbul’u kuşattığı sırada, halk,  eski ihtişamından eser kalmamış olan Ayasofya’ya sığındı. Dua ederek  şehrin manevî koruyucusu Hazret-i Meryem’den bir müjde bekledi. Fakat  müjde, Türklerin lehine idi. Sultan Fatih, Ayasofya’yı kılıç hakkı  olarak câmiye çevirdi. 1 Haziran 1453’de ilk Cuma namazı kılındı. Bundan  sonra Ayasofya Büyük Câmii veya Fetih Câmii diye anıldı. Türklerin  câmiye hizmeti, Bizanslıları bile geçti. Şu anda ayakta durması bile  Osmanlılar sayesindedir.</p>
<p>Ayasofya hakkında Bizans devrinden beri  pek çok dinî hikâye ve efsane anlatılmış; Türkler, kendisinde âdetâ  farklı bir kudsiyet görmüştür. Bu bakımdan Ayasofya artık Bizans’tan  çok, Osmanlı eseri sayılır. Padişahlar ve devlet adamları, Saray’ın  yakınındaki bu câmide sık sık namaz kılardı. Bilhassa padişahın da  katıldığı Ramazan ayının 27. Kadir Gecesi’ndeki cemaatle teravih namazı  çok ihtişamlıydı. Hazret-i Muhammed’in doğum günü olan Mevlid  Kandili’nde okutulan mevlid için de ekseri Ayasofya seçilirdi. Halkın da  katıldığı ve herkese tatlı dağıtılan bu merasimler çok ruhaniyetli  olurdu.</p>
<p>Osmanlılar, Ayasofya’yı İstanbul’a hâkimiyetlerinin bir  sembolü olarak görmüşlerdir. 1918’de İstanbul müttefikler tarafından  işgal edildikten sonra, bazı Rumlar, Ayasofya’nın tepesine çan takarak  kiliseye çevirmek istemişlerdi. Sultan Vahîdeddin, şahsını korumak için  bırakılan 700 kişilik hususî askerleri, Ayasofya etrafında mevzilendirip  câmiye çan takmak isteyenlere ateş emrini verdi. Bu da fayda etmezse,  binayı havaya uçurmaları için etrafına dinamit döşetti. Bu vesileyle  câminin ömrünü bir müddet uzatmaya muvaffak oldu.</p>
<p><strong>Her köşesinde bir şifa</strong></p>
<p>Efsaneye  göre, Ayasofya yapılırken, mimarın oğlu, paydostan sonra inşaat  aletlerini beklerdi. Bir melek kendisine görünüp; inşaatın bir an evvel  bitmesi için paydos yapan işçileri çağırmaya gönderir. O gelene kadar da  malzemeleri bekleyeceğini söyler. Mimar Ignatios, bunu öğrenince,  oğlunu geri göndermez ve böylece meleğin ebediyyen Ayasofya’da kalmasını  temin eder. Ayasofya’nın Türkler tarafından fethinden beş gün evvel  güya bu melek kanatlanıp göklere yükselmiş; bu da şehrin himayesiz  kaldığı ve düşeceği şeklinde tefsir olunmuştu.<br />Bina yapılırken gelen  meleğin saklandığı yerin, kalın bakır levhalarla kaplı olduğu halde,  asırlarca ziyaretçilerin ellerini sürmesi sebebiyle oyulan terler direk  olduğuna inanılır. Burası Batı yönünde halkın su sızdığı için “Terler  Direk” adını verdiği ve şifalı olduğuna inandığı bir sütundur. Hastalar,  buraya ellerini süre süre sütun oyulmuştur. Müslüman inanışına göre,  bina yapılırken buraya Hazret-i Hızır parmağını sokarak mabedin  kıblesini, Müslümanların kıblesine döndürmek istemiş; birisi bunun  farkına varınca da gözden kaybolmuş; mabedin yönü de kıbleden birkaç  derece uzak kalmıştır.</p>
<p>XVII. asır Osmanlı tarihçi ve seyyahı  Evliya Çelebi, Ayasofya’nın 361 kapısı bulunduğunu, bunlardan 100  tanesinin tılsımlı olduğunu söyler ve bir de herkesçe görünmeyen  kapısından bahseder. Mabedin orta ana giriş kapısının üzerindeki sarı  sandukanın, Kraliçe Sophia’ya ait olduğu ve dokunulduğunda, zelzele  olacağına inanılır. Rumların inanışına göre şehir kuşatma altındayken  son âyini idare eden papaz, mihrab duvarına girerek kaybolmuştur; şehir  Türklerden geri alınınca buradan çıkıp âyine devam edecektir.</p>
<p>Kıble  kapısının kanatlarının, Nuh Peygamber’in gemisinin tahtalarından  yapıldığı söylenir. Eskiden tüccarlar, bu kapının önüne gelerek ellerini  sürüp dua etmeden seyahate çıkmazdı. Ayasofya’nın güney dehlizlerindeki  mermer bir taşın, Hazret-i İsa’nın beşiği olduğuna inanılır. Kadınlar,  yeni doğmuş hasta çocuklarını buraya koyarak, Allah’tan şifa umarlardı.  Nefes darlığı çekenlerin, Ayasofya’nın içindeki kuyunun suyundan sabah  erkenden aç karnına üç kere içerlerse iyileşeceğine inanılır.</p>
<p>Kubbe  ortasındaki altın top altında yedi sabah namazı kılıp dua edenlerin,  unutkanlıktan kurtulacağı söylenir. Derler ki, Hazret-i Hızır,  Ayasofya’ya geldiğinde, bu altın top altında ibadet edermiş. Kırk sabah  namazını burada kılanların, Hazret-i Hızır ile karşılaşması umulurmuş.  Yine rivayete göre, inşaat sırasında kubbeyi tutturmak mümkün olmamış  da; melekler, ervah âleminden Hazret-i Muhammed’in tükrüğünü alıp, harca  karıştırınca kubbe tutmuş.</p>
<p><strong>Yeni sayfa<br /></strong><br />1931’de  Amerikan Bizans Enstitüsü, Ayasofya mozaiklerini tamir için İsmet İnönü  hükümetinden izin aldı. Bu enstitünün ardındaki isim, Amerikalı iş  adamı Rockefeller’in ortağı Charles Crane, Yunanlılarla savaşı sırasında  destek verdiği Reisicumhur’dan Ayasofya’nın istikbali hakkında söz  aldı. O sıralarda imzalanması düşünülen Balkan Paktı için, Yunanlılara  bir cemile olmak üzere Ayasofya 1934’de müze yapıldı. Bu iş için kurulan  komisyondaki tek Alman, Prof. Eckhard Unger, ibadethane olarak  kullanılırsa, câminin daha iyi bakılacağını söylemişti. Böylece  Ayasofya, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra müze  oldu. 1950’den sonra her sağ iktidar, Ayasofya’yı açmayı va’detti; ama  nedense elinden gelmedi&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TÜRKLER, KENDİNE SIĞINANI GERİ VERMEZ!</title>
		<link>https://islamdini.de/turkler-kendine-siginani-geri-vermez/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 20:56:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları>Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/turkler-kendine-siginani-geri-vermez/</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı vatanı, vaktiyle inançları, ırkları, gelenekleri sebebiyle baskıya uğrayanların sığınağı idi. Asırlarca Osmanlı ülkesi, Müslüman ve gayrımüslimlerin huzur ve emniyet içinde yaşadığı bir vatan olmuştu. Dünya Müslümanları, dârülislâm olarak gördükleri Osmanlı ülkesine hicret etmek istedikleri zaman, Osmanlı hükümeti kapılarını açmakta tereddüt etmemiştir. Kırım, Balkanlar ve Kafkasya’nın istilâsı üzerine, buradaki Müslümanlar,…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/turkler-kendine-siginani-geri-vermez/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Osmanlı vatanı, vaktiyle inançları, ırkları, gelenekleri sebebiyle baskıya uğrayanların sığınağı idi.</p>
<p>Asırlarca  Osmanlı ülkesi, Müslüman ve gayrımüslimlerin huzur ve emniyet içinde  yaşadığı bir vatan olmuştu. Dünya Müslümanları, dârülislâm olarak  gördükleri Osmanlı ülkesine hicret etmek istedikleri zaman, Osmanlı  hükümeti kapılarını açmakta tereddüt etmemiştir. Kırım, Balkanlar ve  Kafkasya’nın istilâsı üzerine, buradaki Müslümanlar, deniz veya kara  yoluyla Anadolu’ya hicret etti. Yolda binlercesi öldü. Anavatana  varabilenler, boş köy ve kasabalara yerleştirildiler. Bu büyük göç ve  iltica dalgası, Demirperde’nin yıkılışından az öncesine kadar devam  etti.<br /><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-261018" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-05-18-at-06.43.11.png" width="704" height="499" /><br />Sadece  Müslümanlar değil, gayrı müslimlerden de bulunduğu yerde, inancı, ırkı  veya yaşantısı sebebiyle ayrımcılığa maruz kalan kişi ve topluluklar,  çareyi Osmanlı ülkesine sığınmakta gördü. Kendilerinden çok farklı bir  kültüre sahip Osmanlı cemiyeti tarafından, hüsnü kabulle karşılandı.  Hayatlarını istedikleri şekilde ve korkusuzca devam ettirme imkânı  buldular. Hatta hükümet, bu mültecilere karşılıksız vatandaş statüsü  tanıdı. Zira Osmanlı kültürünün esaslarından biri olan Oğuz Töresi, kim  olursa olsun misafire hizmeti emreder; kendisine sığınanı, düşmanına  teslim etmeyi yasaklar. Bu sebeple eline silahı alıp gece boyu evin  etrafında nöbet tutarak misafirini koruyan ev sahipleri çoktur. Osmanlı  hükümeti de, çok zaman bu uğurda savaşı bile göze almıştır. İslâm  kültürü de bunu emreder.</p>
<p>15. asır başında Emir Timur’un önünden  kaçan iki hükümdar, Azerbaycan hükümdarı Karakoyunlu Kara Yusuf ve Irak  hükümdarı Ahmed Celâyir, Osmanlı padişahı Yıldırım Sultan Bayezid’e  sığındı. Timur, mektup yazarak bu ikisini iade etmesini istedi. Padişah  reddetti. Bu, dünyanın en büyük ordusu ile savaşı göze almak demekti.  Neticede şerefi için yaşayan Padişah yenildi; tahtını kaybetti.<br /><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-261019" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-05-18-at-06.43.42.png" width="621" height="422" /><br />8  asır kadar Müslüman hâkimiyetinde kaldıktan sonra, Hristiyanlar  tarafından işgal edilen İspanya’da yaşayan 250 bin Yahudi, vaftiz ile  ölüm arasında tercih yapmakla karşı karşıya bırakılınca, 1492’den  itibaren tamamına yakını Türk ülkesine iltica etti. Osmanlı gemileri  defalarca gidip gelerek bunları taşıdı. İstanbul, İzmir, Selânik gibi  zengin liman şehirlerine yerleştiler. İstanbul, uzun yıllar dünyanın en  çok Yahudi yaşayan şehri unvanını taşıdı. İlk Yahudi ilticası bu  değildir. Sultan II. Murad zamanında Fransa’dan tardedilen Yahudiler;  1470’de de Bavyera kralının ülkesinden kovduğu Aşkenaz Yahudileri;  1660’da Polonya ve Ukrayna’daki katliamdan kurtulan Aşkenazlar da  Osmanlı ülkesine iltica etti. Yahudi tarihini anlatan kitaplar, tazyik  altındaki Yahudilerin en çok iltica ettiği ve rahat yaşadığı yerin,  Osmanlı ülkesi olduğunu açıkça yazar.</p>
<p>İran Şahı Tahmasb’a isyan  eden kardeşi Elkas Mirza, yenilince 1547’de maiyeti ile beraber Kanuni  Sultan Süleyman’a sığındı. İran politikası sebebiyle padişahı tenkit  ettiği halde, maiyetiyle beraber Osmanlı sarayında üst seviyede  protokolle ağırlandı. Padişah, bu muamelesine itiraz eden bazı Osmanlı  devlet adamlarına, “Biz devletin şan ve haysiyeti neyi gerektiriyorsa,  onu yaparız” cevabını vermiştir. Bu padişah devrinde, mezhep farklılığı  sebebiyle İran’dan Osmanlı Devleti’ne sığınan ve devlet tarafından  geçimleri sağlanan çok sayıda mülteci vardır.</p>
<p>Teslisi reddeden  Üniterist kilise İtalya’da doğmakla beraber, diğer Hristiyanların  tazyiki üzerine üniteristler Doğu Avrupa’ya kaçmak zorunda kalmışlardır.  Osmanlı hükümetine tâbi Erdel (Transilvanya) Prensi Zsigmond teslisi  kabul etmezdi. Bu sebeple teslise karşı olan Hıristiyanlar, buraya  iltica edip yaşama imkânı buldu. Nitekim teslis aleyhinde kitap yazan  Sicilyalı râhip Sozzini 1577’de buraya Koloszvar (Klausenburg) şehrine  kaçmıştı.<br /><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-261020" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-05-18-at-06.43.56.png" width="220" height="260" /><br />İsveç  Kralı Demirbaş Karl, Poltava’da Ruslara yenildikten sonra Osmanlı  ülkesine iltica etti. 1709-1714 arasında Osmanlı Avrupa’sındaki Bender  şehrinde yaşadı. Rus elçisinin, kralın derhal Rusya’ya teslim edilmesi  ihtarı kabul edilmedi. Hatta Osmanlı hükümeti, bu sebeple Rus Çarı Büyük  Piyotr’a karşı savaşa girdi. Savaş kazanıldıktan sonra bile Kral  memleketine dönemedi. Kendisinin ve 600 kişilik maiyetinin bütün  masrafları Osmanlı hükümeti tarafından karşılandı. Barıştan epey sonra  ülkesine dönüşünde de yardım gördü.</p>
<p>1848 ihtilâlinden sonra  giriştikleri istiklâl mücâdelesinden mağlup çıkan Macar ve Leh  vatanseverleri, Avusturya ve Rusya’nın elinden kaçıp Osmanlı ülkesine  sığındı. Bâbıâli, kendisini çok kritik siyasî vaziyete düşüren bu  mültecileri, her ne pahasına olursa olsun iade etmeye yanaşmadı. Bu  hâdise, İngiltere ve Fransa gibi hürriyete düşkün ülkelerde çok müsbet  karşılandı. Hatta Londralı gençler, Osmanlı sefirinin arabasının  atlarını çözüp kendileri çekerek tezahürat gösterdi. Bu mültecilerden  bazısı, Müslüman olarak Osmanlı hizmetine girdi.  İçlerinde nice meşhur  devlet adamı ve askerler vardır. İstanbul yakınlarındaki Polonezköy  (Adampol), o zaman Osmanlı Devleti’ne iltica eden Polonyalı mülteciler  tarafından kurulmuştur.</p>
<p><strong>Rus’un sakalı</strong></p>
<p>18.  asırda Rus Çarı I. Piyotr’un sakal yasağı, Rus halkının şiddetli  reaksiyonu ile karşılaştı. Zira sakal, iyi bir Ortodoks olmanın  alâmetiydi. Fakat Deli Çar, kimsenin gözünün yaşına bakmadı; oğlunu bile  öldürmekten çekinmedi. Neticede sakalını kesmek istemeyenler Rusya’yı  terk etmek zorunda kaldılar. Bu sebeple Osmanlı ülkesine iltica eden  Hıristiyan Kazaklar, Balıkesir vilâyetindeki Manyas kasabasına  yerleştirildi.<br /><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-261021" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-05-18-at-06.44.04.png" width="226" height="309" /><br />Perhiz  günlerinde de süt içmek gibi bazı inançlarında Ortodoks Ruslardan  ayrılan Molokanlar da Osmanlılara iltica ederek sınırdaki Kars şehrine  yerleştiler. Kazaklar ve Molokanların çoğu, yakın zamanda Rus  hükümetinin daveti üzerine Rusya’ya döndüler. Rusya, 19. asırda  Anadolu’dan göçen her Hıristiyan’a para ve toprak verdiği halde,  Rusya’ya göçenler, Rusya’dan Anadolu’ya gidenlerin yanında çok  ehemmiyetsiz sayıda kalmıştır.</p>
<p>1917 tarihli Rus ihtilâlinden  sonra, Çar taraftarları ile Komünistler arasında iç savaş çıktı. Çar  taraftarı Beyaz Ordu savaşı kaybedince, antikomünist Ruslar, savaş  sebebiyle büyük sıkıntı içindeki Osmanlı Devleti’ne iltica etti. Gemiler  1917-1921 yılları arasında 200 bin civarındaki mülteciyi taşıdı.  İstanbul ve Çanakkale’ye yerleştirilen Beyaz Ruslar, Osmanlı  hükümetinin, o sırada İstanbul’u işgal altında tutan müttefik  kuvvetlerinin ve sivil halkın yardımı ile yaşadı. Önce boş arsa ve  meydanlarda kurulan mülteci kamplarına, sonra boş ev ve binalara  yerleştirildiler. Ufak tefek işlerde çalıştılar. Bunların çoğu sonradan  Avrupa ve Güney Amerika’ya göçtü. Türkiye’de yerleşenler de oldu. Birkaç  yıl sonra, bu sefer bir komünist lider, Troçki, Stalin tarafından  kovularak, 1929’da Türkiye’ye iltica etti. Bir müddet İstanbul’da  yaşadı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>VAKTİYLE DÜNYA BU ODADAN İDARE OLUNURDU!</title>
		<link>https://islamdini.de/vaktiyle-dunya-bu-odadan-idare-olunurdu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 20:53:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları>Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/vaktiyle-dunya-bu-odadan-idare-olunurdu/</guid>

					<description><![CDATA[Topkapı Sarayı avlusundaki Kubbealtı’nda toplanan Divan-ı Hümayun, bir zamanlar üç kıtaya kol salan Osmanlı Devleti’nin idaresinin kalbi idi. Şimdilerde bir mobilya tabiri olan divan, eskiden devletin idare edildiği meclislerin ismiydi. Divan, Farsça devler demektir. Rivâyete göre küçük bir İran prensi sarayda gezerken, vezirlerin toplandığı odaya girmiş. Haşmetli kıyafetleriyle toplantı yapan…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/vaktiyle-dunya-bu-odadan-idare-olunurdu/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Topkapı Sarayı avlusundaki Kubbealtı’nda toplanan Divan-ı Hümayun,  bir zamanlar üç kıtaya kol salan Osmanlı Devleti’nin idaresinin kalbi  idi.</p>
<p>Şimdilerde bir mobilya tabiri olan divan, eskiden devletin  idare edildiği meclislerin ismiydi. Divan, Farsça devler demektir.  Rivâyete göre küçük bir İran prensi sarayda gezerken, vezirlerin  toplandığı odaya girmiş. Haşmetli kıyafetleriyle toplantı yapan  vezirleri görünce şaşırmış, ‘Dîvân!’, yani ‘Aa, devler!’ deyivermiş.  Artık bu toplantılara bu isim verilmiş. Divan tabirinin kültürümüze  girişi Hazret-i Ömer zamanında İran&#8217;ın fethinden sonra olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260992" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-05-11-at-11.03.50.png" width="305" height="282" /></p>
<p>Önceleri  hazîneden maaş alanların isimlerinin yazıldığı deftere divan denirdi.  Sonradan devletin idare ofislerine divan denilmiştir. Emevî ve Abbasî  devrinde, daha sonra da bilhassa Selçuklular ve İlhanlılarda divanlar  daha da inkişaf etti. Bunların başında idarî kararların alındığı ve  halifenin de bazen iştirak ettiği divan-ı adl (divanü&#8217;s-saltana)  gelmektedir. Divan-ı inşâ devletin resmî yazışmalarını yürütür. Askerî  işlere divan-ı ceyş ve posta işlerine divan-ı berid bakar. Günümüzdeki  idare mahkemesi işini yapan divan-ı mezâlim vardı. Halkın memurlardan  şikâyetlerine ve mahkeme kararlarına itirazlara bakardı.</p>
<p><strong>Padişah hanginiz?</strong></p>
<p>Divan-ı  Saltanat’ın yerini Osmanlılarda Divan-ı Hümâyun almıştır. Burada her  çeşit siyasî, idarî, mâlî, askerî, adlî memleket meselesi görüşülür.  Harb ve sulh ilânına, elçi gönderilmesine, vergi koymaya, kanun yapmaya  karar verilir. Elçi kabulü ve yeniçerilere ulûfe (maaş) dağıtılması da  burada olur. Aynı zamanda memleketin en yüksek mahkemesidir.  Memurlarının icraatlarına ve kâdıların verdiği hükümlere itirazı olanlar  buraya mürâcaat eder. Kâdıların verdiği hükümler bozulursa, yeniden  muhakeme de burada yapılabilir. Bazı hallerde, kâdılar bakmaktan  çekindikleri mühim dâvâları, ilk tahkikatını yaparak Divan’a gönderir;  burada bakılır. Çalışma şekli, âzâları ve salâhiyetleri Sultan Fâtih’in  kanunnâmesinde etraflıca anlatılmıştır.<br />Divan-ı Hümâyun, bir meşveret  meclisidir. Kararları, ancak padişahın tasdiki ile yürürlüğe girebilir.  Padişah, divanda alınan kararlara umumiyetle karşı çıkmaz. Ancak Sultan  II. Selim zamanında, Kıbrıs için sefere çıkılmamasına karar verilmişti.  Padişah, divan kararını kabule yanaşmadı. Neticede padişah haklı çıktı.  Kanunî Sultan Süleyman, Hazret-i Peygamber’e hakaret ettiği için  Divan’da muhakeme olunup delilsizlikten serbest bırakılan İranlı  Kâbız’ın yeniden muhakemesini emretmişti.</p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260993" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-05-11-at-11.02.23.png" width="376" height="402" /></p>
<p style="text-align: justify;">
<p>Divan,  Topkapı Sarayı’nda padişah veya sadrazam riyasetinde ileri gelen devlet  adamlarıyla toplanır. Bir köylünün gelip, kerli ferli zâtları görünce  şaşırarak, &#8220;Padişah hanginiz?&#8221; diye kabaca sorması üzerine Fâtih Sultan  Mehmed bundan sonra Divan&#8217;a veziriâzamın reislik etmesine karar  vermiştir. Aynı çağda İspanya kral meclisi ve Rusya’da boyarskoye duma  denilen soylular meclisinde de hükümdar toplantılara katılmazdı.  Padişah, toplantıları pencere arkasından takip edebilir. Gerekirse  kafese vurmak suretiyle müdahale eder; divandakileri arza çağırabilir.  Divandakiler padişahın dinleyip dinlemediğini bilmediğinden, müzâkereler  çok ciddî cereyan eder.</p>
<p>Sadrâzamdan başka, kazaskerler (adalet  bakanı), defterdarlar (maliye bakanı), nişancı (kanun komisyonu reisi ve  tapu müdürü) ve kubbealtı vezirleri (devlet bakanları) divanın dâimî  âzâlarıdır. Vezir rütbesinde iseler yeniçeri ağası ve kaptan-ı deryâ;  İstanbul’da ise Rumeli beylerbeyi (vâlisi) de hazır bulunur. Böylece  divan umumiyetle 12 kişi ile toplanır. Bunun dışındaki devlet ricâli,  ancak kendi sahalarına giren bir iş müzâkere edilirken, görüşlerine  mürâcaat edilmek üzere Divan’a davet edilirler.</p>
<p>Divan  toplantılarına oturmayıp ayakta katıldığı halde divan âzâsı olmayan  reisülküttâb, başkâtiptir. Divan âzâsı olmayan Çavuşbaşı da bir nevi  teşrifat âmiridir. Toplantılara katılacak olanların içeri alınması;  şikâyetçilerin istidâlarının kabulü ve sıraya sokulması; alınan  kararların icrası; yazılan emirlerin uzak yerlere tebliği; ecnebî  elçilerin karşılanması ve Divan’a kadar refakati; İstanbul’a hâriçten  gelecek kimselerin hüviyetlerinin tahkiki ve gerekirse yerlerine iadesi  gibi vazifeleri vardır.<br /><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260994" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-05-11-at-11.02.56.png" width="535" height="359" /><br /><strong>Ayak divanı</strong></p>
<p>Divan-ı  Hümâyun, haftanın her günü Topkapı Sarayı’nın ikinci avlusundaki  Kubbealtı’nda toplanırdı. XVI. asırdan itibaren Cumartesi, Pazar,  Pazartesi ve Salı olmak üzere haftanın dört günü toplanmaya başladı.  Müzâkereler sabah namazından sonra başlar; öğlene kadar devam ederdi.  Sonra divan âzâları konaklarına dönerek orada kendi sahalarına giren  işlerle meşgul olurlardı. Divanda görüşülecek işler ruznâme denilen  gündeme kaydedilmiş olurdu. Divan toplantısı başlamadan hazîne ve tapu  tahrir defterlerinin bulunduğu defterhâne açılır; toplantı bitince de  tekrar mühürlenip kapatılırdı. Bundan sonra Divan âzâları sırayla  padişaha arza çıkardı. Önce yeniçeri ağası çıkar; ocak hakkında bilgi  verir. Sonra kazaskerler çıkarak kendileriyle alâkalı işleri ve kâdı  tayinlerini arz ederler. En son sadrâzamla beraber kubbe vezirleri ve  defterdar arza çıkar. Arzdan sonra âzâlar topluca yemek yeyip dağılır.  Divan’da alınan kararlar konusuna göre mühimme, ahkâm, tahvil, rüus gibi  defterlere kaydedilirdi. <br />Yolsuzluk şüphesi, asker ayaklanması veya  halkın şikâyetleri üzerine Divan-ı Hümâyun’un fevkalâde toplantıları da  olur. Bunlara padişah dışında herkes ayakta durduğu için ayak divanı  denir. Taht, Bâbüssaade önüne konur; padişah gerekirse vâsıtasız olarak  teb’a ile görüşür. Son ayak divanı Sultan IV. Mehmed zamanında Abaza  Hasan Paşa isyanı münâsebetiyle toplanmıştır.</p>
<p>Sonraları toplantı  günleri ikiye indi. XVII. asırdan itibaren gayrı muntazam toplanmaya  başladı. Divan-ı Hümâyun toplantıları askerlerin ulûfe dağıtımı ve elçi  kabulü gibi istisnaî hallere inhisar etmeye başladı. Giderek sadrâzamın  konağında toplanan İkindi Divanı ehemmiyet kazandı ki bakanlar kurulunun  nüvesidir. Divan kalemleri de sadrâzamlığa nakledildi. Sultan II.  Mahmud, Divan-ı Hümâyun’u lağvetti. Yerine Meclis-i Vâlâ’yı kurdu ki,  şimdiki Kanunlar Genel Müdürlüğü ile Danıştay ve Yargıtay’ın atasıdır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260995" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/KUBBE2.jpg" width="386" height="380" /></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİR BARDAK ÇAYDA KOPAN FIRTINA</title>
		<link>https://islamdini.de/bir-bardak-cayda-kopan-firtina/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 20:52:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları>Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/bir-bardak-cayda-kopan-firtina/</guid>

					<description><![CDATA[Zaman, nice sofra geleneğimizi alt etti. Bir tek çay direniyor. Hem de gücünden bir şey kaybetmeksizin. Kültürümüze geç girdiği için olsa gerek. İstanbul, çay ile 1856’da Kırım Harbi münasebetiyle gelen Avrupalılar vasıtasıyla tanıştı. Sefaretlerin çay partileri, halkın ileri gelenleri arasında da moda oldu. Artık misafire, kahveden sonra, çay da ikram…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/bir-bardak-cayda-kopan-firtina/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Zaman, nice sofra geleneğimizi alt etti. Bir tek çay direniyor. Hem de  gücünden bir şey kaybetmeksizin. Kültürümüze geç girdiği için olsa  gerek.</p>
<p>İstanbul, çay ile 1856’da Kırım Harbi münasebetiyle gelen  Avrupalılar vasıtasıyla tanıştı. Sefaretlerin çay partileri, halkın  ileri gelenleri arasında da moda oldu. Artık misafire, kahveden sonra,  çay da ikram edilir oldu. Anadolu’nun çay ile tanışması daha da yenidir.  Çay ve semâver, XIX. asrın ikinci yarısında Kafkasya’dan gelen  muhacirlerin yâdigârıdır. Ama sonra öyle tutuldu ki, hayatın aslî  parçası oldu. Kahve ile rekabet edip, onu bile tahtından indirdi. Her  sınıf ve seviyede insanın itibar ettiği bir içecek oldu.<br /><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260967" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-05-04-at-08.36.17.png" width="791" height="300" /><br />Sultan  Hamid çay severdi; ama Sultan Reşad müptelasıydı. 1878’de Japonya’dan  getirilen çay tohumları Bursa’da ekildi; ama işe yaramadı. Elverişli  yerin Karadeniz’in doğusu olduğu anlaşılınca, 1918’de Batum’da ilk çay  ekildi. Halkalı Ziraat Mektebi Müdürü Ali Rıza (Erten), bizde ilk çay  ziraatini deneyen kişidir. 1924’de çay kanunu çıkarıldı. Batum’dan  getirtilen tohumlar Rize’de ekildi. Müspet netice alındı. 1947’de  Rize’de ilk çay fabrikası açıldı. Devlet hemen (1984’e dek süren) bir  çay tekeli kurdu.</p>
<p>Her şey gibi çayın da doğduğu yer, Çin’dir.  Rivayete göre, MÖ 2500 yıllarında Çin imparatoru Shen Yong, hijyen  sebebiyle yalnızca sıcak su içerdi. Bunaltıcı bir yaz günü, bahçede  içtiği suyun içine tesadüfen iki yaprak düştü. İmparator, hararetini  alan bu içeceği çok beğendi. MS 758 yılında filozof Lu Yu, çay nasıl  yetiştirilir, nasıl demlenir, nasıl içilir, anlatan, Çay Silahı adında  kitap kaleme aldı. Japonlar, çayı Cha-No-Yo adında bir âyinle ikram  ederler. Şair Kakuzo, Çaynâme adlı kitabında, çayı ilahî bir nimet  olarak görüp çok över.</p>
<p>Avrupa, çayı Venedikli tüccarlardan  öğrendi. Ticaretini yapanlar ise 1560’dan itibaren Portekizliler oldu.  Çok pahalı olduğu için, eczanelerde satılır ve ancak zenginler  içebilirdi. İngilizler, Hindistan ve Seylan’da çay üreterek Çin’in  tekelini kırdılar; piyasayı ele geçirdiler.<br /><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260968" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-05-04-at-08.36.26.png" width="601" height="468" /><br /><strong>Gök çay, kara çaya karşı</strong></p>
<p>Çayın  iki çeşidi vardır: Mayalanmış siyah çay ve mayalanmamış yeşil çay.  Anadolu, kara çayın; Türkistan ise gök çayın meftunudur. Siyah çay, çok  ameliye görür. Önce askıya asılıp üzerinden sıcak hava geçirilerek  kurutulur. Sonra yapraklar sıkılarak içindeki tabii şeker elenir. Sonra  nemli ve serin bir yerde fermantasyona tâbi tutulur. Böylece rengi  siyahlaşır. Sonra yapraklar, saptan temizlenir. Yeşil çayın işi kısadır.  Yapraklar saplarından ayrıldıktan sonra, fermantasyona alınır. Rengi  açık ve daha asitlidir; idrar sökücüdür. Siyah çay, nazlıdır; ışık  almayan, kapalı yerde muhafaza edilmelidir. Meyve ve çiçek özüyle  aromalandırılan çaylar da vardır. En meşhuru bergamut yağıyla  karıştırılarak elde edilen Earl Grey adlı çaydır.</p>
<p>Çay, her dilde,  benzer kelimeyle anılır. Kuzey Afrika’da Tuaregler, yeşil çayın üzerine  kaynar su döker; sonra bu suyu süzer; tekrar su döker; 3 dakika bekler,  2-3 nane yaprağı koyar, içine de şeker atıp öyle ikram ederler.  Tibetliler, çaya tereyağ ve tuz katardı. Moğollar, buna unu da ilave  eder. İngilizler çayı sütle içer, bazıları da brandy katar. Çayı çok  seven soğuk memleket Rusya’da, küçük çay fincanı içine, bolca yeşil çay  yaprağı konur, üzerine kaynar su eklenir. Mis gibi kokusunu almak için,  çayı önce çay tabağına dökerek içer. Doğu vilayetlerindeki kıtlama ve  çaya limon atma, Ruslardan gelme bir âdettir. Semâver de öyle.  Sema-vira, Rusça ‘kendi kendine yanan’ demektir. Hatta ilk gören Anadolu  köylüleri, “Bu ateş bu suyun içinde nasıl yanıyor?” diye şaşmışlardı.</p>
<p>Eskiden  kahvaltı ve akşam yemeği olmak üzere iki öğün vardı. 1708’de  İngiltere’de Bedford Düşesi Anna, ikindi vakti kendisini “batmakta olan  bir gemi gibi” hissedince, saat 5 sularında ek bir öğün yemeğe başladı.  Küçük kekler, tereyağlı ekmek ve tabii yanında çay. İşte “5 çayı âdeti”  böyle doğdu. İngilizler, en çok çay tüketen cemiyettir. Lady Astor,  başbakan Churchill’e demiş ki, “Karınız olsam, çayınıza zehir koyardım”.  Churchill de demiş ki, “Kocanız olsam içerdim”.</p>
<p>Çaydaki kafein,  beyindeki kılcal damarları genişletir; kan basıncı düşünce de, ağrı yok  olup insan rahatlar. Derinin yüzündeki kılcal damarlar genişleyince de  ısı dışarı atılır, ateş düşer ve insan serinler. Hazmı kolaylaştırır,  gaz yapmaz, midede asit salgılamaz. Uyuşukluğu giderir, zindeliği  arttırır, zihni yorgunluğa birebirdir. Çaydaki B vitamini demleme  sırasında hemen suya geçer, ayrıca çayda E ve K vitaminleri ve faydalı  mineraller de vardır. Bakır ve demir sebebiyle kansızlığa devadır, flor  ve alüminyum sebebiyle de dişleri korur. Demlenip 5 dakika içinde  içilirse uyarıcı; 15 dakika sonra içilirse sakinleştirici tesir yapar.  Bir saat sonra içilirse, zehirleyici olsa gerek.</p>
<p>Çayın, uzun ve  dar yaprakları vardır. Çiçekleri renklidir. Yılda 3-4 mahsul verir.  Mayıstaki ilk hasat, yaprakları küçük olduğu için makbuldür ve  “imparator hasadı” adını alır. Sıcak ve aşırı nemli yerde yetişir. Bol  yağmur ve geceyle gündüz arasında mühim ısı farkına muhtaçtır. Çay  üreten ülkeler hep 36. Paralel üzerindedir. Çin, Hindistan, Seylan,  Japonya önde gelir. Çayın kalitesi yaprağına bağlıdır. Hindistan çayı,  Çin’den makbul tutulur.</p>
<p>Amerika istiklâlini çaya borçludur. İthal  edilen çaya yüksek gümrük isteyen İngilizlere karşı çıkan ayaklanma,  Boston Çay Partisi diye bilinir ve istiklâl harbinin kıvılcımı olmuştur.  Çayın tarihini yazan Stephan Reimertz, “Çay içmek, insan hayatında  zaman ayırmaya değer meşguliyetlerdendir” diyor.<br /><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260969" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/esnaf.jpg" width="500" height="361" /><br /><strong>Evliya Çorbası</strong></p>
<p>Hoca  Ahmed Yesevî, Çin hududundaki Hıtay’a gidiyor. Çok sıcak bir günde, yol  kenarında dinlenirken, bir köylünün doğum yapmakta zorlanan zevcesi  için dua ediyor. Doğum kolay oluyor. Bunun üzerine köylü, kendisine çay  ikram ediyor. Hoca Yesevi, o zamana kadar hiç görmediği çayı içince,  rahatlıyor ve harareti gidiyor. Elini açıp dua ediyor: “Ya Rabbi, bu  içeceğe revaç ver. Bizi sevenler içsin, faidelensinler.” Çayın  Türkistan’da, bilhassa tasavvuf erbabı arasındaki rağbetini bu duaya  bağlarlar. Dervişleri uyanık ve zihni açık tuttuğu için, Evliya Çorbası  diye de anılır. ‘Çay içelim çay içelim/Nefsü hevadan geçelim’ diye dönen  ilahiler bile vardır. Ehl-i dil, “Çay, Hazreti Peygamber zamanında  olsaydı, Allah bilir ya, sünnet olurdu. Zira sohbete sebeptir” demişler.  “Sohbet-i erbâb-ı dil bir lahza sensiz olmasın/Hürmetin inkâr eden,  dünyada hürmet bulmasın” beyti de çay için söylenmiştir.</p>
<p>Çaya çay  demek için de, demlenmesinden içilmesine kadar şartlarına riayet  edilmelidir. “Çay kadehte dide-efrûz olmalı/Lebrengü lebrîzü lebsûz  olmalı.” Şu hâlde çay küçük ve şeffaf bardakta göz doldurmalıdır; dudak  renginde, dudağına kadar dolu ve dudak yakıcı olmalıdır. Yarısına kadar  konmuş çay bardağını görüp, kahveci çırağına ‘Bu ne oğlum?’ diye sorup  da, ‘dudak payı’ cevabını alan müşterinin, ‘Yavrum bende deveye benzer  bir hâl var mı? Benimkini kulaklarına kadar doldur’ dediği meşhurdur.</p>
<p>Çay,  pahalı bir içecekti; 1950’lerden sonra ucuzladı ve yayıldı. O zamana  kadar, bir tutam çay bulan garibanlar, kurutup tekrar demlerdi&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MÜSLÜMANLAR İLİMDE NEDEN GERİ KALDI?</title>
		<link>https://islamdini.de/muslumanlar-ilimde-neden-geri-kaldi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 20:49:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları>Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/muslumanlar-ilimde-neden-geri-kaldi/</guid>

					<description><![CDATA[XV. asra kadar İslâm dünyasının, ilmin çeşitli dallarına katkısı dikkat çekicidir. Cebir, kimya gibi tabirlerden de anlaşılıyor. Sadece ilim değil, sanat, ticaret, siyaset gibi sahalarda da bu katkı inkâr edilemez seviyededir. Ne oldu da, İslâm dünyası ilmi üstünlüğünü Avrupa lehine kaybetti? Bu düşüşün sebepleri nelerdir? Avrupalıların tezi, bu düşüşe İslâm…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/muslumanlar-ilimde-neden-geri-kaldi/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">XV. asra kadar İslâm dünyasının, ilmin çeşitli dallarına katkısı dikkat  çekicidir. Cebir, kimya gibi tabirlerden de anlaşılıyor. Sadece ilim  değil, sanat, ticaret, siyaset gibi sahalarda da bu katkı inkâr edilemez  seviyededir. Ne oldu da, İslâm dünyası ilmi üstünlüğünü Avrupa lehine  kaybetti? Bu düşüşün sebepleri nelerdir?</p>
<p>Avrupalıların tezi, bu  düşüşe İslâm âlimlerinin menfi tavrı yol açmıştır. Eş’arî ve Gazâlî gibi  âlimler olmasaydı, İslâm dünyasında da keşif ve buluşlar olabilirdi.  Batı, skolastik felsefenin üstesinden gelmiş, Doğu ise gelememiştir.  Kastettikleri şey aslında Eş’arî’nin, Mutezile’ye, Gazâlî’nin de  filozoflara karşı duruşudur. Halbuki Gazâlî’nin ardından da ilmî  disiplinde hep yükselen bir aktivite vardır. Din âlimleri ile  felsefeciler arasındaki münakaşalar da, rasyonel bilimler üzerine değil;  dinin hakikatini anlama hususunda idi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260935" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/yarg3klj.jpg" width="700" height="401" /><br /><span style="font-size: 8pt;"><strong>Venedik sefirinin Şam’da karşılanışı (1511).<br /></strong></span><br />XVI.  asırdan sonra, İslâm dünyası ve Batı arasındaki fen sahasındaki farkın  giderek arttığı doğrudur. Fakat buna Müslüman âlimlerin muhalefetinin  sebep olduğunu söylemek desteksizdir. Bu bir arz ve talep meselesidir.  Politik ve ekonomik gücü azalan İslam dünyasında, fen ve teknolojiye  ihtiyaç duyulsaydı, Müslümanların altın çağı boyunca olduğu gibi,  rasyonel bilimler fasılasız ilerlemeye devam ederdi. Çok sayıda  matematikçi, astronom, fizikçi, mühendis ve diğer bilim adamları bu  devirde cemiyetin ve devletin ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.</p>
<p>Batı  dünyasının tenkit ettiği ikinci husus, medreselerin ilahiyat ve hukuk  tedrisatına ağırlık vermesidir. Halbuki İslâm dünyasında rasyonel  bilimlerin tahsili ayrı yapılırdı. Astronomi ve matematik; bu  ilimlerdeki kitaplarla donatılmış kütüphanesi olan ve rasata dair  âletlerin devamlı kullanıldığı rasathanelerde, matematikçi ve  astronomların yanında; tıp ise, olması gerektiği gibi, bir hastahanede  öğrenilirdi. Bu sebeple politik ve ekonomik düşüş zamanında, ihtiyaç  nisbetinde, hukuk ve ilahiyat tedrisatı devam etti; rasyonel bilimlerin  tedrisatı ilerlemedi. Modern zamanda Batı ile entegrasyonun kaçınılmaz  olduğu düşünülünce, bu bilimlerin tedris edildiği modern mektepler  kuruldu.</p>
<p>İbni Haldun, bunu politik ve ekonomik sebeplere bağlar  ve ‘ilim, zengin cemiyetlerde gelişir’ der. Bir belde zayıflar, tesirini  kaybeder ve nüfusu azalırsa, maddî olarak desteklenmediklerinden,  meslekler de yok olana dek azalır. Bağdat, Kurtuba, Kayruvan, Basra ve  Kûfe gibi İslam’ın ilk asrındaki kalabalık ve refah içindeki şehirler,  medeniyet ve ilim merkeziydi. Nüfusları azalıp, refah düşünce, medeniyet  ve ilim de kaybolarak, İran, Türkistan gibi diğer İslâm beldelerine  kaydı. Bilimin parlaması, ekonomik faaliyetlerin ve teknik ilerlemelerin  arttığı zamanlarla çakışır. Takip ettiği yol, ticaret ve sanayinin,  Mısır ve Mezopotamya’dan Yunanistan’a, Endülüs’ten Rönesans İtalya’sına,  oradan Hollanda’ya ve sonra sanayi inkılâbı İngiltere’sine doğru takip  ettiği yol ile aynıdır. Cemiyet çöküşe geçince, ilim de durgunlaşır ve  kaybolur. İlim, refah ve emniyet ister.</p>
<p>XV. asır sonunda ilim ve  fen, daha fazla ilerlemenin çok zor, hatta imkânsız olduğu bir noktaya  ulaşmıştı. Bu devre kadar, zaten ne İslâm, ne de Ortaçağ Avrupa’sında  ciddi fennî ilerlemelere rastlanır. Böyle bir silkelenme için, eski  düzenin yıkılması lâzımdı. İşte Avrupa’nın keşifler yoluyla  zenginleşmesi ve nüfusunun artması bunu temin etti.</p>
<p><strong>Düşüşün sebepleri</strong></p>
<p>1-İslâm  beldelerinin çoğu, az miktarda yaşanabilir yeri bulunan, çorak veya  yarı-çorak topraklardan, bozkır veya çöllerden müteşekkildir. Emevî ve  Abbasîler, sulama sistemlerine ehemmiyet verdiler; ziraî inkılâbı  gerçekleştirdiler. Merkezî hükümet zayıflayınca, sulama tesisleri de  ihmal edildi. Moğol istilâsından sonra da tarlalar çoraklaştı veya  bataklıklara dönüştü.</p>
<p>2-Merkezî idare zayıfladığında, göçebeler  üstün geldiler; düzensizlik ve anarşiye sebep oldular. Sulama  sistemlerinin tahrip olması ve sulanan toprakların otlaklara veya  bataklığa dönüşmesi ile göçebeler kontrolleri altındaki sahaları  arttırdı. XIII. yüzyıldan modern çağa kadar Irak ve Suriye’deki nüfusun  azalmasına yol açtı.</p>
<p>3-Ortaçağ’da İslâm beldelerindeki tabiî  âfetler, sosyal ve ekonomik çöküntüye sebep oldu. 968’de Nil nehrindeki  düşük su seviyesi ciddi kıtlığa yol açtı. 600 bin insan öldü. Kıtlıklar  ve sârî hastalıklar bunu takip etti. Ortaçağ’ın en büyük felâketi Kara  Ölüm (Veba)  Avrupa’dan çok, İslâm dünyasını mahvetti. Mısır, Suriye ve  Irak’ın nüfusu üçte birine düştü. Ziraî istihsal ve sanayi çöktü. Askerî  güç de buna paralel olarak zayıfladı.</p>
<p>4-Coğrafî pozisyonu, İslâm  beldelerini Haçlı seferlerinden, modern zamanlara kadar, devamlı olarak  dış tecavüz veya müdahalelere hedef yaptı. Doğu ile Batı’nın tam  ortasında, üstelik düz mevkiiyle İslâm beldeleri, her cihetten  müdafaasız idi. Japonya ve Britanya gibi adalar, bu bakımdan stratejik  avantaja sahipti.</p>
<p>5-Kudüs ve mukaddes beldelerin Müslümanlardan  alınması maksadıyla 1096-1291 arasında İslâm dünyasına yedi Haçlı seferi  tertiplendi. Ele geçen şehirlerdeki Müslüman nüfusa katliam yapıldı.  Buralara işgal ordularının askerleri ve onlarla beraber gelen  maceracılar, tüccarlar ve yolcular yerleştirildi. Psikolojik katalizör  olarak dinin kullanıldığı seferlerin arkasında ekonomik sebepler vardı.  Avrupa nüfusu artıyordu. Buradaki 38,5 milyona mukabil, İslâm  topraklarındaki nüfus 12,5 milyonu geçmiyordu. Haçlı seferleri,  emperyalizmin ilk tecrübesi idi. Batı Avrupa’daki nüfus ve istihsal  arttı. Kârlardaki artış, sermaye birikimine yol açtı. Haçlı seferleri,  Venedik, Piza ve Cenova gibi Kuzey İtalya’nın büyük deniz şehirlerinin  genişlemesi için muazzam fırsatlar sağladı. Buna mukabil, iki asır süren  Haçlı seferlerine göğüs germe ve onları kovma gayretleri, mahallî  ekonomiyi çökertti ve Arap şehirleri zayıfladı.</p>
<p>6-Müslüman  dünyası Haçlılarla meşgulken, Doğu’dan korkunç bir istilâ daha geldi.  Cengiz, göçebe Moğolları birleştirdi ve İslâm topraklarına saldırdı.  1220’den itibaren İslâm şehirleri düştü; taş üstünde taş bırakılmadı.  Bağdad’ın işgaliyle Abbasî Halifeliği yıkıldı. Bu, İslâm medeniyetindeki  altın çağın sonuna işaret etti. Bu istilanın en yıkıcı tesiri nüfus  azalmasıydı. Bağdat’ta katledilenlerin sayısı 2 milyona yakındır. Nüfus,  onda birine düştü. Yüzbinlerce kitap saklayan kütüphaneler de bu  felâketlerden nasibini aldı.</p>
<p>7-Keşifler yüzünden, İpek Yolu gibi  ticarî yollar ehemmiyetini kaybetti. Avrupa ve İslâm toprakları  arasındaki gelir dağılımı ciddi derecede değişti. Milletlerarası ticaret  merkezi, Akdeniz ve Hindistan’dan, Baltık ve Atlantik’e kaydı. İslâm  beldeleri de dâhil olmak üzere sömürgeler, hammadde üreticisi hâline  geldi. Avrupa, sömürgeler sayesinde sanayi inkılâbını gerçekleştirdi.</p>
<p>8-Memlûk  ve Osmanlı sultanları, yabancılara tanınan imtiyazların ekonomiye fayda  sağlayacağını düşünmüşlerdi. Siyasî gücün zayıflamasıyla,  kapitülasyonlar geri tepen silah oldu. Yabancı ekonomik hâkimiyete yol  açtı. Daha ucuz Avrupa mamulleri pazarları istila etti. Küçük sanayi  çöktü.</p>
<p>9-Ekonomik güçsüzlüğün farkına varan Müslüman  hükümdarların, ıslahat projeleri, Avrupa’nın önce içeride  destekledikleri darbeler ve dış askerî müdahaleler ile akamete  uğratıldı.<br />10-Müslümanlar, yüksek idealler peşinde koşarak geniş  sınırlara eriştiler. Ancak bunu elde tutacak nüfus ve maddî güce sahip  değildiler. Nüfusun güç ile doğru nisbette olduğu XIX. asrın ortasında  Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusu 17 milyon iken, Batı Avrupa’nın nüfusu  190 milyondu. Rusya ve Doğu Avrupa’nın nüfusu 274 milyondu. İngiltere  30, Fransa 37, İspanya-Portekiz 20, İtalya 24, Almanya 32, Avusturya 32  milyondu&#8230;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260936" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/m30fy4s3.jpg" width="700" height="1153" /></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filistin tahtında bir şehzade</title>
		<link>https://islamdini.de/filistin-tahtinda-bir-sehzade/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 20:48:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları>Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/filistin-tahtinda-bir-sehzade/</guid>

					<description><![CDATA[Sultan Aziz’in torunu Şehzâde Mahmud Şevket Efendi’ye, Filistin hükümdarlığı teklif edilmişti. Bir Osmanlı şehzâdesine râzı gelmeyen Filistin, kimlerin eline düştü&#8230; Saltanatın kaldırılması ve hanedanın sürgün edilmesinden sonra, bazı şehzâdelerin yeni teşekkül edecek Müslüman devletlerinin başına geçirilmesi projelerine rastlanır. Daha saltanat devrinde Sultan Abdülhamid’in oğlu Burhaneddin Efendi’ye Arnavutluk ve daha sonra…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/filistin-tahtinda-bir-sehzade/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">Sultan Aziz’in torunu Şehzâde Mahmud Şevket Efendi’ye, Filistin  hükümdarlığı teklif edilmişti. Bir Osmanlı şehzâdesine râzı gelmeyen  Filistin, kimlerin eline düştü&#8230;</div>
<div style="text-align: justify;">Saltanatın kaldırılması  ve hanedanın sürgün edilmesinden sonra, bazı şehzâdelerin yeni teşekkül  edecek Müslüman devletlerinin başına geçirilmesi projelerine rastlanır.  Daha saltanat devrinde Sultan Abdülhamid’in oğlu Burhaneddin Efendi’ye  Arnavutluk ve daha sonra da Kuzey Irak tahtı teklif edilmiş; fakat  Osmanlı tahtındaki hakkını kaybetmek istemeyen şehzâde bu teklifleri  reddetmişti. Sultan Hamid’in torunu Şehzâde Abdülkerim Efendi, kendisine  teklif edilen Uygur tahtı uğruna can vermiştir. Bu şehzâdelerden biri  de Sultan Aziz’in torunu Mahmud Şevket Efendi’dir (1903-1973).</div>
<div style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260904" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-04-20-at-07.12.46.png" width="652" height="324" /></div>
<div style="text-align: justify;">Sultan  Aziz’in oğlu Seyfeddin Efendi, babası gibi denizciliğe pek meraklıydı.  Evinin bahçesinde büyük bir havuz yaptırarak, kendi teknesini  kullanırdı. Mahya ustasıydı. Ramazan ayında câmilere mahya çekerdi. Bazı  ilahi besteleri vardır. Sürgünde Nice’e gidip, burada sefâlet içinde  vefat etti.</div>
<div style="text-align: justify;">Seyfeddin Efendi’nin mahdumu Şevket Efendi,  1924’de hanedan sürgün edilirken, yakışıklı bir bahriye yüzbaşısı ve  pilot idi. Evleri yağma edildiği için, beş parasız, bir yük gemisi ile  memleketi terk etti. Gemi Girit’e yanaştığında, kim olduğunu bilmeyen  adalıların, “Kemalist!” diye üzerlerine yürümesi pek ibretlidir.  Kâhire’ye yerleşen Şevket Efendi, sürgün sıkıntıları sebebiyle, aynı  zamanda Sultan Hamid’in torunu olan zevcesi Adile Hanımsultan’dan  ayrıldı. 1 yaşında sürgüne çıkan biricik kızı Nermin Sultan, Fransa’daki  anneannesinin yanında kaldı.</div>
<div style="text-align: justify;">Baba-kız birbirlerini 20 sene  göremediler. Zira pasaportu olmayan Şehzâde, Kâhire’den ayrılamıyordu.  Küçük yaşta kemik veremi geçirip sakat kalan kızcağız, Almanlar  tarafından Cihan Harbi’nde Arnavutluk’taki bir toplama kampına  gönderildi. Mısır’da İngiliz istihbarat subayı tarihçi Lord Kinross, bir  askerî nakliye tayyaresiyle, Nermin Sultan’ı Kâhire’ye getirtti. Burada  sefalet içinde yaşadılar. Ankara’ya müracaat ederek, vatanına dönmek  istediğini, kendisine verilecek her işi yapacağını söylediyse de,  reddedildi.</div>
<div style="text-align: justify;"><strong>Ne mes’ud ölüm!</strong></div>
<div style="text-align: justify;">İhvan’ın  da yardımıyla başa geçen sosyalist Nâsır, efsanevî hanedan mirası  üzerindeki hakları kendisine devretmesini; aksi takdirde 24 saat içinde  Mısır’ı terk etmesini istedi. Şevket Efendi’nin gidecek yeri yoktu.  Pasaport için müracaat ettiği Türk sefâretinden “Sizi gidi hâinler!”  hakaretiyle kovulmuştu. Vaziyeti öğrenen Fransız sefiri, üzerinde  “imparatorluk altesleri” şeklinde unvanları da yazan bir pasaport verdi.  Fransa’da ikameti tercih ederse, kendilerine bir iş de  ayarlayabileceklerini söyledi. Şaşırdığını görünce de, “Fransa  istiklâlini 16. asırda Kral François’ya yardım eden Kanuni Sultan  Süleyman’ın yardımına borçludur” dedi.</div>
<div style="text-align: justify;">Şehzâde, kızı ve 100  yaşını aşkın emektar zenci harem ağasıyla beraber Fransa’ya gitti. 60  yaşından sonra kütüphane memuru olarak çalışmaya başladı. Tedavi ve ilaç  parası bulunmadığı için Nermin Sultan’ın hastalığı arttı. Ressam  Matisse’nin hediyesi olan tabloyu 4 bin liraya satıp, parasıyla bir  müddet geçindiler. (Tablo, bu sene Londra’da 57,7 milyon liraya  satılmıştır.)</div>
<div style="text-align: justify;">Şehzâde, küçücük odasında asılı Türk bayrağı ve  Osmanlı padişahlarının resimleri ile avunurdu. Kendisini ziyaret eden  Türk gazetecinin unuttuğu Yenice sigarası kutusundaki ay-yıldız,  Şehzâde’yi hislendirerek derin bir hayal âlemine dalmasına sebep  olmuştu. “Osmanlı ailesinin vatana girmesine müsaade edecekler; ama  ancak saltanat devrini, o devrin usul ve âdâbını görmüş olan  şehzâdelerin vefatından sonra!” derdi. Gerçekten Şehzâde bu sözleri  söyledikten birkaç sene sonra 1973’de Bagnols adlı küçük bir Fransız  kasabasında 70 yaşında iken vefat etti; ertesi sene ise şehzâdelerin  sürgün kararı kaldırıldı.</div>
<div style="text-align: justify;">Şevket Efendi anlattı: “Şeyhülislâm  Mustafa Sabri Efendi, Mısır’da vefat ettiğinde üzülmüş, ağlamıştık.  Meğer o ne mes’ud ölümmüş! O zaman biz bunu anlayamadık. Çünki biz de  Mısır’da yaşıyorduk. Son yolculuğa Türk çocuklarının elleri üstünde  taşınan Türk bayrağına sarılı bir tabutla çıkmak; mezara tekbirler,  tehlillerle konulmak; Müslüman beldede, Müslüman mezarlığına gömülmek&#8230;  Peki ben burada ölürsem ne olacak biliyor musunuz? Bir kere cenazemi  yıkayan olmayacak. Burada bir tek Müslüman bulunmaz. Cesedim çan  sesleriyle kaldırılıp, bir Hristiyan mezarlığına defnedilir. Off! Aman  Allah’n çıldıracağım!” Gerçekten de böyle oldu. Cenazeyi kızı Nermin  Sultan yıkadı. Gerisi korktuğu gibi gerçekleşti. Hayatı, doğumundan  itibaren hastalık ve sıkıntı içinde geçen Nermin Sultan’a, Fransa  hükümeti muhtaç maaşı bağladı. 1998’de bir hastanenin kimsesizler  koğuşunda vefat etti.</div>
<div style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260905" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-04-20-at-07.12.55.png" width="318" height="169" /></div>
<div style="text-align: justify;">Şair Hüseyn Sîret, şehzâde için 1945’te şu kıt’ayı yazmıştır:</div>
<div style="text-align: justify;">“Demiş evvelce Kemal, Hân-ı Murad hakkında,</div>
<div style="text-align: justify;">Şanlı şehzâdemi hürriyete âşık buldum.</div>
<div style="text-align: justify;">Ben de irfan ü hamiyyette, vatan aşkında,</div>
<div style="text-align: justify;">Hânedânın topuna, Şevket’i fâik [üstün] buldum.”</div>
<div style="text-align: justify;"><strong>İkili oyun</strong></div>
<div style="text-align: justify;">1948  senesinde Filistin’den çekilmek zorunda kalan İngiltere, burada üçte  ikisi Arapların ve üçte biri Yahudilerin elinde olmak üzere müstakil bir  devlet kurmak istemişti. Ancak Araplar buna yanaşmadı. Bunun üzerine  Yahudi istiklâl teşkilatı Haghana mümessilleri Kâhire’de yaşayan Şehzâde  Şevket Efendi ile görüşmek istediler. Şehzâde, İngiliz diplomatik ve  askerî makamlarını haberdar etmek suretiyle mülâkatı kabul etti. Yahudi  heyetinin lideri Shivery, Filistin’de kurulacak devletin başının Arap  olmasını istemediklerini; bunun için Mısır Prensi Abbas Halim’i  düşündüklerini; ancak Mısır hükûmetinin izin vermediğini; bu sebeple  kendilerini Filistin tahtında görmek istediklerini söyledi. Şehzâde,  Arapların kabul etmesi hâlinde, İngilizlerin desteklediği bu teklife  sıcak baktığını beyan etti. Bu vesileyle Mısırlı politikacı Aziz Masrî  Paşa vasıtasıyla Filistin meselesini İngilizlerle müzâkereye salâhiyetli  Lecnetü’l-Ulya el-Arabiyyeti’l-Filistiniyye mümessilleri ile görüştü.  Lecne mümessilleri meseleyi Kudüs müftüsü Emin el-Hüseynî’ye  ileteceklerini söylediler.</div>
<div style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260906" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-04-20-at-07.18.07.png" width="149" height="256" /></div>
<div style="text-align: justify;">O  sırada Lübnan’da oturan müftünün cevabı gecikti. Nihayet müftü, bu  teklife müsbet cevap gönderdi. Fakat bu mektup kâfi gelmeyip, Lecne’nin  de kabul etmesi gerekiyordu. Lecne bir türlü karar veremedi. Meselenin  aslı sonra anlaşıldı. Müftü ikili oynayarak, Şehzâde’ye müsbet cevap  vermiş; Lence’ye de işi yokuşa sürmeleri talimatını vermişti. Bu sebeple  kızan Yahudiler aradan çekildi. Bu sefer İngilizler, Şehzâde’den  Filistin’e gelerek, henüz çekilmemiş olan Filistin ordusunun desteği ile  Filistin hükûmetini ilan etmesini teklif etti. Ancak Şehzâde, mıntıkada  ekseriyeti teşkil eden Arapların desteği olmayan bir hükümdarlığı kabul  edemeyeceğini söyledi. Böylece proje akamete uğradı. Arkası malum&#8230;  Bir Osmanlı şehzâdesine râzı gelmeyen Filistin, Yahudi hâkimlerin eline  düştü.</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CEMALEDDİN EFGÂNÎ EFSANESİ</title>
		<link>https://islamdini.de/cemaleddin-efgani-efsanesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 20:45:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları>Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/cemaleddin-efgani-efsanesi/</guid>

					<description><![CDATA[Cemâleddin Efgânî, kısa, fakat çok hareketli bir ömür sürdü. Ancak faaliyetlerinin neticesini hayatta iken pek elde edemedi. Ölümünden sonra, Abduh başta olmak üzere önde gelen talebelerinin meydana getirdiği Efgânî efsanesi, Afganistan’da doğumu ve tahsili gibi Sünnî arkaplan ile başlayan, Şiî kimliği ispatlandığı halde, hâlâ Sünnî olduğu iddiasının sürdürüldüğü standart çarpıtılmış…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/cemaleddin-efgani-efsanesi/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Cemâleddin Efgânî, kısa, fakat çok hareketli bir ömür sürdü. Ancak  faaliyetlerinin neticesini hayatta iken pek elde edemedi. Ölümünden  sonra, Abduh başta olmak üzere önde gelen talebelerinin meydana  getirdiği Efgânî efsanesi, Afganistan’da doğumu ve tahsili gibi Sünnî  arkaplan ile başlayan, Şiî kimliği ispatlandığı halde, hâlâ Sünnî olduğu  iddiasının sürdürüldüğü standart çarpıtılmış bir hikâyedir. Efgânî  biyografileri, hep sübjektif ve yanıltıcı olan Abduh ve Corci Zeydan ile  yeğeni Lütfullah’a dayanır. O kendisi hakkında hiçbir zaman gerçeği  konuşmamış; hayatını dostları yazmıştır. Bunlar da, onu Müslümanlar  nezdinde aklama gayesi güder. Abduh, Efgânî’nin en sevdiği ve işgal  komiseri Lord Crommer’e tavsiye edip Mısır müftüsü yaptığı talebesidir.  Oryantalistler ise, başka bakımdan Efgânî’yi çok över. Ama aklı başında  ayakları yere basan biri, her ikisinden de doğru bir senteze varabilir.  Zira hepsi, “Şecaat arzederken merd-i kıbtî, sirkatin söyler”  meyânındadır.<br /><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260872" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-04-13-at-07.18.16.png" width="1062" height="535" /><br />Efgânî’nin,  küçük bir Afgan Tarihi ile maddeciliği tenkit etmek için yazılmış  teolojik bir eser olmaktan ziyade, siyasî bir hiciv hususiyeti taşıyan  Reddü ale’d-Dehriyyîn adlı eseri; ayrıca çeşitli gazete ve mecmualarda  yazılmış makaleleri bulunmaktadır. Efgânî’nin fazla bir ilmî mesaisi  olmadığı anlaşılıyor. Zeki olduğu ise katidir. Zaten ilmiyle değil, daha  çok hareketli politik hayatı ile öne çıkmıştır.</p>
<p><strong>“Maskara”</strong></p>
<p>Efgânî,  İstanbul’da iken bazı okumuşlara tesir etti. Batıcılık, Türkçülük ve  İslâmcılık gibi cereyanların mensupları, ayrı fikir ve inançta  olmalarına rağmen, onu hoca kabul ettiler. Hayatı boyunca, gidip gezdiği  yerlerde daima tefrika bırakan Efgânî’nin hayattaki tek muvaffakiyeti  Nâsirüddin Şah suikastıdır. Fikirlerinin mahsulleri, öldükten sonra,  İslâmiyetin çözülmeye başladığı II. Meşrutiyet’ten itibaren revaç buldu.  Abdullah Cevdet, Ahmet Agayef, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul,  Şemseddin Günaltay tarafından benimsendi. Günaltay kendisini, “Şeyh  [Efgânî], peygamber kadar şâyân-ı hürmet; ona itiraz edenler, Ebu Cehl  kadar lânete müstehaktır. Çünkü Peygamberin zamanındaki İslâmlığı  yeniden diriltmeye kalkışmıştır” diyerek medheder.<br /><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260873" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-04-13-at-07.18.31.png" width="500" height="646" /><br />Başta  Abduh ve Reşid Rıza olmak üzere İslâm dünyasındaki modernistlerin  düşünüş tarzını şekillendirdi. Reşid Rıza, Efgânî’nin aşırılıklarını  törpüleyerek, modernizmi hizaya soktu. Efgânî, talebeleri vasıtasıyla  Musa Cârullah’a, Mehmed Âkif’e ve daha da şaşırtıcı bir şekilde Said  Nursî’ye tesir etti. Âkif, Safahat’ta kendisinden övgüyle bahsetmiş;  “yeni Cemâleddinler yetiştirme reçetesi” vermiştir. Hiç görmediği  Efgânî’yi temize çıkarmak için yazılar yazmış; Efgânî’nin kovulmasını,  İstanbul ulemasının hasedine bağlamıştır.</p>
<p>Nursî, 1892’de  Efgânî’nin Mardin’de tanıştığı bir talebesi vâsıtasıyla onun yoluna  intisab ettiğini söyler. İnanç ve amel bakımından apayrı bir yolda  bulunmasına rağmen Efgânî’den, “Beni hakka irşad eden bir zât” diye  bahseder; “Siyasetteki muktesit mesleği [ortalama yolu] bana gösterdi”  diyerek ittihad-ı islâmdaki selefleri arasında Tahsin, Abduh ve Ali  Süavi ile beraber, onu da sayar. [Tarihçe-i Hayat, 41, 65]</p>
<p>Efgânî’nin içyüzü yavaş yavaş ortaya çıkınca, “intisab etme” kelimesi, “âşinâlık peydâ etme” ile değiştirilmiştir.</p>
<p>Ders  vekili Filibeli Ahmed Halil Fevzi, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Yusuf  Nebhanî gibi pek çok Sünnî âlim, Efgânî’ye reddiyeler yazıp,  zındıklığına fetvâ verdiler. Safvet Paşa, “Mechûlü’l-efkâr ve’l-ahvâl  [hal ve hareketi belirsiz] bir Efgânlı”; Sultan Hamid &#8220;İngiliz ajanı bir  maskara&#8221;; Ebulhüdâ Efendi, &#8220;Hedefinden sapmış bir ok gibi dinden çıkmış  bir mürted&#8221; diye tavsif eder. 1979 İran inkılâbından sonra Efgânî  Efsanesi Türkiye’de yeniden canlandı. Zamane muhipleri, önceki ulemanın  muhalefetini, Efgânî hakkındaki malumat azlığına bağlar; umumiyetle  Urvetü’l-Vüskâ’daki yazılarına itibar eder; ama Renan’a yazdığı ve  dinden çıkış vesikası olan mektubu görmezden gelirler. Öte yandan  ulemaya havlayanlar, Efgânî-Abduh-Rızâ üçlüsü karşısında kediye  dönerler.</p>
<p>Efgânî, sonradan çok dillere çevrilmiş bu Fransızca  mektubunda der ki: “İlmin tekâmülünde İslâmiyet bir mâni teşkil eder..  [Hristiyan cemiyeti Hristiyanlık mânisini aştıktan sonra] hür ve serbest  terakki ve ilim yolunda ilerlemektedir. Halbuki İslâm cemiyeti henüz  dinî vesâyetten kurtulmamıştır&#8230; [İslâm] dini yerleştiği her yerde ilmi  bertaraf etmek istemiş ve bu gayesini gerçekleştirmede, despotizmin  yardımından çokça fâidelenmiştir. Dinler isimleri ne olursa olsun  birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmaları mümkün değildir.  Din, insana iman ve itikadı zorla kabul ettirir. İnsanlık var oldukça  din ile felsefe arasındaki mücâdele bitmeyecektir. Bu mücadelede, hür  düşüncenin gâlib gelemeyeceğinden korkuyorum”. [Keddie, 204]</p>
<p>Renan  da Efgânî hakkında der ki: “Şimdiye kadar pek az kimse üzerimde bu  kadar kuvvetli bir tesir meydana getirmiştir. İslâmlığın peşin  hükümlerinden tamamen kurtulmuş biridir. Fikirlerindeki serbestlik, o  büyük imansızlardan birinin dirilip karşıma çıktığı hissini veriyordu”.  [Journal des Débats, 1883] Bu mektubu tercüme eden nice Efgânî meddahı,  “kâfir, imansız” manasına “infidéle” kelimesine, başka manalar  vermiştir.</p>
<p><strong>Ayakları yerden kesiliyor</strong></p>
<p>Efgânî,  Şeyhîlik adlı Bâtınî Şiî tarikatının tesirinde yetişti. Bunlar, her  çağın kendine has yanılmaz mükemmel bir önderi olduğuna inanırlar.  Mucizeleri te’vil yoluyla inkâr ederler. Liderleri mesîh, peygamber ve  mukaddes kitap sahibi olarak ortaya çıkar. İran’da terörist faaliyetleri  ile tanınan Bâbîlik de bu yoldan çıkmıştır. [Gencer, 458]</p>
<p>Efgânî’nin  ömrü, Fârâbî gibi, şarkın uyanışı yolunda kendisiyle iş birliği yapacak  bilge bir hükümdar arayışı ile geçti. Ümidini kaybedince de mehdi  rolüne soyundu. Bunun için seyyid ve gerçek adının da Muhammed olduğunu  iddia etti. Müridleri de kendisini mehdi olarak görüyordu. Halkın avam  ve havas kanadına ayrı ifadeler kullanmaya dikkat ederdi. Meselâ İslâm  âlemindeki yazılarında Sünnî gibi görünürken, Fransızca makalelerinde  radikal vizyonunu gözler önüne sererdi. [Kedourie, 55] Hayatta en  sevdiği şey sigara olduğu ve ölümüne kadar de elinden düşürmediği halde,  sırf İran Şahı’na muhalefet için tütünün haramlığına fetvâ neşretmiş;  bu vesileyle İran’da meşhur tütün protestosunda rol oynamıştır.<br />Şiî  kültüründe yetişmesine rağmen, Şiî doktrininde de karşı olduğu yerler  çoktur. Bu sebeple Şiî olduğuna kolay kolay kimse inanmaz. Sünnî-Şiî  ayrımının Müslüman dünyasına zarar verdiğini düşünür; Halife Muaviye’yi  Sünnî saltanatı kurduğu için ağır tenkit eder; ama İran’da Sünnî-Şiî  birliğinden hiç söz etmezdi. [Mahzumi, 142] İslâm âleminin modernizm  sayesinde kurtulacağına inanmıştı. “Sosyalizm, kalkınmak için  yararlıdır. İslâmiyet, sosyalizm ile örtüşür” derdi. [Mahzumi, 149]  İngilizlere pek aleyhtar gözükürdü; fakat ne yapsa, o zamanki İngiliz  politikasına yarardı.</p>
<p>Osmanlıların, Rumeli’yi elde tutmaya  çalıştıkları için zarara uğradığını; Âli Paşa’nın istediği gibi, elden  çıkarsalardı, rahat edeceklerini söylerdi. Türklerin göçebe olduklarını;  maddî güçten başka bir şeye mâlik bulunmadıklarını ve fethettikleri  yerlere de medeniyet götüremediklerini iddia ederdi. Türklerin, İslâm’ı  basit bir kulluk hissi ile kabul ettiklerini; ama Kur’an’ın manasını  anlamaktan uzak kaldıklarını söylerdi. [Mahzumi, 72] Halifeliğin  Kureyşîliğini müdafaa etmiş; Ortadoğu’da İngiliz menfaatlerinin hâdimi  olmuştur. [Blunt, Gordon and Hartoum, 492] Arap milliyetçiliğini  fişeklediği gibi, Türkçülük cereyanını körükleyen de odur. Makalelerini  Türk Yurdu’nda neşreden Yurdakul, şeyhi ile aralarında tenasüh olduğuna  inanırdı. [Gencer, 491]</p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260874" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-04-13-at-07.18.39.png" width="255" height="414" /></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DOĞU-BATI ARASINDA BİR ESRARENGİZ PORTRE: CEMALEDDİN EFGÂNÎ</title>
		<link>https://islamdini.de/dogu-bati-arasinda-bir-esrarengiz-portre-cemaleddin-efgani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 20:44:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları>Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/dogu-bati-arasinda-bir-esrarengiz-portre-cemaleddin-efgani/</guid>

					<description><![CDATA[Cemâleddin Efgânî, yakın tarihin en münakaşalı şahsiyetlerinden biridir. İslâm dünyasını canlandırmayı hedefleyen büyük bir ıslahatçı mı, kendisini mehdi zanneden bir deli mi, yoksa bir ajan mı?..Sevenleri tarafından büyük İslâm âlimi, modernizmin ve emperyalizme karşı mücadelenin öncüsü; Şark’ı uykusundan uyandıran kimse; muarızları tarafından, asıl hüviyetini gizleyerek Müslümanları aldatan bir şarlatan; bir…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/dogu-bati-arasinda-bir-esrarengiz-portre-cemaleddin-efgani/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Cemâleddin Efgânî, yakın tarihin en münakaşalı şahsiyetlerinden  biridir. İslâm dünyasını canlandırmayı hedefleyen büyük bir ıslahatçı  mı, kendisini mehdi zanneden bir deli mi, yoksa bir ajan mı?..<br /><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260838" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/qqruj4bc.jpg" width="700" height="198" /><br />Sevenleri  tarafından büyük İslâm âlimi, modernizmin ve emperyalizme karşı  mücadelenin öncüsü; Şark’ı uykusundan uyandıran kimse; muarızları  tarafından, asıl hüviyetini gizleyerek Müslümanları aldatan bir  şarlatan; bir maceraperest; bir İngiliz ajanı; bir zındık&#8230;  Avrupa  hâkimiyetine karşı güçlü bir İslâm medeniyetinin yeniden  canlandırılabileceği sloganıyla son asır İslâm âleminde ciddi tesirleri  bulunan Cemâleddin Efgânî (1838-1897) hakkındaki pek az malumat da  tezatlarla doludur. İran’da Hemedan’ın Esedâbâd köyünde doğdu. Şiî Azerî  bir ailedendir. Bir Esedâbâd da Afganistan’da vardır. Ekseriya  Sünnîliğin yaygın olduğu mıntıkalarda faaliyet gösterdiği için, İran ve  Şiî menşeini saklamak maksadıyla Efgânî lakabını kullanmıştır. Seyyidlik  ve Muhammed ismi ise, mehdiliğine delil olmak üzere sonradan  tertiplenmiştir. İran pasaportu ile dolaşırdı. Başına geçirdiği çeşitli  serpuşlar gibi, zamana ve zemine göre milliyeti de değişebilmiştir.<br /><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260839" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-04-06-at-09.31.10.png" width="480" height="391" /><br />İlk  tahsilini Necef ve Kerbelâ’da Şiî ulemadan aldı. Hicaz’a; oradan da  taht kavgalarının yaşandığı Kâbil’e geçti. Davasını desteklediği Prens  Azam Han kazanınca, onun en güvendiği veziri oldu. Bir yabancının kısa  zaman zarfında bu mevkiye yükselmesi dikkat çekicidir. Azam Han ile  arası iyi olmayan İngilizlere karşı, Ruslardan para ve siyasî destek  temin edebilecek bir Rus ajanı olduğu ya da kendisini öyle gösterdiği  söylenir. Kardeşi Şir Ali, Azam’ı devirince, Efgânî hudut harici edildi  (1868).</p>
<p>Bu defa Ruslar, onu Hindistan’da İngiliz aleyhtarı  propaganda ile vazifelendirdi; ama buradan da sınır dışı edilince,  Sadrazam Âli Paşa’nın daveti üzerine İstanbul’a geldi. Meclis-i Maârif  âzâsı yapıldı. Dârülfünûn [İstanbul Üniversitesi] açılışında verdiği bir  konferansta, peygamberliğin sanat olduğunu ve İslâmiyetin ilmî  terakkiye mâni teşkil ettiğini söyledi. Bu konuşması infial uyandırdı.  Dârülfünûn kapatıldı; Şeyhülislâm Hasan Fehmi Efendi ve sair ulema  tarafından zındıklıkla suçlanan Efgânî sınır dışı edildi (1871). Bu işin  organizatörü, Reşid Paşa yetiştirmelerinden ve Jön Türklerin önde  gelenlerinden pozitivist Bektaşî Arnavut milliyetçisi Hoca Tahsin’dir.  Efgânî de, o da, bütün “hür düşünceli” insanlar gibi namaz, oruç  ritüellerini aşmış! insanlardı.</p>
<p>İstanbul’dan kovulan Efgânî,  Mısır’a gitti. 1872-1879 arası kaldığı Mısır’da, reformist faaliyetlerde  bulundu. Kendisine “hakîmüşşark” [Doğu’nun filozofu] adını takarak,  Şarkın uyandırılması yolunda “Kurtarıcı Mehdi” rolüne soyundu. Hedefi  “mümin/kâfir” ayrımını, “şarklı/garblı”ya çevirmekti. Gazetelerde  yazılar yazdı; taraftar topladı. Gizli teşkilatlar kurdu. Kıptî asıllı  başbakan Riyaz Paşa da kendisine destek olup maaş bağladı. İdeallerini  daha kolay gerçekleştirebileceği inancıyla, önce İskoç Mason Locası’na  girdi. Bir yaratıcıya inanmadığı için buradan atılınca, Fransız Doğu  Locası’na bağlı bir mason locası kurdu. Masonluğu, “Çalışma azmi, şeref  ve zâlimlere karşı direnme yolunda hayatını hiçe saymak” şeklinde tarif  eder; “Masonluk, bir lider otoritesi kurup, onun şahsî emeline hizmet  etmekten çok daha üstündür” derdi. Yüzlerce talebesini de o zamanlar  daha henüz mahiyeti tam olarak anlaşılamayan bu yola soktu.</p>
<p>Efgânî,  Mısır’da Yahudi mahallesinde otururdu. İki Hristiyan, Şamlı Selim  Nakkaş ile onun yakın arkadaşı Edib İshak en birinci dostlarıydı. Hususî  doktoru Harun da Yahudi idi. Toplantılarına Müslüman, Hıristiyan ve  Yahudiler birlikte katılırdı. Halkı tahrik ederek Urabî isyanına yol  açtı. Bu tam da İngilizlerin istediği şeydi. Bu vesileyle Mısır işgal  edildi. İçyüzünü anlayan hıdiv, kendisini sınır dışı etti. Hindistan’da  Haydarâbâd’a; oradan da Paris’e gitti (1883). Tanıştığı bir Fransız  kadın şarkıcı ile sık sık kafede buluşarak Fransızcasını geliştirdi.  Yanına çağırıp Mason yaptığı talebesi Muhammed Abduh ve arkadaşı  Kâhireli zengin bir Yahudi ailesinden Jacob Sanu ile baş başa vererek,  el-Urvetü’l-Vüskâ cemiyetini kurdu; aynı isimde bir de mecmua çıkarttı.  Mecmua, İngiliz aleyhtarlığı ve İslâm birliği görüntüsü altında, dinde  reform misyonu taşıyordu. Ancak bedava dağıtılan mecmua, 8 ay çıktıktan  sonra neşriyatını durdurdu. Abduh, Beyrut’a döndü; Efgânî, Paris’te  kaldı. Geleni gideni çoktu. Kâhire’den dostu ve dinler üstü bir teşekkül  olan Teozofi Cemiyeti’nin kurucusu Rus Madam Helena Blavatsky’nin  gönderdiği esrarengiz tipler, kapısından eksik olmazdı.</p>
<p><strong>“Dinin başını keseceğiz!”<br /></strong><br />Paris  hayatı, dinî inancını iyice kaybetmesine yol açtı. İsyankâr bir tavır  takındı. Dinin, bilim, akıl ve medeniyetin düşmanı olduğuna kanaat  getirdi. Ancak faaliyet sahası itibarıyla dindar intibaı vermesi  gerekiyordu. Müslüman cemaatten uzak düşmemek için dinî vecibeleri yapar  gibi gözükmelerini talebelerine ehemmiyetle tavsiye ederdi. Şia’nın  takıyye telâkkisi bunu emreder. Abduh kendisine yazdığı mektupta, “Sen  bizim içimizi de, dışımızı da bilirsin. Biz görünüşte ibadetleri  yapıyoruz. Ama aslında senin yolundayız. Dinin başını, dinin kılıcıyla  keseceğiz” diyor; böylece misyonlarının, görünüşte “saf ideal din”  teranesiyle “yozlaşmış” buldukları ananevî dini yok etmek olduğunun  işaretini veriyordu, Efgânî, böylece bir Luther rolü oynadı.</p>
<p>İleride  beraber faaliyet göstereceği İngiliz istihbaratçı Wilfrid Blunt ile  tanıştı. Blunt, İngiltere’nin Mısır’ı işgalini temin eden kişidir.  Onunla Londra’ya giderek üç ay kaldı (1885). İngiliz dışişleri bakanı  Lord Salisbury ve Lord Churchill, Ortadoğu’ya dair düşünce ve  tavsiyelerini alâkayla dinlediler. Osmanlılara karşı kendilerini  desteklemek karşılığında o günlerde karmakarışık Sudan’ın sultanlığını  teklif ettilerse de, Efgânî kendisini tehlikeye atacak bir tip değildi.<br />Avrupalılara  karşı bir İslâm mücahidi ve düşünürü olduğu hakkındaki efsane, büyük  ölçüde Paris hayatına dayanır. Burada tarihçi ve filozof Renan ile  İslâmiyet ve ilim üzerine münazaraya girişti. Modernist fikirlerine,  Renan bile hayran kaldı. Birçok seyahatlere çıktı. Amerika ve Rusya’ya  gitti. İran Şâhı Nâsırüddin’in daveti üzerine İran’a gitti (1889). Fakat  maksadı, Şah’ı indirmek için yeraltı faaliyeti yürütmekti. Şah  aleyhdarı Bâbîlere yanaştı. Bir yandan da Ruslara çalışmaya devam etti.  Şah bunu fark edince, İran’dan da sınır dışı edildi (1892). Basra’ya  gidip buradan Şah’a karşı isyan organize etti. Sonra Londra’ya geçti.  İran masasında vazifeli istihbaratçı Edward Browne ile tanışarak,  açıktan İran aleyhinde faaliyet sürdürdü. Blunt, Mısır meselesini  görüşmek üzere kendisini İstanbul’a gönderdi. Ancak Efgânî buradan bir  daha çıkamadı.</p>
<p>Sultan Hamid, önce kendisine Irak’taki Şiî Arablar  arasında, Osmanlı hilâfetini takviye vazifesini vermeyi düşündü. Ancak  İngilizlerle anlaşıp, Irak merkezli bir Arab hilâfeti kurmaya  çalıştığına dair bilgilere ulaşınca vazgeçti. Efgânî’nin Blunt ile  esrarına vâkıf Louis Sabuncî adında bir Hristiyan Arab, bilahare Sultan  Hamid tarafından elde edilmiş ve bildiklerini vesikalarıyla padişaha  arzetmişti. Padişah Efgânî’ye konak ve hizmetçiler tahsis etti; hatta  evlendirmek istedi. Ama dâvâsıyla evli olduğu ve ayrıca kadın-erkek  eşitliğine inandığı gerekçesiyle kabul etmedi. Ömrü boyunca da hiç  evlenmedi. Padişaha (İngiltere’nin o asırdaki politikasına uygun olarak)  Osmanlı ülkesini federasyona dönüştürmek hususunda tavsiye verdi;  dinletemeyince, düşman oldu. O zamanki bütün modernistler gibi  meşrutiyet taraftarı idi.<br />Efgânî, İstanbul’da boş durmadı, Mirza Rıza  Han Kirmânî adlı bir müridini İran’a göndererek Nâsıreddin Şah’a  suikast tertipledi (1896). Ertesi sene de kanserden öldü ve Maçka’ya  gömüldü. Rockefeller’in ortağı ve yıllar sonra M. Kemal’i destekleyerek  karşılığında Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesini sağlayan Amerikalı iş  adamı Charles Crane, Efgânî’nin kabrini yaptırdı. 1944’de Afgan  hükümeti, “millî kahraman” saydığı/sandığı Efgânî’nin kemiklerini  Kâbil’e nakletti. Ama gerçek “Efgânî Efsânesi” ölümünden sonra doğdu.</p>
<p style="text-align: justify;"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-260840" src="http://islamdini.de/wp-content/uploads/Screen-Shot-2015-04-06-at-09.31.17.png" width="523" height="439" /></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
