<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peygamber efendimiz &#8211; İslam Dini</title>
	<atom:link href="https://islamdini.de/konular/peygamber-efendimiz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamdini.de</link>
	<description>Ehl-i sünnet vel-cemaat</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Jun 2016 02:07:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Sevgili Peygamberim (Sesli)</title>
		<link>https://islamdini.de/sevgili-peygamberim-sesli-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Jun 2016 02:07:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber efendimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/sevgili-peygamberim-sesli-2/</guid>

					<description><![CDATA[SevgiliPeygamberim1 SevgiliPeygamberim2 SevgiliPeygamberim3 SevgiliPeygamberim4 SevgiliPeygamberim5 SevgiliPeygamberim6 SevgiliPeygamberim7 SevgiliPeygamberim8 SevgiliPeygamberim9 SevgiliPeygamberim10 SevgiliPeygamberim11<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/sevgili-peygamberim-sesli-2/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://islamdini.de/48">SevgiliPeygamberim1</a>  <a href="http://islamdini.de/49">SevgiliPeygamberim2</a>  <a href="http://islamdini.de/50">SevgiliPeygamberim3</a>  <a href="http://islamdini.de/51">SevgiliPeygamberim4</a>  <a href="http://islamdini.de/52">SevgiliPeygamberim5</a>  <a href="http://islamdini.de/53">SevgiliPeygamberim6</a>  <a href="http://islamdini.de/54">SevgiliPeygamberim7</a>  <a href="http://islamdini.de/55">SevgiliPeygamberim8</a>  <a href="http://islamdini.de/56">SevgiliPeygamberim9</a>  <a href="http://islamdini.de/57">SevgiliPeygamberim10</a>  <a href="http://islamdini.de/58">SevgiliPeygamberim11</a></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber efendimizin vefâtı</title>
		<link>https://islamdini.de/peygamber-efendimizin-vefati-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Jun 2016 02:07:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber efendimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/peygamber-efendimizin-vefati-2/</guid>

					<description><![CDATA[Peygamberimiz Vedâ Haccında Mina’da bulunduğu sırada; “Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip insanların Allah’ın dînine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek, tesbîh et! O’ndan af dile! Çünkü O, tövbeleri dâimâ kabul eder.” meâlindeki en son nâzil olan Nasr sûresi indiğinde Peygamber efendimiz kızı hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp; “Bana kendi vefâtım haber…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/peygamber-efendimizin-vefati-2/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Peygamberimiz Vedâ Haccında Mina’da bulunduğu sırada; <strong>“Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip insanların Allah’ın dînine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek, tesbîh et! O’ndan af dile! Çünkü O, tövbeleri dâimâ kabul eder.” </strong>meâlindeki en son nâzil olan Nasr sûresi indiğinde Peygamber efendimiz kızı hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp; <strong>“Bana kendi vefâtım haber verildi.” </strong>buyurdu. Bunun üzerine ağlamaya başlayan Fâtımâ’ya; <strong>“Ağlama, zîrâ benim ehlimden bana ilk kavuşan sen olacaksın.” </strong>buyurdu.  Cebrâil aleyhisselâm Peygamber efendimize her sene o zamâna kadar nâzil olan âyetleri okumak üzere senede bir kere gelirdi. Vefât edeceği sene iki kere gelip <strong>Kur’ân-ı kerîm</strong>’i<strong> </strong>iki defâ baştan sona okudu.  Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmeden bir müddet önce Bakî mezarlığında ve Uhud’da bulunan Müslümanların kabrini ziyâret ederek onlar için duâ ve istiğfâr etti.  Bakî mezarlığındayken yanında bulunan Ebû Müveyhib’e dönerek; <strong>“Ey Ebû Müveyhib! Ben dünyâ hazîneleriyle âhiret nîmetlerini seçmede serbest bırakıldım. İstersen dünyâda bakî ol, sonra Cennet’e git, istersen likaullah </strong>(Allah’a kavuşmak) <strong>hâsıl olup Cennet’e gir dediler. Ben likaullahı ve sonra Cennet’i seçtim.” </strong>buyurdu. <span id="more-237572"></span> Sevgili Peygamberimiz vefâtından önce humma hastalığına tutuldu. Bu hastalık 13 gün sürdü. Bu müddetin son 8 gününü hazret-i Âişe’nin odasında geçirdi. Hastalığının ilk günlerinde ve ateşi düştüğü sıralarda mescide çıkıp Eshâbına namaz kıldırıyordu.  Hastalığının ikinci günü hazret-i Ali ve Fazl bin Abbâs kollarına girerek mescidi teşrif etti. Minbere oturup hamd ve senâdan sonra; <strong>“Ey Eshâbım, bilmiş olunuz ki aranızdan ayrılmam yaklaştı. Kimin bende hakkı varsa benden istesin. Benim yanımda sevgili olan benden hakkını istesin veya helâl etsin ki Rabbime ve rahmetine bunları ödemiş olarak kavuşayım.” </strong>buyurdu. Sonra minberden inip öğle namazını kıldırdı. Namazdan sonra tekrar minbere çıkıp namazdan önce buyurduğunu tekrar etti. Bunun üzerine Eshâbdan biri kalkıp üç dirhem alacağı olduğunu söyleyince hemen ödedi.  Peygamber efendimizin hastalığının arttığı günlerde Eshâb-ı kirâma yaptığı vasiyetlerden biri de şöyledir: <strong>“Müşrikleri Arabistan’dan çıkarınız. Size gelen elçilere benim yaptığım gibi ikrâm ve ihsânda bulununuz.”  </strong>Vefâtından beş gün önce hastalığı biraz hafifledi ve mescidi teşrif edip, minbere çıkarak Eshâb-ı kirâma; <strong>“Ey Eshâbım, hiçbir peygamber ümmeti içinde ebedî olarak yaşamadı. Biliniz ki, ben de Rabbime kavuşacağım. Muhakkak ki siz de Rabbinize kavuşacaksınız. Dünyâda hiç kimse kalmaz. Her şey Allah’ın irâdesine bağlıdır. Allah’ın takdir buyurduğu zaman ne öne alınır, ne de o zamandan kaçılır. Sizinle buluşacağımız yer, Kevser Havzının başıdır. Her kim benimle Kevser Havzı kenârında buluşmak isterse elini ve dilini korusun, günahlardan sakınsın. Ey Eshâbım! Allah kullarından birini dünyâ hayâtıyla âhiret hayâtını seçmekte serbest bıraktı. Fakat bu kul âhiret hayâtını seçti.” </strong>buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr Resûlullah efendimizin bu sözleriyle vefâtına işâret buyurduğunu anlayarak ağlamaya başladı. Peygamber efendimiz; <strong>“Ağlama yâ Ebâ Bekr!” </strong>buyurarak onu teselli etti ve; <strong>“Bana her bakımdan en faydalı olanınız Ebû Bekr’dir.” </strong>ve <strong>“Mescide açılan kapılardan Ebû Bekr’inki hâriç hepsini kapatınız.” </strong>buyurdu. Sonra minberden inerek hazret-i Âişe’nin odasına döndü. Biraz sonra Eshâb-ı kirâmın çok üzülmesi ve endişeleri üzerine hazret-i Ali ve Fazl bin Abbâs’ın koltuğuna girdiği halde tekrar mescide geldi. Minberin alt basamağına durup Eshâb-ı kirâma son hutbesini okudu ve vasiyetini yaparak şöyle buyurdu: <strong>“Ey Muhâcirler, size Ensar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Onlar benim has cemâatimdir. Onlar sizi evlerinde misâfir edip, her hususta sizi nefslerine tercih ettiler. Eshâbım! İlk Muhâcirlere de hürmet etmenizi vasiyet ederim. Bütün Muhâcirler birbirlerine hayırlı olsunlar. Her iş Allahü teâlânın izniyle olur. Allahü teâlânın irâdesine karşı çıkanlar sonunda mağlup olurlar. Allahü teâlânın emrine uymak istemeyenler, muhakkak aldanırlar.” </strong>Daha önce hazret-i Ebû Bekr’den memnûniyetini belirttiği gibi bu hutbede de hazret-i Ömer’den memnuniyetini belirtti ve; <strong>“Ömer benimledir, ben de onunlayım. Benden sonra hak Ömer’le berâberdir.” </strong>buyurdu. Resûlullah efendimiz bu hutbeden sonra minberden indi ve Eshâbdan ayrılıp odasına çekildi. Vefâtına üç gün kala bir yatsı vaktinde namaz için ezân okunmuştu. Peygamber efendimiz namazın kılınıp kılınmadığını sorunca; “Cemâat sizi bekliyor yâ Resûlallah!” denildi. Resûlullah cemâate gitmek istedi. Cemâate gidecek takat bulamayınca; <strong>“Ebû Bekr’e söyleyin namazı kıldırsın.” </strong>buyurdu. Resûlullah efendimiz bu emrini üç defâ tekrarladı. Hazret-i Ebû Bekr üç gün cemâate namaz kıldırdı.  Sevgili Peygamberimiz vefât ettiği günün sabah namazı vaktinde mescide açılan odanın kapısındaki perdeyi kaldırdı. Hazret-i Ebû Bekr cemâate sabah namazını kıldırıyordu. Eshâbına bakıp onların namazda saf tutup durduklarını görünce sevinerek tebessüm etti. Sonra da mescide girdi. Resûlullah’ın teşrifini fark eden hazret-i Ebû Bekr mihrabdan çekilmek üzereyken Resûlullah eliyle yerinde durması için işâret edip, oturduğu yerde Ebû Bekr’e radıyallahü anh uyarak sabah namazını kıldı. O gün hastalığı hafiflemişti. Namazdan sonra Eshâb-ı kirâma dönüp; <strong>“Ey insanlar! Siz Allahü teâlânın hıfzındasınız ve sizi Allahü teâlâya emânet ettim. Takvâ üzere olun. Allahü teâlâdan korkun. Allahü teâlânın emrini tutun ve itâat edin. Ben bu dâr-ı dünyâdan ayrılırım.” </strong>buyurdu. Sonra mescitten odasına geçti. Bu Eshâb-ı kirâmın Resûlullah efendimizi son görüşü oldu.  Resûl-i ekrem efendimiz hazret-i Âişe’nin hücresine girip yattığı sırada, Üsâme bin Zeyd huzûruna geldi. Resûlullah efendimiz 23 senelik peygamberlik müddetinde son olarak Suriye tarafında Bizans üzerine gidecek bir ordu hazırlamıştı. Bu orduya kumandan tâyin ettiği Üsâme bin Zeyd’e hareket etmesini buyurdu. Bu sırada hastalığı şiddetlenen Peygamber efendimiz kızı hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp kulağına birşeyler söyledi. Hazret-i Fâtımâ ağlamaya başladı. Sonra bir şeyler daha söyleyince hazret-i Fâtımâ güldü. Resûlullah efendimiz hazret-i Fâtımâ’ya vefât edeceğini söyleyince hazret-i Fâtıma ağladı. Sonra da; <strong>“Sana müjde olsun ki bütün ehlimden önce sen bana kavuşursun.” </strong>buyurdu. Bunun üzerine hazret-i Fâtıma sevinip güldü.  Resûl-i ekrem efendimiz vefât edeceği sırada hazret-i Ali’ye, hazret-i Âişe’ye vasiyette ve nasîhatta bulundu. Bu sırada ağlayıp gözyaşı döken hazret-i Fâtımâ’ya; <strong>“Kızım bir miktar sabreyle, ağlama. Zîrâ Hamele-i Arş </strong>(melekler) <strong>senin ağlaman üzerine ağlaşırlar.” </strong>buyurdu. Hazret-i Fâtımâ’nın göz yaşını sildi. Teselli verip Allahü teâlâdan sabır vermesini diledi ve; <strong>“Ey kızım, benim rûhum kabz olacak. (İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ûn) diyesin. Ey Fâtımâ, gelen her musibete bir karşılık verilir.” </strong>buyurdu. Bir müddet mübârek gözlerini kapayıp sonra; “<strong>Bundan sonra babana üzüntü ve gussa </strong>(keder, tasa) o<strong>lmaz. Zîrâ fânî âlemden ve mihnet yerinden kurtuluyor.” </strong>buyurdu. Sonra hanımlarına nasîhat buyurdu. Torunları hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin’i yanına alıp, onlara şefkatle bakarak alınlarından öptü. Sonra da hazret-i Ali’yi yanına çağırıp mübârek başını onun koluna dayayarak oturup; <strong>“Yâ Ali, zimmetimde filan Yahûdînin şu kadar malı vardır. Asker hazırlamak için almıştım. Sakın onu ödemeyi unutma. Elbette zimmetimi kurtarırsın ve Kevser Havzı başında benimle görüşeceklerin birincisi sensin. Benden sonra sana çok zarar gelir, sabır edesin. İnsanlar dünyâyı istedikleri vakit sen âhireti seçesin.” </strong>buyurdu. Resûlullah efendimiz vasiyetini tamamladıktan sonra hâli değişti, yatağına yatırdılar.  Rebiülevvel ayının on ikisinde Pazartesi günü öğleden evvel Cebrâil aleyhisselâm gelip; “Yâ Resûlallah! Cennetleri süslediler, Hûri veRıdvan donandı. Allahü teâlâ sana hiç kimseye verilmeyen çok şeyler ihsân etti. Kevser Havzı, Makam-ı Mahmûd ve Şefâat-i ümmet verdi. Kıyâmet günü sen râzı oluncaya kadar ümmetini bağışlar. Yâ Resûlallah; Melek-ül Mevt kapıda beklemektedir. İçeri girmeye izin ister. Şimdiye kadar kimseden izin istememiştir. Bundan sonra da istemez.” dedi.  Sevgili Peygamberimizin izni üzerine Azrâil aleyhisselâm içeri girip selâm verdi ve sonra; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ beni senin huzûruna gönderdi. Senin emrinden dışarı çıkmamamı buyurdu. Dilersen şerefli rûhunu kabz edip ulvî âleme yükselteyim, yoksa dönüp gideyim.” dedi. Cebrâil aleyhisselâm; “Ey Habîbullah! Allahü teâlâ sana müştâktır(âşıktır).” dedi. Sonra selâm verip vedâ ederken; “Ey Muhammed; Ey Ahmed! Bundan sonra vahiy için bir daha gelmem ve Hak teâlânın haberini yer yüzüne getirmem. Benim maksûdum ve matlûbum sen idin yâ Resûlallah.” dedi. Bundan sonra Peygamber efendimizin; <strong>“Ey Azrâil vazîfeni yap.” </strong>buyurması üzerine, mübârek rûhunu kabz etti. Böylece Resûl-i ekrem efendimiz Hicretin on birinci yılında (Mîlâdî 632) Rebiülevvel ayının 12’sinde Pazartesi günü öğleden evvel vefât etti. Vefât ettiğinde Kamerî seneye göre 63, şemsî seneye göre 61 yaşında idi.  Eshâb-ı kirâm, Resûlullah efendimizin vefâtı üzerine pekçok üzülüp gözyaşı döktüler. Çoğunun dili tutulup bir müddet konuşamaz oldu. Ebû Bekr radıyallahü anh Resûlullah’ın yanına girip mübârek yüzünden örtüyü kaldırarak mübârek alnından öptü. Sonra başını kaldırıp, mübârek alnından tekrâr öpüp; “Âh Sâfi” dedi. Bir daha öpüp, “Âh dost” dedi. Sonra mübârek pazusunu öpüp ağladı. “Anam babam sana fedâ olsun! Dirin ve ölün tayyib, temiz ve ne güzeldir!” dedi. Ve; “Eğer ihtiyârımız elimizde olsaydı canlarımızı yoluna fedâ ederdik. Eğer sen bizi men etmeseydin, gözlerimizden pınarları akıtırdık.” Sonra salâtü selâm okuyup; “Yâ Resûlallah, bizi Rabbinin katında hatırla.” dedi. Sonra dışarı çıktı. Mescitte minbere çıkarak Eshâb-ı kirâma bir hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd ve senâ etti. Resûl-i ekrem efendimize sallallahü aleyhi ve sellem salât okudu. Sonra şöyle dedi: “Her kim Muhammed’e îmân etmişse bilsin ki, Muhammed aleyhisselâm vefât etti. Her kim Allahü teâlâya tapıyorsa O, Hayy, diri ve Bâkî’dir, ölmez, ebedîdir.” buyurdu ve sonra; <strong>“Muhammed de kendinden önce geçen Resûller gibi Resûldür. Eğer O vefât eder, yâhut öldürülürse, siz dîninizden, yâhut cihaddan, eski hâlinize dönecek misiniz? Böyle değişen, Allahü teâlâya zarar vermez, kendine zarar eder. İslâm ve sebatta şükredenlere muhakkak mükâfat verecektir.” </strong>(Âl-i İmrân sûresi: 144) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.  Hazret-i Ebû Bekr Eshâb-ı kirâmı ve Ehl-i beyti teselli etti. İlk anda acı haber üzerine çok şaşıran Ömer radıyallahü anh, Ebû Bekr’i radıyallahü anh dinleyince kendine geldi. Peygamberimizin vefât ettiği gün Eshâb-ı kirâm yapılan umûmî bir bîatle hazret-i Ebû Bekr’i halîfe seçtiler.  Resûlullah efendimizin cenâzesi vefât ettiği günden sonra, salı günü yıkandı ve kefenlendi. Gasl (yıkama) işine bizzat hazret-i Ali, hazret-i Abbâs ve hazret-i Abbâs’ın oğulları Fazl ve Kusem de yardım ettiler. Üsâme ile Şukran Sâlih radıyallahü anhümâ da su döktüler.  Peygamber efendimiz gömleği üzerinde olduğu halde üç kere yıkanıp üç kat yeni beyaz kefene sarıldı. Bundan sonra mübârek cesedi sedir üstüne konulup bulunduğu odanın kapısıEshâb-ı kirâma açıldı. Eshâb-ı kirâm grup grup odaya girip cenâze namazı kıldılar. Salıyı çarşambaya bağlayan gece (çarşamba gecesi) yarısı mübârek rûhu alındığı yerde defn olundu. Mübârek cesedini kabre Ali, Fadl, Üsâme ve Abdurrahmân bin Avf radıyallahü anhüm indirdi. Kıyâmet günü kabirden en önce O kalkacaktır. En önce O şefâat edecektir. En önce O’nun şefâati kabul olunacaktır. Cennet kapısını önce O açacaktır.  Resûl-i ekrem efendimizin vefâtı üzerine bütün Müslümanların kalpleri yandı, çok üzüldüler. Peygamber efendimiz bizim bilmediğimiz bir hayat ile, şimdi kabrinde hayattadır. Cesed-i şerîfi aslâ çürümez. Kabrinde bir melek durup, ümmetinin söyledikleri salevâtı kendisine haber verir. Minberi ile kabr-i şerîfi arası Cennet bahçesi gibi kıymetlidir.  Kabr-i şerîfini ziyâret etmek, tâatların büyüğü ve ibâdetlerin en kıymetlisidir: <strong>“Beni ziyâret edene şefâatim vâcib olur.” </strong>buyurmuştur.  Hazret-i Fâtıma, babasının vefâtından duyduğu üzüntüyü şu mersiye ile dile getirdi: “Benim üzerime öyle musibetler döküldü ki, eğer onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi gece olurdu.”  Peygamber efendimizin görünüşünün anlatılmasına İslâm terminolojisinde “Hilye-i Saâdet” denilmiştir. Peygamberimizin mübârek bedeninin dış görünüşü bütün incelikleriyle bu Hilye-i Saâdet yazılarında bildirilmiştir. Bunları okuyanlar, Peygamber efendimizin rûhen olduğu gibi bedenen de hiç eksiksiz ve kusursuz, insanların en güzeli ve her bakımdan en üstünü olduğunu anlarlar. İslâm dünyâsında bu konuda pekçok eser yazılmıştır.  Peygamber efendimizi medheden on binlerce kitap, kasîde ve diğer eserler yazılmıştır. Bunları yazanlar içinde şöhretleri ve sanatları bütün dünyâyı ve asırları kaplamış olanları dahi, O’nu methetmekten âciz olduklarını beyan etmişlerdir.  Arap, Fars ve Türk edebiyâtında görülen Nâtlar hep O’nun için yazılmıştır.  Resûlullah efendimiz günümüzde de bütün dünyâ milletlerinin, ilim adamlarının, devlet, siyâset ve fikir adamlarının, ediplerin, târihçi ve askerî şahsiyetlerin alâkasını çekmekte, bunların herbiri O’nu biraz inceledikten sonra hayranlık ve şaşkınlıklarını, dile getirmektedirler. Müslüman olmayanlar, Habîb-i ekrem efendimizin sâdece idâreciliği, dehâsı, askerî, sosyal ve diğer taraflarını görmekte, yalnız bunlara bakarak O’nu tanımaya çalışmaktadırlar. Gördükleri fevkalâde ve hiçbir insanda görülmemiş üstünlükler karşısında acze düşmekle berâber, O’na peygamber gözüyle bakmadıkları için, O’nu tanımaktan ve anlamaktan çok uzak kalmaktadırlar. Müslümanlar da Peygamber efendimizin güzellik ve üstünlüklerini ilimleri, ihlâsları ve O’na olan muhabbetleri kadar derece derece görmekte ve anlayabilmektediler. Bunlardan zâhir âlimleri O’nun zâhirî vasıflarını, bâtın âlimleri de bâtınî güzelliklerini görebildikleri kadar dile getirmişlerdir. Ulemâ-i râsihîn denilen hem zâhir ve hem de bâtın bilgilerinde üstâd ve Peygamber efendimize vâris olan yüksek İslâm âlimleri ise O’nu bütün güzellikleriyle görmüş ve âşık olmuşlardır. Bunların en başında Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh gelmektedir. O, Resûlullah efendimizdeki nübüvvet nûrunu görmekte, O’nun üstünlük, güzellik ve yüksekliklerini idrâk ederek, O’na âşık olmakta öyle ileri gitmiştir ki, başka hiçbir kimse Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh gibi olamamıştır. Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh her an, her baktığı yerde Resûlullah’ı görürdü. Bir keresinde hâlini; “Yâ Resûlallah! Nereye baksam sizi görüyorum. Helâda bile, karşımdasınız, utanıyorum.” diye arzetmişti. Bir keresinde de; “Bütün iyiliklerimi, sizin bir sehvinize (yanılmanıza) değişirim.” demişti. Resûlullah efendimizin güzelliğini en iyi görüp anlayan ve anlatanlardan biri de zevcât-ı mutahheradan, müminlerin annesi hazret-i Âişe idi. Âişe radıyallahü anhâ âlime, müctehide, akıllı, zekî ve edibe idi. Gâyet beliğ ve fasih konuşurdu. <strong>Kur’ân-ı kerîm</strong>’in mânâlarını, helâl ve harâmları, Arap şiirlerini ve hesap ilmini çok iyi bilirdi. Resûlullah’ı metheden şu iki beyti Âişe radıyallahü anhâ söylemiştir:  Ve lev semia ehlü Mısra evsâfe haddihî. Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüf’e min nakdin.  Levîmâ Zelîhâ lev reeyne cebînehû. Le âserne bilkatil kulûbi alel eydi.  “Eğer Mısır’dakiler, Peygamber efendimizin yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı. Güzelliği dillere destan olan Yûsüf aleyhisselâmın pazarlığında hiç para vermezlerdi. Bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelîhâ’yı Yûsuf aleyhisselâma âşık oldu diyerek kötüleyen kadınlar Resûlullah’ın parlak alnını görselerdi ellerinin yerine kalplerini keserlerdi de acısını duymazlardı.”  Yine hazret-i Âişe buyuruyor ki: “Bir gün Resûlullah mübârek nalınlarının kayışlarını çakıyordu. Ben de iplik eğiriyordum. Mübârek yüzüne baktım. Parlak alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nûr saçıyordu. Gözlerimi kamaştırıyordu. Şaşakaldım. Bana doğru bakıp; <strong>“Sana ne oldu ki böyle dalgın duruyorsun?” </strong>buyurdu. “Yâ Resûlallah! Mübârek yüzündeki nûrların parlaklığına ve mübârek alnındaki ter tânelerinin saçtıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim.” dedim. Resûlullah kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasını(alnımı) öptü ve; <strong>“Yâ Âişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim.” </strong>buyurdu. Yâni, senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden çoktur, dedi.” Hazret-i Âişe’nin mübârek gözlerinin arasını öpmesi, Resûlullah efendimizi severek, O’nun cemâlini anlayarak gördüğü için âferin ve takdir olmaktadır.  Resûlullah efendimizin <strong>Kur’ân-ı kerîm’</strong>de geçen isimlerinden biri de <strong>Kur’ân-ı kerîm’</strong>in kalbi olan Yâsîn sûresindeki “Yâsîn” kelimesidir. Ulemâ-i rasihînin büyüklerinden olan Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri; “Yâsîn, ey benim muhabbet deryamın dalgıcı olan habîbim, demektir.” buyurmuştur. Bu deryânın ismini duyanlar, uzaktan görenler, yakınına gelenler, içine girip nasîbi kadar derine inenlerin hepsi, ömürlerinin her safhasında Resûlullah efendimizin aşkı ile yanıp tutuşmuşlar, yanık feryâdlar, içli gözyaşları ve yakıcı mısralarla bu aşklarını dile getirmişlerdir. Bunların içinde en büyük ve meşhurlarından olan ve bu muhabbet deryasından büyük pay sâhibi olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de Sevgili Peygamberimize olan muhabet ve aşkını dile getirdiği kasîdelerinden birinde şöyle demektedir:  Server-i âlem, sana âşık olup da, yanarım! Her nerede olsam, o güzel cemâlin ararım.  Kâbe kavseyn tahtının sultânı sen, ben hiçim. Misafirinim dersem saygısızlık sayarım.  Her şey cihanda senin şerefine bilirim. Rahmetin yağsa bana hergün olur bahârım.  Herkes Kâbe’yi tavâf için gelir Hicâz’a, Sana kavuşmak için ben dağları aşarım.  Seadet tâcına kavuştum ben rüyâda. Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanarım.  Dostunu öven âşıkların bülbülü, ey Câmî! Dîvânında şu yazılar, oluyor, tercümânım.  Dili sarkmış, susuz kalmış, uyuz bir köpek gibi, Senin ihsân denizinden bir damla arzularım.  Resûlullah’ı sevmek, bütün Müslümanlara farz-ı ayndır. O’nun sevgisi bir gönüle yerleşirse, İslâmiyeti yaşama, îmânın ve islâmın tadına doyulmaz zevkine ermek ne kadar kolay olur. Bu sevgi, iki cihânın efendisine tam uymaya sebeptir. Bu sevgiyle Allahü teâlânın Habîbine ikrâm ettiği sonsuz ve târife sığmaz nîmetlere ve bereketlere kavuşmakla şereflenilir. Küçük, büyük her Müslümanı doğrudan doğruya Resûlullah’ın sevgisine götüren Ehl-i sünnet âlimleri ve kitapları bu bereketlerin senetleridir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber efendimizin peygamberliği</title>
		<link>https://islamdini.de/peygamber-efendimizin-peygamberligi-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Jun 2016 02:07:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber efendimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/peygamber-efendimizin-peygamberligi-2/</guid>

					<description><![CDATA[Muhammed aleyhisselâm daha otuz yedi yaşında iken gâibden “Yâ Muhammed” diye nidâ olunduğunu duyardı. Otuz sekiz yaşında iken de bir takım nûrlar görmeye başladı. Bu hâlini sâdece hazret-i Hadîce’ye anlatırdı. Muhammed aleyhisselâma peygamberliğin verilmesinin yaklaştığı bu sırada, o zamânın meşhur ediblerinden Kus bin Sâide, Ukaz Panayırında deve üzerinde büyük bir…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/peygamber-efendimizin-peygamberligi-2/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Muhammed aleyhisselâm daha otuz yedi yaşında iken gâibden “Yâ Muhammed” diye nidâ olunduğunu duyardı. Otuz sekiz yaşında iken de bir takım nûrlar görmeye başladı. Bu hâlini sâdece hazret-i Hadîce’ye anlatırdı. Muhammed aleyhisselâma peygamberliğin verilmesinin yaklaştığı bu sırada, o zamânın meşhur ediblerinden Kus bin Sâide, Ukaz Panayırında deve üzerinde büyük bir kalabalığa karşı okuduğu hutbede O’nun geleceğini müjdelemişti. Bu hutbeyi dinleyenler arasında Muhammed aleyhisselâm da bulunmuştu. Kus bin Sâide bu meşhur hutbesinin bir bölümünde şöyle demiştir: <strong>“Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız, yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur&#8230; Kulak veriniz iyi dinleyiniz? Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var&#8230; Allah’ın indinde bir din&#8230; Ve Allah’ın gelecek olan bir peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakın oldu. Gölgesi başınızın üstüne düştü. Ne mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de O dahi ona hidâyet eyleye. Vay O’na isyân ve muhâlefet eden bedbahta! Yazıklar olsun ömürleri gafletle geçen ümmetlere!..”</strong> <span id="more-237571"></span> Muhammed aleyhisselâm otuz dokuz yaşında iken sâdık rüyalar görmeye başladı. Rüyâsında ne görürse aynen çıkardı. Bu hal altı ay devam etti. Bundan sonra yalnızlığı sevip insanlardan uzaklaşarak Hira Dağında bir mağarada tefekküre dalardı. Bâzan Mekke’ye gelir Kâbe’yi tavâf ettikten sonra evine giderdi. Evinde bir müddet kalıp yanına biraz yiyecek alarak yine Hira Dağındaki mağaraya gidip tefekkür ve ibâdetle meşgul olurdu. Bu hâlini gören Mekkeliler; “Muhammed Rabbine âşık oldu.” demişlerdi.  Muhammed aleyhisselâm kırk yaşında iken yine bir Ramazan ayında Hira Dağındaki mağaraya çekilmiş ve tefekküre dalmıştı. Ramazanın 17. Pazartesi gecesi, gece yarısından sonra kendisini adıyla çağıran bir ses işitti. Başını kaldırıp etrafa baktığı sırada ikinci defâ bir ses işitti ve her tarafı birden bire bir nûr kapladığını gördü. Sonra Cebrâil aleyhisselâm karşısına geldi. <strong>“Oku!” </strong>dedi. <strong>“Ben okumuş değilim.” </strong>dedi. O zaman melek Muhammed aleyhisselâmı tutup tâkatı kesilinceye kadar sıktı ve; <strong>“Oku!” </strong>dedi. Yine; <strong>“Ben okuma bilmem.” </strong>cevâbını verdi. İkinci defâ sıktı ve; <strong>“Oku!” </strong>dedi. <strong>“Ben okuma bilmem.” </strong>dedi. Cebrâil aleyhisselâm üçüncü defâ tutup sıktı ve sonra bıraktı ve; <strong>“Oku! Her şeyi yaratan Rabbinin ismiyle ki O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı! Oku, Allahü teâlâ büyük kerem sâhibidir. O, kalemle öğretir, bilmediklerini öğretir.” </strong>meâlindeki Alak sûresinin ilk beş âyetini getirdi. Muhammed aleyhisselâm da onunla berâber okudu. İlk vahiy bu sûretle başladı ve bütün cihânı aydınlatan İslâm güneşi doğdu.  Muhammed aleyhisselâm Peygamberlik vazîfesinin mesuliyetini düşünerek büyük bir ürperti ve heyecanla Hira Dağındaki mağaradan çıkıp aşağıya inmeye başladı. Dağın ortasına geldiği sırada bir ses duydu. Cebrâil aleyhisselâm; “Yâ Muhammed, Sen Allah’ın resûlüsün; ben de Cibril’im.” diyordu. Cebrâil’in sesini duyduğu gibi kendisini de gördü. Cebrâil aleyhisselâm burada Peygamberimize abdest almasını gösterdi. Peygamber efendimiz evine dönünceye kadar yanından geçtiği her taşın, her ağacın «Esselâmü Aleyke Yâ Resûlallah» dediğini işitiyordu. Bundan sonra evine gelip; <strong>“Beni örtünüz.” </strong>buyurarak ürpermesi geçinceye kadar bir miktar yattı. Biraz istirâhat ettikten sonra gördüklerini hazret-i Hadîce’ye anlattı. O da; “Biliyorum ki sen doğru sözlüsün&#8230; Emânete riâyet edersin&#8230; Güzel huylu ve iyi ahlâklısın&#8230; Senin bu ümmetin peygamberi olacağını umarım&#8230;” dedi. Sonra bu durumu sormak üzere Varaka bin Nevfel’e gittiler. İbraniceyi bilen, çok kitap okumuş ve dinler hakkında bilgi sâhibi olan Varaka bin Nevfel’e durumu anlattılar. Varaka Muhammed aleyhisselâmın anlattıklarını dinledikten sonra; «Müjde yâ Muhammed! Allah’a yemin ederim ki sen Îsâ’nın (aleyhisselâm) haber verdiği son peygambersin!Sana görünen melek, senden evvel Mûsâ’ya (aleyhisselâm) gelen Cebrail’dir. Ah! ne olurdu!Genç olaydım. Seni Mekke’den çıkardıkları zamâna yetişeydim de sana yardım etseydim.» dedi.  Muhammed aleyhisselâma ilk vahiy geldikten sonra üç sene vahiy gelmedi. Bu arada Mikâil aleyhisselâm adındaki melek gelip bâzı şeyler öğretti. Fakat vahiy getirmedi. Bu sırada Peygamber efendimiz üzüldükçe Cebrâil aleyhisselâm gözüküp; “Ey Muhammed! Sen Allah’ın peygamberisin!” der, üzüntüsünü giderirdi.  İlk vahyin gelmesiyle peygamberliği duyulmaya başlayan Muhammed aleyhisselâmın tebliğinin 13 senesi Mekke, 10 senesi de Medîne’de geçti.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber efendimizin evlenmesi</title>
		<link>https://islamdini.de/peygamber-efendimizin-evlenmesi-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Jun 2016 02:07:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber efendimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/peygamber-efendimizin-evlenmesi-2/</guid>

					<description><![CDATA[Muhammed aleyhisselâm yirmi beş yaşındayken ilk olarak hazret-i Hadîce ile evlendi. Hazret-i Hadîce, Kureyş kabîlesinin Esedoğulları kolundan kırk yaşında ve dul bir hanım idi. Fakat, malı, cemâli, aklı, ilmi, şerefi, nesebi, iffet ve edebi pek fazla idi. Yüksek ahlâkı ve üstün vasıfları sebebiyle Kureyş arasında “Tâhire” (çok temiz) İslâmiyet geldikten…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/peygamber-efendimizin-evlenmesi-2/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Muhammed aleyhisselâm yirmi beş yaşındayken ilk olarak hazret-i Hadîce ile evlendi. Hazret-i Hadîce, Kureyş kabîlesinin Esedoğulları kolundan kırk yaşında ve dul bir hanım idi. Fakat, malı, cemâli, aklı, ilmi, şerefi, nesebi, iffet ve edebi pek fazla idi. Yüksek ahlâkı ve üstün vasıfları sebebiyle Kureyş arasında “Tâhire” (çok temiz) İslâmiyet geldikten sonra da “Hadîce-tül-Kübra” ismiyle meşhur olmuştu. Hadîce Hâtun mallarını Şam tarafına götürüp Busra’da satan Muhammed aleyhisselâmı; adâleti, üstün ahlâkı ve hakkında duyup şâhit olduğu hadiseler sebebiyle son derece takdir etti. Bu hâdiseden kısa bir süre sonra, yakınlarının da kabul etmesiyle evlenmeleri kararlaştırıldı. Nikâh meclisi hazret-i Hadîce’nin evinde kuruldu. Ebu Tâlib ve Varaka bin Nevfel tarafından takdim konuşmaları yapıldı. Nikâhı Varaka bin Nevfel kıydı. Kureyş kabîlesinin ileri gelenleri de nikâh şâhidi olarak bulundular. Zamânının emsalsiz bir kadını olan Hadîce vâlidemiz evlilik hayâtı boyunca Muhammed aleyhisselâma dâimâ hizmet edip yardımcısı oldu. Muhammed aleyhisselâmın bu evliliği, onun vefâtına kadar on beş senesi peygamberlikten önce onu da Peygamberlikten sonra olmak üzere yirmi beş sene sürdü. Muhammed aleyhisselâm, ilk zevcesi hazret-i Hadîce hayattayken başkası ile evlenmedi. Muhammed aleyhisselâmın hazret-i Hadîce’den ikisi erkek, dördü kız olmak üzere Kâsım, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah (Tayyib) adlarında altı çocuğu oldu. Peygamberliği sırasında evlendiği hazret-i Mâriye’den de İbrâhim adlı oğlu olmuştu. Diğer zevcelerinden çocuğu olmadı. Zeyneb, kızlarının en büyüğü idi. En küçük kızı Fâtımâ babasının en sevgilisiydi. Hazret-i Fâtımâ Peygamber efendimiz kırk yaşındayken doğdu. Erkek evlatları küçük yaşta vefât ettikleri gibi hazret-i Fâtımâ’dan başka bütün kızları da O’ndan önce vefât ettiler. Hazret-i Fâtımâ da Muhammed aleyhisselâmdan altı ay sonra vefat etti. Hazret-i Ali ile evlenmişti. Muhammed aleyhisselâmın soyu hazret-i Fâtımâ evlâdı, hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin ile devâm etti. <span id="more-237570"></span> Resûl-i ekrem efendimiz ikinci defâ olarak, elli beş yaşında iken, Ebû Bekr’in (radıyallahü anh) kızı Âişe radıyallahü anhâ ile evlendi. Bunu, Hadîce-tül-Kübrâ’nın vefâtından bir yıl sonra, Allahü teâlânın emri ile nikâh eylemişti. Ölünceye kadar, sekiz sene onunla yaşadı.  Diğerlerini, hep hazret-i Âişe’den sonra, dînî, siyâsî sebeplerle veya merhamet ve ihsân ederek Allahü teâlânın izniyle nikâh etti. Bunların hepsi dul olup, çoğu yaşlı idi. Meselâ, Mekke’deki kâfirlerin, Müslümanlara eziyet ve zararları dayanılamayacak bir dereceye gelince Eshâb-ı kirâmın bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişti. Habeş Pâdişâhı Necâşi Hıristiyan idi. Müslümanlara çeşitli sorular sorup, aldığı cevaplara hayran kalarak îmâna geldi. Müslümanlara çok iyilik yaptı. Îmânı zayıf olan Ubeydullah bin Cahş, fakirlikten kurtulmak için, papazlara aldanıp mürted olmuş, dînini dünyâya değişmişti. Resûlullah efendimizin halasının oğlu olan bu mel’un, karısı Ümmü Habîbe’yi de (radıyallahü anhâ) dinden çıkıp zengin olmaya cebr ve teşvik etti ise de, o, fakirliğe ve ölüme râzı olacağını fakat Muhammed aleyhisselâmın dîninden çıkmayacağını söyleyince, bunu boşadı. Sürünerek, sefâletten ölmesini bekliyordu. Fakat, az zamanda kendi öldü. Ümmü Habîbe, Kureyş’in (Mekke’nin) o zamanki başkumandanı Ebû Süfyân’ın kızı idi. Peygamber efendimiz o zamanlarda, Kureyş orduları ile, çok çetin muhârebelerde bulunuyordu ve Ebû Süfyân, İslâmiyeti yok etmek için son gayretiyle çarpışıyordu. Peygamber efendimiz ÜmmüHabîbe’nin dîninin kuvvetini ve başına gelen bu acı hâli işitti. Necâşi’ye mektup yazıp; <strong>“Oradaki Ümmü Habîbe ile evleneceğim. Nikâhımı yap! Sonra kendisini buraya gönder!”ş</strong>eklinde talepte bulundu. Necâşî daha önce Müslüman olmuştu. Mektuba çok hürmet edip, oradaki Müslümanları sarayına dâvet ederek, ziyâfet verdi. Hicretin yedinci yılında nikâh yapılıp, hediye ve ihsanlarda bulundu. Bu sûretle, Ümmü Habîbe, îmânının mükâfâtına kavuşarak, orada zengin ve râhat oldu. Onun sâyesinde, oradaki Müslümanlar da rahat etti. Cennet’te, kadınlar kocalarının yanında bulunacakları için, Cennet’in en yüksek derecesiyle müjdelenmiş oldu ki, dünyânın bütün zevk ve nîmetleri, bu müjde yanında pek küçük kalır. Bu nikâh, Ebû Süfyân’ın ilerde Müslüman olmakla şereflenmesini hazırlayan sebeplerden biri oldu. Görülüyor ki, bu nikâh, kâfirlerin iftirâlarının ne kadar yanlış ve çürük olduğunu bildirdiği gibi, Resûlullah’ın aklının, zekâsının, dehâsının, ihsânının ve merhametinin derecesini de göstermektedir.  İkinci misal; hazret-i Ömer’in kızı Hafsa radıyallahü anhâ dul kalmıştı. Hicretin üçüncü yılında; Ömer radıyallahü anh, Ebû Bekire ve Osman’a (radıyallahü anhümâ) kızımı alır mısın dedikte, düşüneyim, demişlerdi. Bir gün, Resûlullah efendimiz, her üçü ve başkaları yanında iken; <strong>“Yâ Ömer! Seni üzüntülü görüyorum, sebebi nedir?” </strong>diye sordu. Bir şişedeki mürekkebin rengi kolay görüldüğü gibi, Resûlullah efendimiz de, herkesin düşüncesini, bir bakışta anlardı. Lüzum görürse sorardı. O’na, hattâ herkese doğru söylememiz farz olduğundan hazret-i Ömer de; “Yâ Resûlallah, kızımı Ebû Bekr’e ve Osman’a teklif ettim, almadılar.” cevâbını verdi. Resûlullah efendimiz en çok sevdiği üç eshâbının üzülmesini hiç istemediğinden, onları sevindirmek için, hemen buyurdu ki: <strong>“Yâ Ömer! Kızını, Ebû Bekr’den ve Osman’dan daha iyi birisine versem ister misin?” </strong>Hazret-i Ömer şaşırdı. Çünkü, Ebû Bekr’den ve Osman’dan daha yüksek ve daha iyi kimse olmadığını biliyordu. “Evet, yâ Resûlallah!” dedi. <strong>“Yâ Ömer, kızını bana ver!” </strong>buyurdu. Bu sûretle, Hafsa radıyallahü anhâ, Ebû Bekr’in ve Osman’ın ve bütün müminlerin anneleri oldu ve bunlar, ona hizmetçi oldu ve Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân radıyallahü anhüm birbirlerine daha yakın ve daha sevgili oldular.  Üçüncü bir misal, hicretin beş veya altıncı senesinde, Benî Mustalak kabîlesinden alınan yüzlerce esir arasındaki Cüveyriye radıyallahü anhâ kabîlenin reisi olan Hâris’in kızı idi. Bunu satın alıp âzâd ederek, kendilerine nikâh edince, Eshâb-ı kirâmın (aleyhimürrıdvân) hepsi, biz, Resûlullah’ın âilesinin, annemizin akrabâsını câriye ve hizmetçi olarak kullanmaktan hayâ ederiz dedi. Hepsi, esirlerini âzâd etti. Bu nikâh, yüzlerce esirin âzâd olmasına yol açtı. Cüveyriyye radıyallahü anhâ bu hâli her zaman söyleyerek öğünürdü. Âişe radıyallahü anhâ Cüveyriyye’den daha hayırlı, daha bereketli bir kadın görmedim.” derdi.  Resûlullah efendimizin çok evlenmesinin mühim bir sebebi de, İslâm dîninin emir ve yasaklarını bildirmek içindi. Hicab âyeti gelmeden, yâni kadınların örtünmeleri emrolunmadan önce, kadınlar da Resûlullah efendimize gelip, bilmediklerini sorar, öğrenirlerdi. Resûlullah efendimiz birinin evine gitse, kadınlar da gelir, oturur, dinler, istifâde ederlerdi. Hicâb âyeti gelip, kadınların yabancı erkeklerle oturmaları, konuşmaları yasak edilince, yabancı kadınları kabul etmedi, onların bilmediklerini, mübârek zevcesi hazret-i Âişe’den sorup öğrenmelerini emir eyledi. Gelip soranların çokluğundan, hazret-i Âişe, hepsine cevap yetiştirmeğe vakit bulamıyordu. Bu mühim hizmeti kolaylaştırmak ve onun yükünü hafifletmek için lâzım olduğu kadar hanımı nikâh etti. Kadınlara âit yüzlerce nâzik bilgileri, Müslüman kadınlarına, mübârek zevceleri yolu ile bildirdi. Zevceleri bir olsaydı, bütün kadınların ondan sorması güç ve hattâ imkânsız olurdu. Allahü teâlânın dînini tam olarak bildirmek için, çok evlenmek yükünü de omuzlarına aldı.  Muhammed aleyhisselâm hazret-i Hadîce ile evlendikten sonra da Mekke’de ticâretle meşgûl oldu. Ticâreti Saib bin Abdullah ile ortaklık şeklinde yürütürdü. Kazançlarıyla misâfirleri ağırlarlar, yetimlere ve fakirlere yardım ederlerdi. Muhammed aleyhisselâm yine bu sıralarda hazret-i Hadîce’nin kölesi Zeyd’i himâyesine alıp onu kölelikten âzâd etti. O zaman küçük yaşta bulunan hazret-i Ali’yi de yanına alıp evladı gibi yetiştirdi.  Otuz beş yaşındayken Kâbe hakemliği yaptı. O zaman yağmur ve seller sebebiyle Kâbe’nin duvarları iyice yıpranmış, bir yangın sebebiyle de tahribâta uğramıştı. Bu durum üzerine Kureyş kabîlesi Kâbe’yi İbrâhim aleyhisselâmın yaptığı temele kadar yıkıp yeniden yapmaya başlamıştı. Her kabîleye bir bölümünü vererek duvarları yükselttiler. Bu işin büyük bir şeref olduğunu bilen kabîleler, Hacer-ül-esved taşını yerine koyma husûsunda anlaşamadılar. Her kabîle böyle bir şerefe sâhip olmak istediğinden aralarında gittikçe artan büyük bir anlaşmazlık çıktı. Dört beş gün süren bu anlaşmazlık sebebiyle neredeyse kan dökülecekti. Bu sırada Abdülmuttalib’in dayısı ve yaşlı bir zat olan Huzeyfe’nin; “Ey Kureyş topluluğu! Anlaşamadığınız iş hakkında hüküm vermek üzere şu kapıdan ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın.” diyerek Benî Şeybe kapısını işâret etti. Oradakiler bu teklifi kabûl edip, Benî Şeybe kapısına bakarak ilk girecek ve işin en nâzik ânında bu işi halledecek kimseyi beklemeye başladılar. Nihâyet kapıdan, doğruluğunu, üstün ahlâkını son derece takdir ettikleri ve El-Emîn (her zaman güvenilir) dedikleri Muhammed aleyhisselâmın geldiğini gördüler. “İşte El-Emîn! O’nun hükmüne râzıyız.” dediler. Durum Muhammed aleyhisselâma anlatılınca bir örtü istedi. Hacer-ül-esved’i örtü üzerine koyup “Her kabîleden bir kişi bir ucundan tutsun.” dedi. Taşı konulacağı yere kadar kaldırttı. Sonra da kendisi taşı kucaklayıp yerine koydu. Mekke’de çıkmak üzere olan büyük bir harbin böylece önlendiğini gören kabîleler, O’nun bu hareketinden çok memnun oldular. Sonra da yarım kalan duvarları yapıp tamamladılar.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam peygamberi demek</title>
		<link>https://islamdini.de/islam-peygamberi-demek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Dec 2010 06:49:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Resulullah efendimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/islam-peygamberi-demek/</guid>

					<description><![CDATA[Sual: Peygamber efendimize, İslam peygamberi demek uygun mudur?CEVAPKesinlikle uygun değildir. Peygamber efendimiz, Resulullah efendimiz demelidir. Kur’an-ı kerimde mealen, (Seni âlemlere rahmet olarak gönderdim) ve (Seni bütün insanlara Peygamber gönderdim) buyurulmasına rağmen, Miracı ve başka mucizeleri, tevil suretiyle inkâr eden Hamidullah ise, yazdığı kitaba, yalnız Müslümanların Peygamberi olduğunu anlatan İslam Peygamberi…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/islam-peygamberi-demek/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><b>Sual: </b>Peygamber efendimize, <b>İslam peygamberi</b> demek uygun mudur?<br /><b>CEVAP<br /></b>Kesinlikle uygun değildir. <b>Peygamber efendimiz, Resulullah efendimiz</b> demelidir. Kur’an-ı kerimde mealen, <b>(Seni âlemlere rahmet olarak gönderdim)</b> ve <b>(Seni bütün insanlara Peygamber gönderdim)</b> buyurulmasına rağmen, Miracı ve başka mucizeleri, tevil suretiyle inkâr eden <b>Hamidullah</b> ise, yazdığı kitaba, yalnız Müslümanların Peygamberi olduğunu anlatan <b>İslam Peygamberi </b>ismini vermiştir. Kâfirlerin inançları böyledir, ama Müslüman olan böyle inanmaz ve böyle yazmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:<br />Peygamberlerin  en yükseği, son Peygamber olan Muhammed aleyhisselamdır. Yeryüzündeki  dinli dinsiz herkese, her yere, her millete Peygamber olarak  gönderilmiştir. Bütün insanların, meleklerin ve cinlerin Peygamberidir.  Dünyanın her yerinde, herkesin, o yüce Peygambere tâbi olması, uyması  lazımdır. <b>(Kimya-i saadet)</b></p>
<p style="text-align: justify;"><b></b>İki hadis-i şerif meali de şöyledir:<br /><b>(Ben insanların tamamına peygamber olarak gönderildim.) </b>[Buhari]</p>
<p style="text-align: justify;"><b>(Her peygamber yalnız kendi kavmine geldi, ben ise bütün insanlara gönderildim.)</b> [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai]</p>
<p style="text-align: justify;">O halde her Müslüman,<b> Hamidullah </b>gibi <b>İslam peygamberi</b> dememeli, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bildirdiği gibi, bütün insanların peygamberi demelidir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seyyidlere hürmet</title>
		<link>https://islamdini.de/seyyidlere-hurmet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Dec 2010 06:48:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Resulullah efendimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/seyyidlere-hurmet/</guid>

					<description><![CDATA[Sual: Resulullahın soyundan gelenler yani seyyidler ve şerifler günah işleseler de, onlara hürmet etmek gerekir mi?CEVAPElbette hürmet etmek gerekir. Bir kimseyi sevenin, onun sevdiklerini, çocuklarını, torunlarını da sevmesi gerekir. Düşmanlarını ise sevmemesi gerekir. Bir kimsenin çocuğu, torunu yaramazlık yapsa ona kızar, hatta belki döver, ama başkası yan gözle baksa üzülür,…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/seyyidlere-hurmet/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><b>Sual:</b> Resulullahın soyundan gelenler yani seyyidler ve şerifler günah işleseler de, onlara hürmet etmek gerekir mi?<br /><b>CEVAP<br /></b>Elbette  hürmet etmek gerekir. Bir kimseyi sevenin, onun sevdiklerini,  çocuklarını, torunlarını da sevmesi gerekir. Düşmanlarını ise sevmemesi  gerekir. Bir kimsenin çocuğu, torunu yaramazlık yapsa ona kızar, hatta  belki döver, ama başkası yan gözle baksa üzülür, çocuğuna sahip çıkar,  onu korur. İşte bütün seyyidler ve şerifler de Peygamber efendimizin  torunlarıdır. Günah işleseler de, onlara kötü davranan, hürmetsizlik  eden Resulullahı üzmüş olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Peygamber efendimiz, <b>(Benim  evlâdımın iyilerini, Allah rızası için kerim tutun! Onlara hürmet edin!  İyi olmayanlarına da benim hatırım için hürmet edin!)</b> buyuruyor.  Büyüklerden birisinin küçük bir kızı, oyuncak bebeklerine birer isim  takar. Birine de, Seyyid ismini verir. Babası, bunlar put sayılır diye,  oyuncak bebekleri ateşe atar. Kızı feryat eder, (Baba, onu ateşe atma, o  Seyyid’dir) der. Babası, oyuncak bebek olduğu için, hiç aldırmadan  ateşe atar. Bu zat rüyada Resulullah efendimizi kızgın bir halde görür.  (Benim Ehl-i beytime bu hürmetsizliği niye yaptın?) diye azarlar. Âlim  korkuyla uyanıp tevbe ve istiğfar eder. <b>(Riyad-ün-Nasihin, Resail-i İbni Âbidin)</b></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vefâtı</title>
		<link>https://islamdini.de/vefati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Dec 2010 23:11:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamberimizin hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/vefati/</guid>

					<description><![CDATA[Peygamberimiz Vedâ Haccında Mina’da bulunduğu sırada; “Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip insanların Allah’ın dînine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek, tesbîh et! O’ndan af dile! Çünkü O, tövbeleri dâimâ kabul eder.” meâlindeki en son nâzil olan Nasr sûresi indiğinde Peygamber efendimiz kızı hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp; “Bana kendi vefâtım haber…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/vefati/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Peygamberimiz Vedâ Haccında Mina’da bulunduğu sırada; <b>“Allah’ın yardımı ve  zafer günü gelip insanların Allah’ın dînine akın akın girdiklerini görünce,  Rabbini överek, tesbîh et! O’ndan af dile! Çünkü O, tövbeleri dâimâ kabul eder.” </b>meâlindeki en son nâzil olan Nasr sûresi indiğinde Peygamber efendimiz kızı  hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp; <b>“Bana kendi vefâtım haber verildi.” </b>buyurdu.  Bunun üzerine ağlamaya başlayan Fâtımâ’ya; <b>“Ağlama, zîrâ benim ehlimden bana  ilk kavuşan sen olacaksın.” </b>buyurdu.</p>
<p> Cebrâil aleyhisselâm Peygamber efendimize her sene o zamâna kadar nâzil olan  âyetleri okumak üzere senede bir kere gelirdi. Vefât edeceği sene iki kere gelip <b>Kur’ân-ı kerîm</b>’i<b> </b>iki defâ baştan sona okudu.</p>
<p> Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmeden bir müddet önce Bakî  mezarlığında ve Uhud’da bulunan Müslümanların kabrini ziyâret ederek onlar için  duâ ve istiğfâr etti.</p>
<p> Bakî mezarlığındayken yanında bulunan Ebû Müveyhib’e dönerek; <b>“Ey Ebû  Müveyhib! Ben dünyâ hazîneleriyle âhiret nîmetlerini seçmede serbest bırakıldım.  İstersen dünyâda bakî ol, sonra Cennet’e git, istersen likaullah </b>(Allah’a  kavuşmak) <b>hâsıl olup Cennet’e gir dediler. Ben likaullahı ve sonra Cennet’i  seçtim.” </b>buyurdu.</p>
<p> Sevgili Peygamberimiz vefâtından önce humma hastalığına tutuldu. Bu hastalık 13  gün sürdü. Bu müddetin son 8 gününü hazret-i Âişe’nin odasında geçirdi.  Hastalığının ilk günlerinde ve ateşi düştüğü sıralarda mescide çıkıp Eshâbına  namaz kıldırıyordu.</p>
<p> Hastalığının ikinci günü hazret-i Ali ve Fazl bin Abbâs kollarına girerek  mescidi teşrif etti. Minbere oturup hamd ve senâdan sonra; <b>“Ey Eshâbım,  bilmiş olunuz ki aranızdan ayrılmam yaklaştı. Kimin bende hakkı varsa benden  istesin. Benim yanımda sevgili olan benden hakkını istesin veya helâl etsin ki  Rabbime ve rahmetine bunları ödemiş olarak kavuşayım.” </b>buyurdu. Sonra  minberden inip öğle namazını kıldırdı. Namazdan sonra tekrar minbere çıkıp  namazdan önce buyurduğunu tekrar etti. Bunun üzerine Eshâbdan biri kalkıp üç  dirhem alacağı olduğunu söyleyince hemen ödedi.</p>
<p> Peygamber efendimizin hastalığının arttığı günlerde Eshâb-ı kirâma yaptığı  vasiyetlerden biri de şöyledir: <b>“Müşrikleri Arabistan’dan çıkarınız. Size  gelen elçilere benim yaptığım gibi ikrâm ve ihsânda bulununuz.”</p>
<p> </b>Vefâtından beş gün önce hastalığı biraz hafifledi ve mescidi teşrif edip,  minbere çıkarak Eshâb-ı kirâma; <b>“Ey Eshâbım, hiçbir peygamber ümmeti içinde  ebedî olarak yaşamadı. Biliniz ki, ben de Rabbime kavuşacağım. Muhakkak ki siz  de Rabbinize kavuşacaksınız. Dünyâda hiç kimse kalmaz. Her şey Allah’ın  irâdesine bağlıdır. Allah’ın takdir buyurduğu zaman ne öne alınır, ne de o  zamandan kaçılır. Sizinle buluşacağımız yer, Kevser Havzının başıdır. Her kim  benimle Kevser Havzı kenârında buluşmak isterse elini ve dilini korusun,  günahlardan sakınsın. Ey Eshâbım! Allah kullarından birini dünyâ hayâtıyla  âhiret hayâtını seçmekte serbest bıraktı. Fakat bu kul âhiret hayâtını seçti.” </b>buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr Resûlullah efendimizin bu sözleriyle vefâtına  işâret buyurduğunu anlayarak ağlamaya başladı. Peygamber efendimiz; <b>“Ağlama  yâ Ebâ Bekr!” </b>buyurarak onu teselli etti ve; <b>“Bana her bakımdan en  faydalı olanınız Ebû Bekr’dir.” </b>ve <b>“Mescide açılan kapılardan Ebû  Bekr’inki hâriç hepsini kapatınız.” </b>buyurdu. Sonra minberden inerek hazret-i  Âişe’nin odasına döndü. Biraz sonra Eshâb-ı kirâmın çok üzülmesi ve endişeleri  üzerine hazret-i Ali ve Fazl bin Abbâs’ın koltuğuna girdiği halde tekrar mescide  geldi. Minberin alt basamağına durup Eshâb-ı kirâma son hutbesini okudu ve  vasiyetini yaparak şöyle buyurdu: <b>“Ey Muhâcirler, size Ensar hakkında hayırlı  olmanızı vasiyet ederim. Onlar benim has cemâatimdir. Onlar sizi evlerinde  misâfir edip, her hususta sizi nefslerine tercih ettiler. Eshâbım! İlk  Muhâcirlere de hürmet etmenizi vasiyet ederim. Bütün Muhâcirler birbirlerine  hayırlı olsunlar. Her iş Allahü teâlânın izniyle olur. Allahü teâlânın irâdesine  karşı çıkanlar sonunda mağlup olurlar. Allahü teâlânın emrine uymak  istemeyenler, muhakkak aldanırlar.” </b>Daha önce hazret-i Ebû Bekr’den  memnûniyetini belirttiği gibi bu hutbede de hazret-i Ömer’den memnuniyetini  belirtti ve; <b>“Ömer benimledir, ben de onunlayım. Benden sonra hak Ömer’le  berâberdir.” </b>buyurdu. Resûlullah efendimiz bu hutbeden sonra minberden indi  ve Eshâbdan ayrılıp odasına çekildi. Vefâtına üç gün kala bir yatsı vaktinde  namaz için ezân okunmuştu. Peygamber efendimiz namazın kılınıp kılınmadığını  sorunca; “Cemâat sizi bekliyor yâ Resûlallah!” denildi. Resûlullah cemâate  gitmek istedi. Cemâate gidecek takat bulamayınca; <b>“Ebû Bekr’e söyleyin namazı  kıldırsın.” </b>buyurdu. Resûlullah efendimiz bu emrini üç defâ tekrarladı.  Hazret-i Ebû Bekr üç gün cemâate namaz kıldırdı.</p>
<p> Sevgili Peygamberimiz vefât ettiği günün sabah namazı vaktinde mescide açılan  odanın kapısındaki perdeyi kaldırdı. Hazret-i Ebû Bekr cemâate sabah namazını  kıldırıyordu. Eshâbına bakıp onların namazda saf tutup durduklarını görünce  sevinerek tebessüm etti. Sonra da mescide girdi. Resûlullah’ın teşrifini fark  eden hazret-i Ebû Bekr mihrabdan çekilmek üzereyken Resûlullah eliyle yerinde  durması için işâret edip, oturduğu yerde Ebû Bekr’e radıyallahü anh uyarak sabah  namazını kıldı. O gün hastalığı hafiflemişti. Namazdan sonra Eshâb-ı kirâma  dönüp; <b>“Ey insanlar! Siz Allahü teâlânın hıfzındasınız ve sizi Allahü teâlâya  emânet ettim. Takvâ üzere olun. Allahü teâlâdan korkun. Allahü teâlânın emrini  tutun ve itâat edin. Ben bu dâr-ı dünyâdan ayrılırım.” </b>buyurdu. Sonra  mescitten odasına geçti. Bu Eshâb-ı kirâmın Resûlullah efendimizi son görüşü  oldu.</p>
<p> Resûl-i ekrem efendimiz hazret-i Âişe’nin hücresine girip yattığı sırada, Üsâme  bin Zeyd huzûruna geldi. Resûlullah efendimiz 23 senelik peygamberlik müddetinde  son olarak Suriye tarafında Bizans üzerine gidecek bir ordu hazırlamıştı. Bu  orduya kumandan tâyin ettiği Üsâme bin Zeyd’e hareket etmesini buyurdu. Bu  sırada hastalığı şiddetlenen Peygamber efendimiz kızı hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp  kulağına birşeyler söyledi. Hazret-i Fâtımâ ağlamaya başladı. Sonra bir şeyler  daha söyleyince hazret-i Fâtımâ güldü. Resûlullah efendimiz hazret-i Fâtımâ’ya  vefât edeceğini söyleyince hazret-i Fâtıma ağladı. Sonra da; <b>“Sana müjde  olsun ki bütün ehlimden önce sen bana kavuşursun.” </b>buyurdu. Bunun üzerine  hazret-i Fâtıma sevinip güldü.</p>
<p> Resûl-i ekrem efendimiz vefât edeceği sırada hazret-i Ali’ye, hazret-i Âişe’ye  vasiyette ve nasîhatta bulundu. Bu sırada ağlayıp gözyaşı döken hazret-i  Fâtımâ’ya; <b>“Kızım bir miktar sabreyle, ağlama. Zîrâ Hamele-i Arş </b> (melekler) <b>senin ağlaman üzerine ağlaşırlar.” </b>buyurdu. Hazret-i  Fâtımâ’nın göz yaşını sildi. Teselli verip Allahü teâlâdan sabır vermesini  diledi ve; <b>“Ey kızım, benim rûhum kabz olacak. (İnnâ lillahi ve innâ ileyhi  râci’ûn) diyesin. Ey Fâtımâ, gelen her musibete bir karşılık verilir.” </b> buyurdu. Bir müddet mübârek gözlerini kapayıp sonra; “<b>Bundan sonra babana  üzüntü ve gussa </b>(keder, tasa) o<b>lmaz. Zîrâ fânî âlemden ve mihnet yerinden  kurtuluyor.” </b>buyurdu. Sonra hanımlarına nasîhat buyurdu. Torunları hazret-i  Hasan ve hazret-i Hüseyin’i yanına alıp, onlara şefkatle bakarak alınlarından  öptü. Sonra da hazret-i Ali’yi yanına çağırıp mübârek başını onun koluna  dayayarak oturup; <b>“Yâ Ali, zimmetimde filan Yahûdînin şu kadar malı vardır.  Asker hazırlamak için almıştım. Sakın onu ödemeyi unutma. Elbette zimmetimi  kurtarırsın ve Kevser Havzı başında benimle görüşeceklerin birincisi sensin.  Benden sonra sana çok zarar gelir, sabır edesin. İnsanlar dünyâyı istedikleri  vakit sen âhireti seçesin.” </b>buyurdu. Resûlullah efendimiz vasiyetini  tamamladıktan sonra hâli değişti, yatağına yatırdılar.</p>
<p> Rebiülevvel ayının on ikisinde Pazartesi günü öğleden evvel Cebrâil aleyhisselâm  gelip; “Yâ Resûlallah! Cennetleri süslediler, Hûri veRıdvan donandı. Allahü  teâlâ sana hiç kimseye verilmeyen çok şeyler ihsân etti. Kevser Havzı, Makam-ı  Mahmûd ve Şefâat-i ümmet verdi. Kıyâmet günü sen râzı oluncaya kadar ümmetini  bağışlar. Yâ Resûlallah; Melek-ül Mevt kapıda beklemektedir. İçeri girmeye izin  ister. Şimdiye kadar kimseden izin istememiştir. Bundan sonra da istemez.” dedi.</p>
<p> Sevgili Peygamberimizin izni üzerine Azrâil aleyhisselâm içeri girip selâm verdi  ve sonra; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ beni senin huzûruna gönderdi. Senin  emrinden dışarı çıkmamamı buyurdu. Dilersen şerefli rûhunu kabz edip ulvî âleme  yükselteyim, yoksa dönüp gideyim.” dedi. Cebrâil aleyhisselâm; “Ey Habîbullah!  Allahü teâlâ sana müştâktır(âşıktır).” dedi. Sonra selâm verip vedâ ederken; “Ey  Muhammed; Ey Ahmed! Bundan sonra vahiy için bir daha gelmem ve Hak teâlânın  haberini yer yüzüne getirmem. Benim maksûdum ve matlûbum sen idin yâ  Resûlallah.” dedi. Bundan sonra Peygamber efendimizin; <b>“Ey Azrâil vazîfeni  yap.” </b>buyurması üzerine, mübârek rûhunu kabz etti. Böylece Resûl-i ekrem  efendimiz Hicretin on birinci yılında (Mîlâdî 632) Rebiülevvel ayının 12’sinde  Pazartesi günü öğleden evvel vefât etti. Vefât ettiğinde Kamerî seneye göre 63,  şemsî seneye göre 61 yaşında idi.</p>
<p> Eshâb-ı kirâm, Resûlullah efendimizin vefâtı üzerine pekçok üzülüp gözyaşı  döktüler. Çoğunun dili tutulup bir müddet konuşamaz oldu. Ebû Bekr radıyallahü  anh Resûlullah’ın yanına girip mübârek yüzünden örtüyü kaldırarak mübârek  alnından öptü. Sonra başını kaldırıp, mübârek alnından tekrâr öpüp; “Âh Sâfi”  dedi. Bir daha öpüp, “Âh dost” dedi. Sonra mübârek pazusunu öpüp ağladı. “Anam  babam sana fedâ olsun! Dirin ve ölün tayyib, temiz ve ne güzeldir!” dedi. Ve;  “Eğer ihtiyârımız elimizde olsaydı canlarımızı yoluna fedâ ederdik. Eğer sen  bizi men etmeseydin, gözlerimizden pınarları akıtırdık.” Sonra salâtü selâm  okuyup; “Yâ Resûlallah, bizi Rabbinin katında hatırla.” dedi. Sonra dışarı  çıktı. Mescitte minbere çıkarak Eshâb-ı kirâma bir hutbe okudu. Allahü teâlâya  hamd ve senâ etti. Resûl-i ekrem efendimize sallallahü aleyhi ve sellem salât  okudu. Sonra şöyle dedi: “Her kim Muhammed’e îmân etmişse bilsin ki, Muhammed  aleyhisselâm vefât etti. Her kim Allahü teâlâya tapıyorsa O, Hayy, diri ve  Bâkî’dir, ölmez, ebedîdir.” buyurdu ve sonra; <b>“Muhammed de kendinden önce  geçen Resûller gibi Resûldür. Eğer O vefât eder, yâhut öldürülürse, siz  dîninizden, yâhut cihaddan, eski hâlinize dönecek misiniz? Böyle değişen, Allahü  teâlâya zarar vermez, kendine zarar eder. İslâm ve sebatta şükredenlere muhakkak  mükâfat verecektir.” </b>(Âl-i İmrân sûresi: 144) meâlindeki âyet-i kerîmeyi  okudu.</p>
<p> Hazret-i Ebû Bekr Eshâb-ı kirâmı ve Ehl-i beyti teselli etti. İlk anda acı haber  üzerine çok şaşıran Ömer radıyallahü anh, Ebû Bekr’i radıyallahü anh dinleyince  kendine geldi. Peygamberimizin vefât ettiği gün Eshâb-ı kirâm yapılan umûmî bir  bîatle hazret-i Ebû Bekr’i halîfe seçtiler.</p>
<p> Resûlullah efendimizin cenâzesi vefât ettiği günden sonra, salı günü yıkandı ve  kefenlendi. Gasl (yıkama) işine bizzat hazret-i Ali, hazret-i Abbâs ve hazret-i  Abbâs’ın oğulları Fazl ve Kusem de yardım ettiler. Üsâme ile Şukran Sâlih  radıyallahü anhümâ da su döktüler.</p>
<p> Peygamber efendimiz gömleği üzerinde olduğu halde üç kere yıkanıp üç kat yeni  beyaz kefene sarıldı. Bundan sonra mübârek cesedi sedir üstüne konulup bulunduğu  odanın kapısıEshâb-ı kirâma açıldı. Eshâb-ı kirâm grup grup odaya girip cenâze  namazı kıldılar. Salıyı çarşambaya bağlayan gece (çarşamba gecesi) yarısı  mübârek rûhu alındığı yerde defn olundu. Mübârek cesedini kabre Ali, Fadl, Üsâme  ve Abdurrahmân bin Avf radıyallahü anhüm indirdi. Kıyâmet günü kabirden en önce  O kalkacaktır. En önce O şefâat edecektir. En önce O’nun şefâati kabul  olunacaktır. Cennet kapısını önce O açacaktır.</p>
<p> Resûl-i ekrem efendimizin vefâtı üzerine bütün Müslümanların kalpleri yandı, çok  üzüldüler. Peygamber efendimiz bizim bilmediğimiz bir hayat ile, şimdi kabrinde  hayattadır. Cesed-i şerîfi aslâ çürümez. Kabrinde bir melek durup, ümmetinin  söyledikleri salevâtı kendisine haber verir. Minberi ile kabr-i şerîfi arası  Cennet bahçesi gibi kıymetlidir.</p>
<p> Kabr-i şerîfini ziyâret etmek, tâatların büyüğü ve ibâdetlerin en kıymetlisidir: <b>“Beni ziyâret edene şefâatim vâcib olur.” </b>buyurmuştur.</p>
<p> Hazret-i Fâtıma, babasının vefâtından duyduğu üzüntüyü şu mersiye ile dile  getirdi: “Benim üzerime öyle musibetler döküldü ki, eğer onlar gündüzlerin  üzerine dökülseydi gece olurdu.”</p>
<p> Peygamber efendimizin görünüşünün anlatılmasına İslâm terminolojisinde “Hilye-i  Saâdet” denilmiştir. Peygamberimizin mübârek bedeninin dış görünüşü bütün  incelikleriyle bu Hilye-i Saâdet yazılarında bildirilmiştir. Bunları okuyanlar,  Peygamber efendimizin rûhen olduğu gibi bedenen de hiç eksiksiz ve kusursuz,  insanların en güzeli ve her bakımdan en üstünü olduğunu anlarlar. İslâm  dünyâsında bu konuda pekçok eser yazılmıştır.</p>
<p> Peygamber efendimizi medheden on binlerce kitap, kasîde ve diğer eserler  yazılmıştır. Bunları yazanlar içinde şöhretleri ve sanatları bütün dünyâyı ve  asırları kaplamış olanları dahi, O’nu methetmekten âciz olduklarını beyan  etmişlerdir.</p>
<p> Arap, Fars ve Türk edebiyâtında görülen Nâtlar hep O’nun için yazılmıştır.</p>
<p> Resûlullah efendimiz günümüzde de bütün dünyâ milletlerinin, ilim adamlarının,  devlet, siyâset ve fikir adamlarının, ediplerin, târihçi ve askerî şahsiyetlerin  alâkasını çekmekte, bunların herbiri O’nu biraz inceledikten sonra hayranlık ve  şaşkınlıklarını, dile getirmektedirler. Müslüman olmayanlar, Habîb-i ekrem  efendimizin sâdece idâreciliği, dehâsı, askerî, sosyal ve diğer taraflarını  görmekte, yalnız bunlara bakarak O’nu tanımaya çalışmaktadırlar. Gördükleri  fevkalâde ve hiçbir insanda görülmemiş üstünlükler karşısında acze düşmekle  berâber, O’na peygamber gözüyle bakmadıkları için, O’nu tanımaktan ve anlamaktan  çok uzak kalmaktadırlar. Müslümanlar da Peygamber efendimizin güzellik ve  üstünlüklerini ilimleri, ihlâsları ve O’na olan muhabbetleri kadar derece derece  görmekte ve anlayabilmektediler. Bunlardan zâhir âlimleri O’nun zâhirî  vasıflarını, bâtın âlimleri de bâtınî güzelliklerini görebildikleri kadar dile  getirmişlerdir. Ulemâ-i râsihîn denilen hem zâhir ve hem de bâtın bilgilerinde  üstâd ve Peygamber efendimize vâris olan yüksek İslâm âlimleri ise O’nu bütün  güzellikleriyle görmüş ve âşık olmuşlardır. Bunların en başında Ebû Bekr-i  Sıddîk radıyallahü anh gelmektedir. O, Resûlullah efendimizdeki nübüvvet nûrunu  görmekte, O’nun üstünlük, güzellik ve yüksekliklerini idrâk ederek, O’na âşık  olmakta öyle ileri gitmiştir ki, başka hiçbir kimse Ebû Bekr-i Sıddîk  radıyallahü anh gibi olamamıştır. Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh her an, her  baktığı yerde Resûlullah’ı görürdü. Bir keresinde hâlini; “Yâ Resûlallah! Nereye  baksam sizi görüyorum. Helâda bile, karşımdasınız, utanıyorum.” diye arzetmişti.  Bir keresinde de; “Bütün iyiliklerimi, sizin bir sehvinize (yanılmanıza)  değişirim.” demişti. Resûlullah efendimizin güzelliğini en iyi görüp anlayan ve  anlatanlardan biri de zevcât-ı mutahheradan, müminlerin annesi hazret-i Âişe  idi. Âişe radıyallahü anhâ âlime, müctehide, akıllı, zekî ve edibe idi. Gâyet  beliğ ve fasih konuşurdu. <b>Kur’ân-ı kerîm</b>’in mânâlarını, helâl ve  harâmları, Arap şiirlerini ve hesap ilmini çok iyi bilirdi. Resûlullah’ı  metheden şu iki beyti Âişe radıyallahü anhâ söylemiştir:</p>
<p> Ve lev semia ehlü Mısra evsâfe haddihî. <br /> Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüf’e min nakdin.</p>
<p> Levîmâ Zelîhâ lev reeyne cebînehû. <br /> Le âserne bilkatil kulûbi alel eydi.</p>
<p> “Eğer Mısır’dakiler, Peygamber efendimizin yanaklarının güzelliğini işitmiş  olsalardı. Güzelliği dillere destan olan Yûsüf aleyhisselâmın pazarlığında hiç  para vermezlerdi. Bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı.  Zelîhâ’yı Yûsuf aleyhisselâma âşık oldu diyerek kötüleyen kadınlar Resûlullah’ın  parlak alnını görselerdi ellerinin yerine kalplerini keserlerdi de acısını  duymazlardı.”</p>
<p> Yine hazret-i Âişe buyuruyor ki: “Bir gün Resûlullah mübârek nalınlarının  kayışlarını çakıyordu. Ben de iplik eğiriyordum. Mübârek yüzüne baktım. Parlak  alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nûr saçıyordu. Gözlerimi  kamaştırıyordu. Şaşakaldım. Bana doğru bakıp; <b>“Sana ne oldu ki böyle dalgın  duruyorsun?” </b>buyurdu. “Yâ Resûlallah! Mübârek yüzündeki nûrların  parlaklığına ve mübârek alnındaki ter tânelerinin saçtıkları ışıklara bakarak  kendimden geçtim.” dedim. Resûlullah kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin  arasını(alnımı) öptü ve; <b>“Yâ Âişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni  sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim.” </b>buyurdu. Yâni, senin beni  sevindirmen, benim seni sevindirmemden çoktur, dedi.” Hazret-i Âişe’nin mübârek  gözlerinin arasını öpmesi, Resûlullah efendimizi severek, O’nun cemâlini  anlayarak gördüğü için âferin ve takdir olmaktadır.</p>
<p> Resûlullah efendimizin <b>Kur’ân-ı kerîm’</b>de geçen isimlerinden biri de <b> Kur’ân-ı kerîm’</b>in kalbi olan Yâsîn sûresindeki “Yâsîn” kelimesidir. Ulemâ-i  rasihînin büyüklerinden olan Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri; “Yâsîn, ey  benim muhabbet deryamın dalgıcı olan habîbim, demektir.” buyurmuştur. Bu  deryânın ismini duyanlar, uzaktan görenler, yakınına gelenler, içine girip  nasîbi kadar derine inenlerin hepsi, ömürlerinin her safhasında Resûlullah  efendimizin aşkı ile yanıp tutuşmuşlar, yanık feryâdlar, içli gözyaşları ve  yakıcı mısralarla bu aşklarını dile getirmişlerdir. Bunların içinde en büyük ve  meşhurlarından olan ve bu muhabbet deryasından büyük pay sâhibi olan Mevlânâ  Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de Sevgili Peygamberimize olan muhabet ve aşkını dile  getirdiği kasîdelerinden birinde şöyle demektedir:</p>
<p> Server-i âlem, sana âşık olup da, yanarım! <br /> Her nerede olsam, o güzel cemâlin ararım.</p>
<p> Kâbe kavseyn tahtının sultânı sen, ben hiçim. <br /> Misafirinim dersem saygısızlık sayarım.</p>
<p> Her şey cihanda senin şerefine bilirim. <br /> Rahmetin yağsa bana hergün olur bahârım.</p>
<p> Herkes Kâbe’yi tavâf için gelir Hicâz’a, <br /> Sana kavuşmak için ben dağları aşarım.</p>
<p> Seadet tâcına kavuştum ben rüyâda. <br /> Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanarım.</p>
<p> Dostunu öven âşıkların bülbülü, ey Câmî! <br /> Dîvânında şu yazılar, oluyor, tercümânım.</p>
<p> Dili sarkmış, susuz kalmış, uyuz bir köpek gibi, <br /> Senin ihsân denizinden bir damla arzularım.</p>
<p> Resûlullah’ı sevmek, bütün Müslümanlara farz-ı ayndır. O’nun sevgisi bir gönüle  yerleşirse, İslâmiyeti yaşama, îmânın ve islâmın tadına doyulmaz zevkine ermek  ne kadar kolay olur. Bu sevgi, iki cihânın efendisine tam uymaya sebeptir. Bu  sevgiyle Allahü teâlânın Habîbine ikrâm ettiği sonsuz ve târife sığmaz nîmetlere  ve bereketlere kavuşmakla şereflenilir. Küçük, büyük her Müslümanı doğrudan  doğruya Resûlullah’ın sevgisine götüren Ehl-i sünnet âlimleri ve kitapları bu  bereketlerin senetleridir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberliği</title>
		<link>https://islamdini.de/peygamberligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Dec 2010 23:09:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamberimizin hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/peygamberligi/</guid>

					<description><![CDATA[Muhammed aleyhisselâm daha otuz yedi yaşında iken gâibden “Yâ Muhammed” diye nidâ olunduğunu duyardı. Otuz sekiz yaşında iken de bir takım nûrlar görmeye başladı. Bu hâlini sâdece hazret-i Hadîce’ye anlatırdı. Muhammed aleyhisselâma peygamberliğin verilmesinin yaklaştığı bu sırada, o zamânın meşhur ediblerinden Kus bin Sâide, Ukaz Panayırında deve üzerinde büyük bir…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/peygamberligi/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Muhammed aleyhisselâm daha otuz yedi yaşında iken gâibden “Yâ Muhammed” diye  nidâ olunduğunu duyardı. Otuz sekiz yaşında iken de bir takım nûrlar görmeye  başladı. Bu hâlini sâdece hazret-i Hadîce’ye anlatırdı. Muhammed aleyhisselâma  peygamberliğin verilmesinin yaklaştığı bu sırada, o zamânın meşhur ediblerinden  Kus bin Sâide, Ukaz Panayırında deve üzerinde büyük bir kalabalığa karşı okuduğu  hutbede O’nun geleceğini müjdelemişti. Bu hutbeyi dinleyenler arasında Muhammed  aleyhisselâm da bulunmuştu. Kus bin Sâide bu meşhur hutbesinin bir bölümünde  şöyle demiştir: <b>“Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız,  yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur&#8230; Kulak veriniz iyi dinleyiniz?  Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var&#8230; Allah’ın indinde bir din&#8230; Ve  Allah’ın gelecek olan bir peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakın oldu. Gölgesi  başınızın üstüne düştü. Ne mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de O dahi ona  hidâyet eyleye. Vay O’na isyân ve muhâlefet eden bedbahta! Yazıklar olsun  ömürleri gafletle geçen ümmetlere!..”</b></p>
<p> Muhammed aleyhisselâm otuz dokuz yaşında iken sâdık rüyalar görmeye başladı.  Rüyâsında ne görürse aynen çıkardı. Bu hal altı ay devam etti. Bundan sonra  yalnızlığı sevip insanlardan uzaklaşarak Hira Dağında bir mağarada tefekküre  dalardı. Bâzan Mekke’ye gelir Kâbe’yi tavâf ettikten sonra evine giderdi. Evinde  bir müddet kalıp yanına biraz yiyecek alarak yine Hira Dağındaki mağaraya gidip  tefekkür ve ibâdetle meşgul olurdu. Bu hâlini gören Mekkeliler; “Muhammed  Rabbine âşık oldu.” demişlerdi.</p>
<p> Muhammed aleyhisselâm kırk yaşında iken yine bir Ramazan ayında Hira Dağındaki  mağaraya çekilmiş ve tefekküre dalmıştı. Ramazanın 17. Pazartesi gecesi, gece  yarısından sonra kendisini adıyla çağıran bir ses işitti. Başını kaldırıp etrafa  baktığı sırada ikinci defâ bir ses işitti ve her tarafı birden bire bir nûr  kapladığını gördü. Sonra Cebrâil aleyhisselâm karşısına geldi. <b>“Oku!” </b> dedi. <b>“Ben okumuş değilim.” </b>dedi. O zaman melek Muhammed aleyhisselâmı  tutup tâkatı kesilinceye kadar sıktı ve; <b>“Oku!” </b>dedi. Yine; <b>“Ben okuma  bilmem.” </b>cevâbını verdi. İkinci defâ sıktı ve; <b>“Oku!” </b>dedi. <b>“Ben  okuma bilmem.” </b>dedi. Cebrâil aleyhisselâm üçüncü defâ tutup sıktı ve sonra  bıraktı ve; <b>“Oku! Her şeyi yaratan Rabbinin ismiyle ki O, insanı pıhtılaşmış  kandan yarattı! Oku, Allahü teâlâ büyük kerem sâhibidir. O, kalemle öğretir,  bilmediklerini öğretir.” </b>meâlindeki Alak sûresinin ilk beş âyetini getirdi.  Muhammed aleyhisselâm da onunla berâber okudu. İlk vahiy bu sûretle başladı ve  bütün cihânı aydınlatan İslâm güneşi doğdu.</p>
<p> Muhammed aleyhisselâm Peygamberlik vazîfesinin mesuliyetini düşünerek büyük bir  ürperti ve heyecanla Hira Dağındaki mağaradan çıkıp aşağıya inmeye başladı.  Dağın ortasına geldiği sırada bir ses duydu. Cebrâil aleyhisselâm; “Yâ Muhammed,  Sen Allah’ın resûlüsün; ben de Cibril’im.” diyordu. Cebrâil’in sesini duyduğu  gibi kendisini de gördü. Cebrâil aleyhisselâm burada Peygamberimize abdest  almasını gösterdi. Peygamber efendimiz evine dönünceye kadar yanından geçtiği  her taşın, her ağacın «Esselâmü Aleyke Yâ Resûlallah» dediğini işitiyordu.  Bundan sonra evine gelip; <b>“Beni örtünüz.” </b>buyurarak ürpermesi geçinceye  kadar bir miktar yattı. Biraz istirâhat ettikten sonra gördüklerini hazret-i  Hadîce’ye anlattı. O da; “Biliyorum ki sen doğru sözlüsün&#8230; Emânete riâyet  edersin&#8230; Güzel huylu ve iyi ahlâklısın&#8230; Senin bu ümmetin peygamberi  olacağını umarım&#8230;” dedi. Sonra bu durumu sormak üzere Varaka bin Nevfel’e  gittiler. İbraniceyi bilen, çok kitap okumuş ve dinler hakkında bilgi sâhibi  olan Varaka bin Nevfel’e durumu anlattılar. Varaka Muhammed aleyhisselâmın  anlattıklarını dinledikten sonra; «Müjde yâ Muhammed! Allah’a yemin ederim ki  sen Îsâ’nın (aleyhisselâm) haber verdiği son peygambersin!Sana görünen melek,  senden evvel Mûsâ’ya (aleyhisselâm) gelen Cebrail’dir. Ah! ne olurdu!Genç  olaydım. Seni Mekke’den çıkardıkları zamâna yetişeydim de sana yardım etseydim.»  dedi.</p>
<p> Muhammed aleyhisselâma ilk vahiy geldikten sonra üç sene vahiy gelmedi. Bu arada  Mikâil aleyhisselâm adındaki melek gelip bâzı şeyler öğretti. Fakat vahiy  getirmedi. Bu sırada Peygamber efendimiz üzüldükçe Cebrâil aleyhisselâm gözüküp;  “Ey Muhammed! Sen Allah’ın peygamberisin!” der, üzüntüsünü giderirdi.</p>
<p> İlk vahyin gelmesiyle peygamberliği duyulmaya başlayan Muhammed aleyhisselâmın  tebliğinin 13 senesi Mekke, 10 senesi de Medîne’de geçti.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evlenmesi</title>
		<link>https://islamdini.de/evlenmesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Dec 2010 22:35:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamberimizin hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/evlenmesi/</guid>

					<description><![CDATA[Muhammed aleyhisselâm yirmi beş yaşındayken ilk olarak hazret-i Hadîce ile evlendi. Hazret-i Hadîce, Kureyş kabîlesinin Esedoğulları kolundan kırk yaşında ve dul bir hanım idi. Fakat, malı, cemâli, aklı, ilmi, şerefi, nesebi, iffet ve edebi pek fazla idi. Yüksek ahlâkı ve üstün vasıfları sebebiyle Kureyş arasında “Tâhire” (çok temiz) İslâmiyet geldikten…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/evlenmesi/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Muhammed aleyhisselâm yirmi beş yaşındayken ilk olarak hazret-i Hadîce ile  evlendi. Hazret-i Hadîce, Kureyş kabîlesinin Esedoğulları kolundan kırk yaşında  ve dul bir hanım idi. Fakat, malı, cemâli, aklı, ilmi, şerefi, nesebi, iffet ve  edebi pek fazla idi. Yüksek ahlâkı ve üstün vasıfları sebebiyle Kureyş arasında  “Tâhire” (çok temiz) İslâmiyet geldikten sonra da “Hadîce-tül-Kübra” ismiyle  meşhur olmuştu. Hadîce Hâtun mallarını Şam tarafına götürüp Busra’da satan  Muhammed aleyhisselâmı; adâleti, üstün ahlâkı ve hakkında duyup şâhit olduğu  hadiseler sebebiyle son derece takdir etti. Bu hâdiseden kısa bir süre sonra,  yakınlarının da kabul etmesiyle evlenmeleri kararlaştırıldı. Nikâh meclisi  hazret-i Hadîce’nin evinde kuruldu. Ebu Tâlib ve Varaka bin Nevfel tarafından  takdim konuşmaları yapıldı. Nikâhı Varaka bin Nevfel kıydı. Kureyş kabîlesinin  ileri gelenleri de nikâh şâhidi olarak bulundular. Zamânının emsalsiz bir kadını  olan Hadîce vâlidemiz evlilik hayâtı boyunca Muhammed aleyhisselâma dâimâ hizmet  edip yardımcısı oldu. Muhammed aleyhisselâmın bu evliliği, onun vefâtına kadar  on beş senesi peygamberlikten önce onu da Peygamberlikten sonra olmak üzere  yirmi beş sene sürdü. Muhammed aleyhisselâm, ilk zevcesi hazret-i Hadîce  hayattayken başkası ile evlenmedi. Muhammed aleyhisselâmın hazret-i Hadîce’den  ikisi erkek, dördü kız olmak üzere Kâsım, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma  ve Abdullah (Tayyib) adlarında altı çocuğu oldu. Peygamberliği sırasında  evlendiği hazret-i Mâriye’den de İbrâhim adlı oğlu olmuştu. Diğer zevcelerinden  çocuğu olmadı. Zeyneb, kızlarının en büyüğü idi. En küçük kızı Fâtımâ babasının  en sevgilisiydi. Hazret-i Fâtımâ Peygamber efendimiz kırk yaşındayken doğdu.  Erkek evlatları küçük yaşta vefât ettikleri gibi hazret-i Fâtımâ’dan başka bütün  kızları da O’ndan önce vefât ettiler. Hazret-i Fâtımâ da Muhammed  aleyhisselâmdan altı ay sonra vefat etti. Hazret-i Ali ile evlenmişti. Muhammed  aleyhisselâmın soyu hazret-i Fâtımâ evlâdı, hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin  ile devâm etti.</p>
<p> Resûl-i ekrem efendimiz ikinci defâ olarak, elli beş yaşında iken, Ebû Bekr’in  (radıyallahü anh) kızı Âişe radıyallahü anhâ ile evlendi. Bunu,  Hadîce-tül-Kübrâ’nın vefâtından bir yıl sonra, Allahü teâlânın emri ile nikâh  eylemişti. Ölünceye kadar, sekiz sene onunla yaşadı.</p>
<p> Diğerlerini, hep hazret-i Âişe’den sonra, dînî, siyâsî sebeplerle veya merhamet  ve ihsân ederek Allahü teâlânın izniyle nikâh etti. Bunların hepsi dul olup,  çoğu yaşlı idi. Meselâ, Mekke’deki kâfirlerin, Müslümanlara eziyet ve zararları  dayanılamayacak bir dereceye gelince Eshâb-ı kirâmın bir kısmı Habeşistan’a  hicret etmişti. Habeş Pâdişâhı Necâşi Hıristiyan idi. Müslümanlara çeşitli  sorular sorup, aldığı cevaplara hayran kalarak îmâna geldi. Müslümanlara çok  iyilik yaptı. Îmânı zayıf olan Ubeydullah bin Cahş, fakirlikten kurtulmak için,  papazlara aldanıp mürted olmuş, dînini dünyâya değişmişti. Resûlullah  efendimizin halasının oğlu olan bu mel’un, karısı Ümmü Habîbe’yi de (radıyallahü  anhâ) dinden çıkıp zengin olmaya cebr ve teşvik etti ise de, o, fakirliğe ve  ölüme râzı olacağını fakat Muhammed aleyhisselâmın dîninden çıkmayacağını  söyleyince, bunu boşadı. Sürünerek, sefâletten ölmesini bekliyordu. Fakat, az  zamanda kendi öldü. Ümmü Habîbe, Kureyş’in (Mekke’nin) o zamanki başkumandanı  Ebû Süfyân’ın kızı idi. Peygamber efendimiz o zamanlarda, Kureyş orduları ile,  çok çetin muhârebelerde bulunuyordu ve Ebû Süfyân, İslâmiyeti yok etmek için son  gayretiyle çarpışıyordu. Peygamber efendimiz ÜmmüHabîbe’nin dîninin kuvvetini ve  başına gelen bu acı hâli işitti. Necâşi’ye mektup yazıp; <b>“Oradaki Ümmü Habîbe  ile evleneceğim. Nikâhımı yap! Sonra kendisini buraya gönder!”ş</b>eklinde  talepte bulundu. Necâşî daha önce Müslüman olmuştu. Mektuba çok hürmet edip,  oradaki Müslümanları sarayına dâvet ederek, ziyâfet verdi. Hicretin yedinci  yılında nikâh yapılıp, hediye ve ihsanlarda bulundu. Bu sûretle, Ümmü Habîbe,  îmânının mükâfâtına kavuşarak, orada zengin ve râhat oldu. Onun sâyesinde,  oradaki Müslümanlar da rahat etti. Cennet’te, kadınlar kocalarının yanında  bulunacakları için, Cennet’in en yüksek derecesiyle müjdelenmiş oldu ki,  dünyânın bütün zevk ve nîmetleri, bu müjde yanında pek küçük kalır. Bu nikâh,  Ebû Süfyân’ın ilerde Müslüman olmakla şereflenmesini hazırlayan sebeplerden biri  oldu. Görülüyor ki, bu nikâh, kâfirlerin iftirâlarının ne kadar yanlış ve çürük  olduğunu bildirdiği gibi, Resûlullah’ın aklının, zekâsının, dehâsının, ihsânının  ve merhametinin derecesini de göstermektedir.</p>
<p> İkinci misal; hazret-i Ömer’in kızı Hafsa radıyallahü anhâ dul kalmıştı.  Hicretin üçüncü yılında; Ömer radıyallahü anh, Ebû Bekire ve Osman’a  (radıyallahü anhümâ) kızımı alır mısın dedikte, düşüneyim, demişlerdi. Bir gün,  Resûlullah efendimiz, her üçü ve başkaları yanında iken; <b>“Yâ Ömer! Seni  üzüntülü görüyorum, sebebi nedir?” </b>diye sordu. Bir şişedeki mürekkebin rengi  kolay görüldüğü gibi, Resûlullah efendimiz de, herkesin düşüncesini, bir bakışta  anlardı. Lüzum görürse sorardı. O’na, hattâ herkese doğru söylememiz farz  olduğundan hazret-i Ömer de; “Yâ Resûlallah, kızımı Ebû Bekr’e ve Osman’a teklif  ettim, almadılar.” cevâbını verdi. Resûlullah efendimiz en çok sevdiği üç  eshâbının üzülmesini hiç istemediğinden, onları sevindirmek için, hemen buyurdu  ki: <b>“Yâ Ömer! Kızını, Ebû Bekr’den ve Osman’dan daha iyi birisine versem  ister misin?” </b>Hazret-i Ömer şaşırdı. Çünkü, Ebû Bekr’den ve Osman’dan daha  yüksek ve daha iyi kimse olmadığını biliyordu. “Evet, yâ Resûlallah!” dedi. <b> “Yâ Ömer, kızını bana ver!” </b>buyurdu. Bu sûretle, Hafsa radıyallahü anhâ, Ebû  Bekr’in ve Osman’ın ve bütün müminlerin anneleri oldu ve bunlar, ona hizmetçi  oldu ve Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân radıyallahü anhüm birbirlerine daha yakın ve  daha sevgili oldular.</p>
<p> Üçüncü bir misal, hicretin beş veya altıncı senesinde, Benî Mustalak  kabîlesinden alınan yüzlerce esir arasındaki Cüveyriye radıyallahü anhâ  kabîlenin reisi olan Hâris’in kızı idi. Bunu satın alıp âzâd ederek, kendilerine  nikâh edince, Eshâb-ı kirâmın (aleyhimürrıdvân) hepsi, biz, Resûlullah’ın  âilesinin, annemizin akrabâsını câriye ve hizmetçi olarak kullanmaktan hayâ  ederiz dedi. Hepsi, esirlerini âzâd etti. Bu nikâh, yüzlerce esirin âzâd  olmasına yol açtı. Cüveyriyye radıyallahü anhâ bu hâli her zaman söyleyerek  öğünürdü. Âişe radıyallahü anhâ Cüveyriyye’den daha hayırlı, daha bereketli bir  kadın görmedim.” derdi. </p>
<p> Resûlullah efendimizin çok evlenmesinin mühim bir sebebi de,&nbsp;İslâm dîninin emir  ve yasaklarını bildirmek içindi. Hicab âyeti gelmeden, yâni kadınların  örtünmeleri emrolunmadan önce, kadınlar da Resûlullah efendimize gelip,  bilmediklerini sorar, öğrenirlerdi. Resûlullah efendimiz birinin evine gitse,  kadınlar da gelir, oturur, dinler, istifâde ederlerdi. Hicâb âyeti gelip,  kadınların yabancı erkeklerle oturmaları, konuşmaları yasak edilince, yabancı  kadınları kabul etmedi, onların bilmediklerini, mübârek zevcesi hazret-i  Âişe’den sorup öğrenmelerini emir eyledi. Gelip soranların çokluğundan, hazret-i  Âişe, hepsine cevap yetiştirmeğe vakit bulamıyordu. Bu mühim hizmeti  kolaylaştırmak ve onun yükünü hafifletmek için lâzım olduğu kadar hanımı nikâh  etti. Kadınlara âit yüzlerce nâzik bilgileri, Müslüman kadınlarına, mübârek  zevceleri yolu ile bildirdi. Zevceleri bir olsaydı, bütün kadınların ondan  sorması güç ve hattâ imkânsız olurdu. Allahü teâlânın dînini tam olarak  bildirmek için, çok evlenmek yükünü de omuzlarına aldı.</p>
<p> Muhammed aleyhisselâm hazret-i Hadîce ile evlendikten sonra da Mekke’de  ticâretle meşgûl oldu. Ticâreti Saib bin Abdullah ile ortaklık şeklinde  yürütürdü. Kazançlarıyla misâfirleri ağırlarlar, yetimlere ve fakirlere yardım  ederlerdi. Muhammed aleyhisselâm yine bu sıralarda hazret-i Hadîce’nin kölesi  Zeyd’i himâyesine alıp onu kölelikten âzâd etti. O zaman küçük yaşta bulunan  hazret-i Ali’yi de yanına alıp evladı gibi yetiştirdi.</p>
<p> Otuz beş yaşındayken Kâbe hakemliği yaptı. O zaman yağmur ve seller sebebiyle  Kâbe’nin duvarları iyice yıpranmış, bir yangın sebebiyle de tahribâta uğramıştı.  Bu durum üzerine Kureyş kabîlesi Kâbe’yi İbrâhim aleyhisselâmın yaptığı temele  kadar yıkıp yeniden yapmaya başlamıştı. Her kabîleye bir bölümünü vererek  duvarları yükselttiler. Bu işin büyük bir şeref olduğunu bilen kabîleler,  Hacer-ül-esved taşını yerine koyma husûsunda anlaşamadılar. Her kabîle böyle bir  şerefe sâhip olmak istediğinden aralarında gittikçe artan büyük bir anlaşmazlık  çıktı. Dört beş gün süren bu anlaşmazlık sebebiyle neredeyse kan dökülecekti. Bu  sırada Abdülmuttalib’in dayısı ve yaşlı bir zat olan Huzeyfe’nin; “Ey Kureyş  topluluğu! Anlaşamadığınız iş hakkında hüküm vermek üzere şu kapıdan ilk girecek  zâtı aranızda hakem yapın.” diyerek Benî Şeybe kapısını işâret etti. Oradakiler  bu teklifi kabûl edip, Benî Şeybe kapısına bakarak ilk girecek ve işin en nâzik  ânında bu işi halledecek kimseyi beklemeye başladılar. Nihâyet kapıdan,  doğruluğunu, üstün ahlâkını son derece takdir ettikleri ve El-Emîn (her zaman  güvenilir) dedikleri Muhammed aleyhisselâmın geldiğini gördüler. “İşte El-Emîn!  O’nun hükmüne râzıyız.” dediler. Durum Muhammed aleyhisselâma anlatılınca bir  örtü istedi. Hacer-ül-esved’i örtü üzerine koyup “Her kabîleden bir kişi bir  ucundan tutsun.” dedi. Taşı konulacağı yere kadar kaldırttı. Sonra da kendisi  taşı kucaklayıp yerine koydu. Mekke’de çıkmak üzere olan büyük bir harbin  böylece önlendiğini gören kabîleler, O’nun bu hareketinden çok memnun oldular.  Sonra da yarım kalan duvarları yapıp tamamladılar.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bazı hikmetler</title>
		<link>https://islamdini.de/bazi-hikmetler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Dec 2010 22:13:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Maddeli hadis-i şerifler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/bazi-hikmetler/</guid>

					<description><![CDATA[Uzun bir hadis-i şerifin bir bölümü şöyledir: En sağlam kulp, kelime-i şehadettir. En değerli söz, Allah’ı zikretmektir. En iyi ilim, faydalanılan ilimdir. En iyi zenginlik, gönül zenginliğidir. En iyi azık, takvadır. En iyi iş, farz olan amelleri yapmaktır. En şerefli ölüm şehid olarak ölmektir. En kötü şey, bid’attir. En kötü…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/bazi-hikmetler/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun bir hadis-i şerifin bir bölümü şöyledir:</p>
<p> <b>En sağlam kulp, kelime-i şehadettir. </b></p>
<p> <b>En değerli söz, Allah’ı zikretmektir. </b></p>
<p> <b>En iyi ilim, faydalanılan ilimdir. </b></p>
<p> <b>En iyi zenginlik, gönül zenginliğidir. </b></p>
<p> <b>En iyi azık, takvadır. </b></p>
<p> <b>En iyi iş, farz olan amelleri yapmaktır. </b></p>
<p> <b>En şerefli ölüm şehid olarak ölmektir. </b></p>
<p> <b>En kötü şey, bid’attir. </b></p>
<p> <b>En kötü mazeret, ölüm anındaki mazerettir. </b></p>
<p> <b>En kötü pişmanlık, kıyametteki pişmanlıktır. </b></p>
<p> <b>En kötü kazanç, faizden gelendir. </b></p>
<p> <b>En büyük hata, yalan söylemektir. </b></p>
<p> <b>Kötü şiirler, şeytanın nağmeleridir. </b></p>
<p> <b>Gençlik, bir çeşit deliliktir. </b></p>
<p> <b>Başkalarından ibret almak, saadettir. </b></p>
<p> <b>Allahü teâlâ, affedeni affeder. </b></p>
<p> <b>Öfkesine hâkim olanın mükâfatını verir. </b></p>
<p> <b>Musibete sabredene kaybettiklerini verir. </b></p>
<p> <b>Sabredenin sevabını kat kat fazla verir. </b></p>
<p> <b>Başkasını alaya alanı rezil eder. </b></p>
<p> <b>Her iş neticesiyle değerlendirilir. </b></p>
<p> <b>Gelmesi kesin olan şey </b>[ölüm], <b>yakındır. </b>(Beyheki, İbni Asakir)</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
