<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peygamberler ve âlimler &#8211; İslam Dini</title>
	<atom:link href="https://islamdini.de/konular/peygamberler-ve-alimler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://islamdini.de</link>
	<description>Ehl-i sünnet vel-cemaat</description>
	<lastBuildDate>Sat, 01 Jan 2011 10:08:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	
	<item>
		<title>Bektaşilik ve Hurufilik</title>
		<link>https://islamdini.de/bektasilik-ve-hurufilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2011 10:08:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diğer büyük âlimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/bektasilik-ve-hurufilik/</guid>

					<description><![CDATA[Sual: Hacı Bektaş-ı Veli Hurufi mi idi?CEVAPHayır, Ehl-i sünnetti yani sünni idi, Hurufi değildi. Evliyadan olan Hacı Bektaş-ı Veli hazretleri, Nişapur’da doğdu. İmam-ı Musa Kazım soyundandır. Anadolu’ya gelip Ehl-i sünnet bilgilerini yaydı. Kabri Kırşehir’dedir. Şeyh Lokman-ı Horasani’nin halifesi idi. Bu, şeyh Ahmed-i Yesevi’nin, bu da Yusuf-i Hemedani’nin halifesiydi. Hacı Bektaş-ı…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/bektasilik-ve-hurufilik/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><b>Sual:</b> Hacı Bektaş-ı Veli Hurufi mi idi?<br /><b>CEVAP<br /></b>Hayır,  Ehl-i sünnetti yani sünni idi, Hurufi değildi. Evliyadan olan Hacı  Bektaş-ı Veli hazretleri, Nişapur’da doğdu. İmam-ı Musa Kazım  soyundandır. Anadolu’ya gelip Ehl-i sünnet bilgilerini yaydı. Kabri  Kırşehir’dedir. Şeyh Lokman-ı Horasani’nin halifesi idi. Bu, şeyh  Ahmed-i Yesevi’nin, bu da Yusuf-i Hemedani’nin halifesiydi. Hacı  Bektaş-ı Veli hazretleri, Sultan Orhan ile sohbet etti. Bu zattan feyz  alanlara Bektaşi denildi. Bu temiz, iyi Bektaşiler, zamanla azaldı.  Hurufiler bu ismi kalkan ettiler.</p>
<p style="text-align: justify;">A. Rıfkı Efendi diyor ki: <br />Bektaşilik,  Hacı Bektaş-ı Veli, Lokman-ı Horasani ve Hace Ahmed-i Yesevi  vasıtalarıyla Bayezid-i Bistami’ye ve ondan Ebu Bekr-i Sıddık  hazretlerine ulaşır. Ahmed-i Yesevi’den ayrılan iki koldan Bektaşiler ve  Hacegan hâsıl olmuştur. Hurufilik, dalalet yolu, Bektaşilik hidayet  yoludur. <b>(Bektaşi Sırrı kitabı)</b></p>
<p style="text-align: justify;">Görüldüğü gibi, Hacı  Bektaş-ı Veli hazretleri Hurufi değildi. İsevi denilen Hıristiyanlar,  İsa aleyhisselama tapıyor diye Hazret-i İsa’yı suçlamak doğru olmaz.  Hazret-i Aliye de tapanlar olmuştur. Bunda Hazret-i Ali’nin bir suçu  yoktur. Bektaşiyim diyen Hurufilerin suçunu da, bu büyük zata yüklemek  doğru olmaz.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhyiddin-i Arabi</title>
		<link>https://islamdini.de/muhyiddin-i-arabi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2011 10:06:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diğer büyük âlimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/muhyiddin-i-arabi/</guid>

					<description><![CDATA[Sual: Vehhabiler, (Vahdet-i vücutçular, La mevcûde illallah yani Allah&#8217;tan başka varlık yoktur. Ne varsa Allah&#8217;tır, her şey Allah&#8217;ın bir parçasıdır diyorlar. İ. Arabi Füsûsul-Hikem’de bu küfür olan görüşü savunuyor) derken, bazıları da, (İbni Arabi, sonra o itikattan dönmüştür. Fütuhat-ı Mekkiyye’ kitabında bu itikadından döndüğünü açıkça ifade etmiştir. Ancak, vahdet-i vücud…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/muhyiddin-i-arabi/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><b>Sual:</b> Vehhabiler, (Vahdet-i vücutçular,<b> La mevcûde illallah </b>yani  Allah&#8217;tan başka varlık yoktur. Ne varsa Allah&#8217;tır, her şey Allah&#8217;ın bir  parçasıdır diyorlar. İ. Arabi Füsûsul-Hikem’de bu küfür olan görüşü  savunuyor) derken, bazıları da, (İbni Arabi, sonra o itikattan  dönmüştür. Fütuhat-ı Mekkiyye’ kitabında bu itikadından döndüğünü açıkça  ifade etmiştir. Ancak, vahdet-i vücud düşmanları bunu gizliyorlar)  diyorlar. Vahdet-i vücut nedir? İbni Arabi, nasıl birisidir?<br /><b>CEVAP<br /></b>Ne varsa Allah’tır, Allah’ın parçasıdır demek yanlıştır. Ancak <b>La mevcûde illallah</b> = Allah’tan başka varlık yok demektir. Bu ifade Ehl-i sünnete aykırı  değildir. İbni Arabi hazretlerini şiddetli şekilde tenkit eden İmam-ı  Rabbani hazretleri de aynısını çeşitli mektuplarında uzun uzun  bildiriyor. Yalnız Allah vardır, âlem hayal mertebesinde yaratılmıştır  buyuruyor. Şu sual, âlimler tarafından İmam-ı Rabbani hazretlerine  soruluyor:<br /><b><br /></b>Sual: Âlimler diyor ki, Allahü teâlâ, bu âlemin  içinde ve dışında değildir. Âleme bitişik de değildir. Ayrı da  değildir. Bunun açıklanması nasıl olur?</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı Rabbani hazretleri buna şöyle cevap veriyor:<br />İçinde,  dışında olmak, bitişik ve ayrı olmak gibi şeyler, var olan iki şey  arasında düşünülebilir. Halbuki sualde, iki şey mevcut değildir ki,  bunlar düşünülebilsin. Çünkü, Allahü teâlâ vardır. Âlem, yani Ondan  başka her şey vehim ve hayaldir. Âlemin var görünmesi, Allahü teâlânın  kudreti ile devamlı olup, vehim ve hayalin kalkması ile yok olmuyor.  Ahiretteki sonsuz nimetler ve azaplar bunlara oluyor. Fakat, âlemin  varlığı vehim ve hayaldedir. [Yani dışarıda var olmayıp, vehme ve hayale  var görünmektedir.] Vehim ve hayalin dışında bir varlık değildir.  Allahü teâlânın kudreti, vehim olunan, hayal olan bu görünüşleri devam  ettirmektedir. Var gibi göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hayalde bulunan bir şey,  dışarıda var olan bir şeyle bitişiktir, onun içindedir denemez. Fakat,  var olan, mevcud olan bir şey, hayalde olan şeyin içinde de, dışında da  ve ayrı da değildir, bitişik de değildir. [Bunu nokta-i cevvale ile  açıklıyor. Merak edenler mektubun aslına bakabilirler.] <b>(C.2, m. 98)<br /></b><br />Önce  Muhyiddin-i Arabi hazretlerini tanıyalım, sonra vahdeti vücud görüşünü  reddetmese de, yine evliya arasında olduğunu vesikalarla bildirelim:</p>
<p style="text-align: justify;">Şeyhi  ekber İbni Arabi hazretleri, Endülüs’te doğdu, 1240 yılında 78 yaşında  Şam’da vefat etti. Zahir ve batın ilimlerinde kâmil idi. Fıkıh ve kelam  ilimlerinde müctehid idi. Zekası pek çok, hafızası harikulade idi.  Sultanlardan, valilerden, beylerden çok saygı görür, pek çok hediye  gelirdi. Hepsini muhtaçlara dağıtırdı. Beş yüze yakın kitap yazmıştır.  Yazılarını anlayabilmek için, âlim olmak lazımdır. Yirmi cilt olan <b>Fütuhat-ı mekkiyye</b> kitabı, dört büyük cilt halinde 1973’de Beyrut’ta basılmıştır.  Cahiller, buna zındık dedi. İbni Teymiye gibiler kâfir dedi. Âlimler,  Arifler ise, veliy-yi kâmil olduğunu anladı. <br /><b><br />İmam-ı Rabbani</b> hazretleri buyuruyor ki:<br />(Büyüklerimizin  beğendiği, büyük bildiği Muhyiddin-i Arabinin, birçok sözlerinin ehl-i  sünnete uymaması, şaşılacak şeydir. Hataları keşfinde, kalbde doğan  bilgilerde olduğu için, ictihaddaki hatalar gibi bir şey söylenemez. Onu  büyük bilir ve severim. Ehl-i sünnete uymayan yazılarını yanlış ve  zararlı bilirim.</p>
<p style="text-align: justify;">[Bu ifadeler, Füsûsul-Hikem’deki, Ehli sünnete  aykırı yazıları ve keşifleri içindir. Nasıl müctehid ictihadında hata  ederse, sorumlu olmuyorsa, evliya keşfinde hata ederse sorumlu olmuyor.  Ancak bu yanlış keşfe uyanlar sorumlu oluyor. Hiçbir müslüman da İbni  Arabi hazretlerinin yanlış keşiflerine uymaz.]</p>
<p style="text-align: justify;">Onun hakkında  konuşanlardan bir kısmı haddi aşıyor, bir kısmı büsbütün mahrum kalıyor.  Evliyanın büyüklerinden olan Muhyiddin-i Arabi hazretleri,  keşiflerindeki hatalardan dolayı büsbütün reddedilemez. Onun vahdet-i  vücud bilgisi, görünüşte, ehl-i sünnet itikadına uymuyor ise de,  uydurulması kolaydır. Aradaki farkın, yalnız sözde ve kelimelerde  olduğunu gösterdim.) <b>[m.266]<br /></b><br />(Kıyas ve ictihad, dinin 4  temelinden birisidir. Evliyanın ilhamları böyle değildir. Bunlara uymaya  emrolunmadık. İlham, yalnız sahibi için delildir, başkaları için senet  değildir. Tasavvufçuların, ehl-i sünnete uygun olmayan sözlerine  uyulmaz. Fakat, onlara iyi gözle bakarak dil uzatmamalı, şuursuz  sözlerinden saymalıdır!) <b>[m.272]<br /></b><br />(Şeyh-i ekberi [yani İbni  Arabiyi] caiz olmayan bazı bilgileri ile, yine makbuller arasında  görüyorum. Evliya arasında bulunuyor. Onu reddeden, beğenmeyen  tehlikededir.) <b>[c.3, m.77]</b></p>
<p style="text-align: justify;"><b>İmam-ı Süyuti </b>hazretleri <b>Tenbih-ul-gabi </b>kitabında İbni Arabi hazretlerinin büyüklüğünü vesikalarla ispat etmektedir.<br /><b><br />Ebüssüud efendi </b>hazretleri de ona dil uzatılamayacağına dair fetva vermiştir.<br /><b><br />Abdülgani Nablüsi </b>hazretleri,  İbni Arabi gibi büyük bir evliyaya dil uzatanın cahil ve gafil  olduğunu, bunların başında İbni Teymiye’nin geldiğini bildirmektedir. <b>(Hadika)<br /></b><br />Ehl-i  sünnet âlimleri, vehhabilerin ortaya çıkacaklarını, keramet olarak  bilmişler, bunlara, yıllarca önce cevaplar yazmışlardır. Bu âlimlerin  başında, Muhyiddin-i Arabi ve Sadreddin-i Konevi ve Celaleddin-i Rumi ve  Seyyid Ahmed Bedevi ve imam-ı Rabbani hazretleri gibi Veliler  bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Vehhabiler, işte bunun için, bu evliya zatlara  dil uzatıyorlar. İmam-ı Rabbani hazretleri, Hazret-i Mehdi gelince  Medine’deki [vehhabi] âlimi öldüreceğini bildiriyor. Vehhabiler İmam-ı  Rabbaniyi bu yüzden tenkit ederler.</p>
<p style="text-align: justify;">İbni Arabi hazretleri,  Vehhabilerin Arabistan’da türeyeceğini ve bozuk yolda olacaklarını haber  verdiği için, Vehhabiler onu asla sevmez, şeyhi ekber değil, şeyhi  ekfer [en büyük kâfir] diye hakaret ederler. Ehl-i sünnet gençler, bu  vehhabilerin oyunlarına, tuzaklarına düşmemelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Menkıbeleri çoktur. İkisi şöyledir:</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Sin, Şın’a gelince<br /></b>Şeyhi ekber hazretleri, Şam&#8217;da, kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; &#8220;<b>Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır</b>&#8221; dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlayamadılar. Rabbimize hâşâ hakaret etti sandılar. Epey kimse aleyhinde konuşmaya başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Vefat  ettiğinde de Şam halkı, kabrinin üzerine çöp döktüler. Ancak vefatından  sonra onun ne mübarek bir zat olduğu meydana çıktı. İbni Arabi  hazretleri &#8220;<b>Sin, Şın&#8217;a gelince, Muhyiddin&#8217;in kabri meydana çıkar ve muradı anlaşılır</b>&#8221;  buyurmuştu. Osmanlı Sultanı Yavuz Selim Han Şam&#8217;a geldiğinde; &#8220;Sin,  Şın&#8217;a gelince, Muhyiddin&#8217;in kabri meydana çıkar&#8221; sözünün ne demek  olduğunu firasetiyle anladı. [<b>Sin</b>&#8216;den murad <b>Selim</b>, <b>Şın</b>&#8216;dan murad <b>Şam</b>&#8216;dır.] Kabrini araştırıp buldurdu. Çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir cami ve imaret yaptırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca Muhyiddin-i Arabi&#8217;nin vefatından önce ayağını yere vurarak, &#8220;<b>Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır</b>&#8221; buyurduğu yeri tespit ettirip, orayı kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktı. Bundan, &#8220;<b>Siz, Allahü teâlâya değil de, paraya tapıyorsunuz</b>&#8221; demek istediği anlaşıldı.<br /><b><br />Ateşin yakıp yakmaması<br /></b>Bir  gün sohbetine ateist bir felsefeci gelmişti. Peygamberlerin  mûcizelerini inkâr ediyor, her şeyi felsefe ile çözmeye kalkışıyordu.  Soğuk bir kış günüydü. Ortada, içinde ateş bulunan büyük bir mangal  vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Filozof, (Cahiller, İbrahim peygamberin ateşe atıldığını  ve yanmadığını zannederler. Bu mümkün mü? Zira ateş yakar kavurur. Çünkü  yakma özelliği vardır) gibi sözler söyleyince Muhyiddin-i Arabi  hazretleri; (Allahü teâlâ, Enbiya suresinin 69. âyet-i kerimesinde  mealen; <b>“Biz de: Ey ateş İbrahim’e karşı serin ve selamet ol! dedik”</b> buyurmaktadır) dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ortada  bulunan mangalı alıp, içindeki ateşi filozofun eteğine döktü ve eliyle  ateşi iyice karıştırdı. Bu hâli gören filozof donup kaldı. Ateşin,  elbisesini ve Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin elini yakmadığını görünce  iyice şaşırdı. Muhyiddin-i Arabi hazretleri ateşi tekrar mangala  doldurup, filozofa; “<b>Yaklaş ve ellerini ateşe sok</b>” deyince,  filozof ellerini uzatır uzatmaz, ateşin tesirinden hemen geri çekti.  Bunun üzerine ateist felsefeciye; “Ateşin yakıp yakmaması Allahü  teâlânın dilemesiyledir” buyurdu. Filozof bu olay karşısında Kelime-i  şehadet getirerek Müslüman oldu.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mevlana Celaleddin Rumi</title>
		<link>https://islamdini.de/mevlana-celaleddin-rumi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2011 10:06:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diğer büyük âlimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/mevlana-celaleddin-rumi/</guid>

					<description><![CDATA[Adı Muhammed, lakabı Celaleddin olup, Anadolu’ya gelip yerleştiği için, Rûmî diye anılmıştır. Mevlana diye meşhur olmuştur. Mevlana, efendimiz demektir. 1207 yılında Belh şehrinde doğdu, 1273 yılında Konya’da vefat etti. Kadiri tarikatında idi. Soyu baba tarafından Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddîk’a, anne tarafından İbrahim Edhem hazretlerine ulaşmaktadır. Babası sultan-ül-Ulema Muhammed Behaeddini Veled…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/mevlana-celaleddin-rumi/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Adı Muhammed, lakabı Celaleddin olup, Anadolu’ya gelip yerleştiği için,  Rûmî diye anılmıştır. Mevlana diye meşhur olmuştur. Mevlana, efendimiz  demektir. 1207 yılında Belh şehrinde doğdu, 1273 yılında Konya’da vefat  etti. Kadiri tarikatında idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Soyu baba tarafından Hazret-i Ebu  Bekr-i Sıddîk’a, anne tarafından İbrahim Edhem hazretlerine  ulaşmaktadır. Babası sultan-ül-Ulema Muhammed Behaeddini Veled büyük  âlim ve Veli idi. Daha çocuk iken babasının kalbindeki feyizlere  kavuştu. Beş yaşında iken kiramen katibin meleklerini, Evliyanın  ruhlarını ve sokaktaki cinleri görürdü.<b> (Nefehat)</b></p>
<p style="text-align: justify;">Ney ve dümbelek çalmadı. Dönmedi, raks etmedi. Bunları, sonra gelen cahiller uydurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Farsça olan Divanında 30 bin, <b>Mesnevi</b>’sinde 47 bin beyt vardır. Daha bir çok kıymetli eserleri de bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nakşibendi tarikatının büyüklerinden Abdullah-i Dehlevi hazretleri, <b>(Mevlana Celaleddin, Evliyanın büyüklerinden ve Ehl-i sünnet âlimlerinden idi) </b>buyurdu. Yine buyurdu ki: <b>(Üç  kitabın eşi yoktur. Bunlar, Kur&#8217;an-ı kerim, Buhari’yi şerif ve  Celaleddin-i Rumi’nin Mesnevi’sidir.) [Mekatib-i şerife m.107]<br /></b><br />Yani, Evliyalık yolunun kemalatını bildiren kitapların en üstünü <b>Mesnevi</b>’dir. Evliyalık ve nübüvvet yollarının kemalatını ve inceliklerini bildirmekte ise, İmam-ı Rabbaninin <b>Mektubat</b>’ının eşi yoktur. <b>(S. Ebediyye)<br /></b><br />Onun,  çeşitli din, mezhep, meşrep sahibi kimseleri kendisine hayran bırakan  merhameti, insan sevgisi, tevâzuu, gönül okşayıcılığı gibi üstün  vasıfları, mensup olduğu İslam dininin yüksek ahlak telakkîsinden bazı  örnekleridir. Onda bunlardan başka İslam ahlakının diğer hususları da  kemal derecede mevcuttur. Bunların hepsini saymak, İslamiyet’i tam  olarak anlamak ve anlatmakla mümkün olur. Hazret-i Mevlana’yı yalnız bir  mütefekkir, şair, hümanist gibi düşünmek ve öylece anlamaya çalışmak  asıl varlığı bırakıp herhangi bir özelliği içinde sıkışıp kalmaya  benzer. Bu ise, en azından Mevlana’yı çok eksik ve yarım anlamaya, hatta  hiç anlamamaya sebep olabilir. Nitekim Hazret-i Mevlana’yı, sözlerini,  yolunu anlamanın anahtarını kendisi şöyle dile getirmektedir:<br /><b>Ben sağ olduğum müddetçe Kur’ânın kölesiyim.<br />Ben Muhammed muhtârın yolunun tozuyum.<br />Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse;<br />Ben ondan da bîzârım, o sözlerden de bîzârım.<br /></b><br />Tasavvuf  deryasına dalmış bir Hak âşığıdır. İlmi, teşbihleri, sözleri ve  nasihatleri bu deryadan saçılan hikmet damlalarıdır. O, bir tarikat  kurucusu değildir. Yeni usûller ve ibadet şekilleri ihdâs etmemiştir.  Ney, dümbelek, tambur gibi çeşitli çalgı âletleri çalınarak yapılan  törenler ve âyinler, Hazret-i Mevlana’nın vefatından 3-4 asır sonra  meydana çıkmıştır. Halbuki o, ney ve dümbelek çalmadı. Dönmedi, raks  etmedi. Bunları sonra gelenler uydurdu. 24 binden ziyade beytiyle  dünyaya nûr saçan Mesnevî’sine, her ülkede, birçok dillerde şerhler  yapılmıştır. En kıymetlisi Mevlana Câmi’nin kitabı olup, bunun da  şerhleri vardır. Türkçe şerhlerinden, Ankara vâlisi Âbidin Paşanın şerhi  çok kıymetlidir. Âbidin Paşa bu şerhinde, ney’in, insan-ı kâmil  olduğunu ispat etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mevlevîlik, cahillerin eline  düştüğünden, bunlar ney’i çalgı sanarak, ney, dümbelek gibi şeyler  çalmaya, dönmeye başlamışlar. İbadete, İslam dininin yasak ettiği çirkin  şeyler karıştırmışlardır. Hazret-i Mevlana, bırakın ney çalmayı,  oynayıp dönmeyi, yüksek sesle zikir bile yapmadı. Nitekim Mesnevî’sinde  diyor ki:<br /><b>Pes zî cân kün, vasl-ı Canan-râ taleb<br />Bî leb-ü gâm mîgû nâm-ı rab.<br /></b><br />Manası şudur:<br /><b>O halde, Canana kavuşmayı, cân-u gönülden iste <br />Dudağını oynatmadan, Rabbinin ismini kalbinden söyle.<br /></b><br />Bugün,  bu tasavvuf üstadının türbesine sonradan konan çalgı âletlerini  görenler, işin gerçeğini bilmeyenler, bu mübarek zatın çalgı çaldığını,  bu aletlerin onun olduğunu zannetmektedirler. O hakikat güneşini  yakından tanıyanlar, bunlara elbette itibar etmez. Zaten bu büyükler,  şüpheli şeylerden kaçtıkları gibi, mubahları bile sınırlı ve ölçülü  kullanmışlardır. <br /><b><br />Hikmet dolu sözlerinden bazıları şunlardır:<br /></b><br />Sünnet-i seniyyeye harfiyen uymak lazımdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Helal kazanıp helalden yemelidir. Her hareketi Resulullah efendimize uydurmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Tenhada, yalnız kalınca da günahtan sakınmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nefsi  mağlup etmek için, onu terbiye etmeli. İstediği her şeyi vermemeli. En  tesirlisi, oruç tutmak, az uyumak ve gece namaz kılmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakiki bir âlime teslim olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gizli  ve âşikâr Allahü teâlâdan korkun. Günahlardan sakının. Az yiyip, az  uyuyun, az konuşun. Çok oruç tutun. Zamanlarınızı namaz kılarak  değerlendirin. Şehveti terk edip, sefihlerle, cahillerle mücadele  etmeyin. Onlarla oturup kalkmayın. Hep iyi insanlarla beraber olun. Ya  hayır konuşun veya susun. İnsanların sıkıntılarına sabredin. Bilin ki,  insanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Oğlu Sultan Veled&#8217;e nasihatlerinde şöyle buyurdu:<br />&#8220;Ey  oğlum! Her zaman ilim, edep ve takva üzerine bulun. Her zaman din  büyüklerinin eserlerini oku, Ehl-i sünnet vel-cemaat yolundan ayrılma.  Fıkıh öğren, cahil sofulardan olma. Namazı her zaman cemaatle kıl.  Şöhret isteme, zira şöhret âfettir. Makâm mevki düşkünü olma. Yazdığın  şeylerde adını yazma. Mahkemelik işin olmasın. Kimseye kefil olma.  Halkın işlediği işlere karışma. Devlet büyüklerinin çocuklarıyla  arkadaşlık etme. Uzlete çekilip de yalnız kalma. Çok konuşma. Az söyle  ve halkın kötülük ve eğrilerinden aslandan kaçar gibi kaç. Kadınlardan  sakın. Zenginlerle oturup kalkma. Helal ye ve şüphelilerden kaç. Dünya  malına kapılma. Dünya arzusu dinin yok olmasına sebep olur. Çok gülme,  çok gülmek kalbin ölümüdür. Herkese şefkatli ol. Dışını süsleme. Dışın  süsü; için, kalbin, ruhun harap olduğunu gösterir. Başkalarıyla mücadele  etme ve hiç kimseden bir şey isteme. Kimseye hizmet buyurma. Ulemaya,  evliyaya, mal ve canla hizmet et. Din büyüklerinin hâllerini,  kerametlerini inkâr etme. İnkâr eden mahrum kalır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Talebelerine de buyurdu ki:<br />“Ey  bizi sevenler! Sevgili Peygamberimizin gittiği Ehl-i sünnet yolundan  yürüyüp, bu yolu ihyâ etmeli. Allahü teâlânın sevdiği ameller, ibadetler  ile, helâl yollardan çoluk-çocuğunun ihtiyaçlarını kazanarak, râzı  olunan kullar zümresine dâhil olmalı. Hep helâli istemelidir.  Söylediklerimiz, dinlediklerimiz, düşündüklerimiz hep helâl olmalı. Her  hareketimizi Peygamber efendimizin hâl ve hareketlerine uydurmalıyız.  Herkes, bir sanata sahip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Bunu  özellikle istiyorum. Bizim yolumuzda olanlara, kıyamet günü yardımcı  olur, yüzlerinin ak olmasına çalışırız. Ancak, edebe riâyet etmeyenler  ve Ehl-i sünnet yoluna muhalefet edenler, kıyamet günü bizi göremez.”</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Menkıbelerinden birkaçı</b></p>
<p style="text-align: justify;"><b>Haydi ters cevap ver<br /></b>Âlim bir zat, &#8220;<b>Bugün Mevlana, tertip edilen bu mecliste ne söylerse, karşı gelip, ters cevap vereceğim</b>&#8221; dedi. O sırada Hazret-i Mevlana kapıdan içeri girip buyurdu ki: <b>Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah</b> diyorum. Haydi, ters cevap ver bakalım.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu hâli gören o kibirli âlim, tevbe edip üstadın elini öperek sadık talebelerinden oldu.</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Ona layık ibadeti kim yapabilir<br /></b>Hanımı anlatır: <br />Bir  gün namaza durdu. Kur&#8217;an-ı kerim okuyor, bir taraftan da gözlerinden  yaşlar akıtıyordu. Evdekilerle birlikte onun bu hâline hayretle  bakıyorduk. Namazdan sonra her zamanki gibi tesbihini çekip duasını  yaptı. Onun bu hâli bana çok tesir etti, ağlamaya başladım. Sonra; &#8220;Ey  efendi, biz günahkârların ümîdi sensin. Bu kadar çok ibadetinle, böyle  korkar, ağlar, yalvarırsan, biz bu tembel hâlimizle kıyâmette ne  yaparız” dedim.</p>
<p style="text-align: justify;">Yemîn ederek şöyle söyledi:<br />Allahü teâlânın  bana verdiği nîmetlerin, ihsânların yanında benim yaptığım ibadet,  yalvarışlar ve bütün hareketlerim, ziyâde kusûr ve nihâyetsiz  eksiklikten başka bir şey değildir. Bütün bu korku ve yakarışlarımla; Ey  Kerîm olan Allah&#8217;ım! Benim gibi bir âcizin, bir çâresizin kuvveti ve  tâkatı ancak bu kadardır, mâzur buyur yâ Rabbî demek istiyorum. Yoksa  Ona lâyık bir ibadeti kim yapabilir? <br /><b><br />Sen kurt oluyorsun<br /></b>Bir  gün Selçuklu Sultanı İzzeddîn Keykâvus, onu ziyarete gelmişti. Hazret-i  Mevlana ona sultanlara gösterilen iltifatı göstermedi. Sultan bu hâle  şaştı ve tevâzu ile; &#8220;Efendim, bana nasihat edin&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Sultana şunları söyledi:<br />Sen  nasihatten anlar mısın? Sana, kuzulara çoban ol denmiş, sen kurt  oluyorsun. Sana, insanlara bekçi ol denmiş, sen hırsız oluyorsun. Seni  sultan yapan Allahü teâlânın değil de, şeytanın sözü ile hareket  ediyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">Sultan ağlayarak dışarı çıktı. Medresenin kapısında  başını açıp tevbe etti; Yâ Rabbî, Mevlana bana senin adına söyledi. Ben  zavallı kul da sana yalvarıyorum. Bana acı ve beni doğru yolda bulundur  diyerek pişmanlık içinde oradan ayrıldı.</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Bu altınları çamura atın<br /></b>Selçuklu  Sultânı Rükneddîn, Hazret-i Mevlana&#8217;ya beş kese altın gönderdi.  Talebelerinden Mecdüddîn, altınları arz edince; Hazret-i Mevlana, &#8220;Beni  seviyorsan, bu altınları dışarıdaki çamurun içine at&#8221; buyurdu. Emir  hemen yerine getirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyâya düşkün olan kimseler bunu duyup,  çamurun içinde altınları aramaya başladılar. Fakat üstleri, başları,  yüzleri çamurdan görünmez hâle geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">Hazret-i Mevlana, talebelerine onların bu durumlarını göstererek buyurdu ki:<br />Bu  altınlar, şu gördüğünüz dünyâ ehlinin üstünü başını batırdığı gibi,  ahiret ehli olanların da kalbini kirletir. Çeşitli günahlara sevk edip,  ibadetlerden alıkoyar. Dünya için çalışmayın demek istemiyorum. Dünya  malının sevgisini kalbinize koymayın diyorum. Hiç ölmeyecekmiş gibi  dünyâya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışmak lazım gelir. Burada  dikkat edilecek nokta; hırsa kapılmadan kanâat üzere bulunmaktır.  Dünyada, ahiret saadeti için çalışmalı, kazanmalı, niyeti düzeltmelidir.  Çünkü İslamiyet, insanlara faydalı olmayı emreder. En büyük saadet, en  büyük sermaye, helâlinden kazanıp, hayır ve hasenât yaparak ahirete  göndermektir. Buna rağmen asıl sermaye, mal, mülk, para sahibi olmak  değil, ilim, amel, ihlâs ve güzel ahlak sahibi olmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Altın yapma ilmi<br /></b>Bedreddîn  Tirmizi isimli bir zat, simyâ ilmi ile uğraşırdı. Hazret-i Mevlana&#8217;nın  ismini duyarak Konya&#8217;ya ziyaretine geldi. Önce oğlu Sultan Veled&#8217;e  uğrayarak, yapacağı altınlardan her gün bir miktar Mevlana&#8217;nın  talebelerine vereceğini vaat etti. Bu haberi Mevlana&#8217;ya ulaştırdılar,  fakat o hiç cevap vermedi. Birkaç gün sonra Bedreddîn&#8217;in çalıştığı yere  gitti. Bedreddîn simyâ ilmiyle altın yapmaya çalışıyordu. Mevlana&#8217;nın  geldiğini görünce, ayağa kalktı. Mevlana, oradaki demirden, bakırdan ve  diğer madenlerden yapılmış eşyaları teker teker alıp Bedreddîn&#8217;e vermeye  başladı. Bedreddîn, her eline gelen eşyanın som altından yapılmış  olduğunu hayretle gördü.</p>
<p style="text-align: justify;">Bedreddîn&#8217;in şaşkın bir hâlde kendisine baktığını görünce Hazret-i Mevlana ona buyurdu ki: <br />Kardeşim,  simyâ ile uğraşmayı bırak. Çünkü sen ahirete gidince, simyâ dünyâda  kalacaktır. Sen öyle bir simyâ ile uğraş ki, seninle beraber ahirete  gitsin. İşte o da din ilmidir. Bu, kalbden mâsivâyı, yani Allahü  teâlâdan başka her şeyin sevgisini çıkarıp, Allahü teâlânın beğendiği  şeyleri kalbe doldurmakla olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Mevlana’ya havale olundu<br /></b>Sultan  Mahmud’un saray nazırlarından Halet efendi, mevlevi idi. Mevlana  Halid-i Bağdadinin şöhret ve itibarını çekemeyerek kendisini halifeye  çekiştirdi ve (Onbinlerle adamı vardır. Devlet ve saltanat için  tehlikelidir. Ortadan kaldırılması lazımdır) dedi. Sultan Mahmud da  (Gerçek din adamlarından devlete zarar gelmez) diyerek sözüne kıymet  vermedi. Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri bunu işitince, halifeye  hayır ve selametle dua edip <b>(Halet efendinin işi, piri Celaleddin-i Rumi hazretlerine havale olundu. Onu huzuruna çekip, cezasını verecektir) </b>buyurdu. Az zaman sonra sultan Mahmud han, Mora isyanına sebep olduğu için, onu Konya’ya sürdü. Orada idam olundu.</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Bir duası<br /></b>Ey affı çok olan, günahları örten Rabbim, o günahlar dolayısı ile bizden intikam alma. Bize azâb etme.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey  mahlûkâtın, yaratıkların canlıların ihtiyacını gideren Rabbim! Sen  varken hiç bir kimseyi hatırlamak ve ondan bir şey ummak lâyık değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey ihsânı çok olan Rabbim! Cefâ içinde geçip giden ömre merhamet et.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey affetmeyi seven Rabbim! Bizi affeyle. İsyân derdimize çâre eyle.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey yardım isteyenlerin yardımcısı! Bizi hidâyete çıkar.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey  âlemin yaratıcısı! Kasvetli, kararmış, katılaşmış âdetâ taş gibi olmuş  olan kalbimizi mum gibi yumuşat, feryâdımızı, âh u vâhımızı, hoş eyle ki  rahmetini çeksin.</p>
<p style="text-align: justify;">Yâ Rabbî, hâlimize göre muâmele etme. Kendi ikrâm ve ihsânına göre muâmele et.</p>
<p style="text-align: justify;">Kerem ve lütfünle hidâyet ettiğin kalbi tekrar sapıklığa meylettirme.</p>
<p style="text-align: justify;">Yâ  Rabbî, dua ve yakarışlarımızda sana lâyık olmayan sözleri bilmeyerek  söyleyip hatalarda bulunmuş isek, o kelimeleri sen ıslâh et ve duamızı  kabul buyur. Çünkü sözlerin hâkimi ve sultanı ancak sensin.</p>
<p style="text-align: justify;">Yâ Rabbî! Sana ne arz edeyim. Çünkü sen gizli ve açık her şeyi bilirsin.&#8221;<br /><b><br />Hazret-i Mevlana<br /></b>Konya’dan çıkarken, ne gelmişse kalbine<br />Şam&#8217;a gidecek iken, uğradı Nusaybin&#8217;e.</p>
<p style="text-align: justify;">Zangoçlar ve papazlar, haçlara tapıyorlar <br />İstidraç ve sihirle, halka şov yapıyorlar</p>
<p style="text-align: justify;">Ters ters baktıktan sonra, hazret-i Mevlana&#8217;ya,<br />Bir erkek çocuğunu, uçurdular havaya.</p>
<p style="text-align: justify;">Mevlana Celaleddin, bir duâ etti o an,<br />Havada kala kaldı, inmedi yere oğlan</p>
<p style="text-align: justify;">Korkudan ağlayarak şöyle dedi o çocuk;<br />&#8220;<b>Düşüp de öleceğim, indirin beni çabuk</b>!”</p>
<p style="text-align: justify;">Papazlar ve zangoçlar yere serdi gocuğu<br />Hiç biri indiremedi, havadan o çocuğu.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk bağırıyor hep: &#8220;Bu öyle değil kolay<br />O zâtın duâsıyla, oldu bu tuhaf olay.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak onun duâsı, kurtarır beni bundan,<br />Yoksa helak olurum, yere düşüp buradan.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Papazlar mecbur kalıp, yalvardılar kaç kere,<br />Dediler: &#8220;<b>Duâ et de, çocuğu indir yere</b>.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Buyurdu ki: &#8220;<b>Nereye varır bu işin sonu? <br />Kelime-i şehâdet, kurtarır ancak onu</b>.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Korkup bekleyen çocuk, sevindi bu habere,<br />şahâdeti söyleyip kolayca indi yere.</p>
<p style="text-align: justify;">Papazlar şahit oldu, böyle bir keramete<br />İnsaf edip hepsi kavuştu hidayete</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seyyid İbni Âbidin</title>
		<link>https://islamdini.de/seyyid-ibni-abidin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2011 10:05:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diğer büyük âlimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/seyyid-ibni-abidin/</guid>

					<description><![CDATA[Şam&#8217;da yetişen âlimlerin en büyüklerinden, Osmanlıların en meşhur fıkıh âlimlerindendir. 1784’de Şam&#8217;da doğdu. Silsile-i aliyye büyüklerinden Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin sohbeti ile şereflenmiştir. Küçük yaşta Kur&#8217;an-ı kerimi ezberledi. Bir müddet babası ile birlikte, ticaretle meşgul oldu. Bu sırada bir taraftan da Kur&#8217;an-ı kerimi okumaya devam ediyordu. Fen ve sosyal ilimlerin…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/seyyid-ibni-abidin/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Şam&#8217;da yetişen âlimlerin en büyüklerinden, Osmanlıların en meşhur fıkıh âlimlerindendir. <br />1784’de Şam&#8217;da doğdu. Silsile-i aliyye büyüklerinden Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin sohbeti ile şereflenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Küçük  yaşta Kur&#8217;an-ı kerimi ezberledi. Bir müddet babası ile birlikte,  ticaretle meşgul oldu. Bu sırada bir taraftan da Kur&#8217;an-ı kerimi okumaya  devam ediyordu. Fen ve sosyal ilimlerin yanı sıra; tefsir, hadis ve  fıkıh ilimlerini de öğrendi. Hocası Mevlana Halid-i Bağdadi  hazretlerinin tavsiyesi üzerine, Şafii mezhebinden, Hanefi mezhebine  geçti.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha 17 yaşındayken, fıkıh kitapları üzerine haşiye ve  şerhlerle açıklamalar yaptı. Kıymetli eserler yazmaya başladı. Fıkıh  ilminde olduğu gibi, hadis ilminde de mahir idi. Şam&#8217;da bulunan muhaddis  Kuzberi hazretlerinden icazet aldı. İlim dallarında o kadar yükseldi  ki, daha hocaları hayattayken büyük bir şöhrete kavuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">Zahir  ilimlerini öğrendikten sonra, kelam ve tasavvuf ilimlerini de zamanın en  büyük âlimi ve tasavvuf ehli, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinden  öğrendi. Onun mübarek sohbeti ile kemâle geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">İbni Âbidin  hazretlerinin dine uymaktaki halleri meşhurdur. Haram, mekruh ve  şüphelilerden kesinlikle uzak durur, mubahları çok az kullanır,  ibadetlerinde sünnetlere, müstehaplara, edeplere uymakta son derece  titiz davranırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Beş vakit namazda; ettehiyyatüyü okurken, sağ  tarafa selam verirken Resulullah efendimizi baş gözü ile görürdü.  Göremediği zaman o namazı yeniden kılardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gece rüyada  Hazret-i Osman&#8217;ın vefat ettiğini ve Cami-i Emevi&#8217;de namazını kendisinin  kıldırdığını gördü. Sabahleyin hocası Mevlana Halid-i Bağdadi  hazretlerine bu rüyayı anlatınca, o da; &#8220;Allahü teâlâ bilir ki, ben  yakında vefat ederim, sen benim cenaze namazımı Cami-i Emevi&#8217;de  kıldırırsın. Çünkü ben, Hazret-i Osman&#8217;ın torunlarındanım&#8221; buyurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Aradan birkaç gün geçince mübarek hocası vefat etti. Namazını İbni Âbidin hazretleri kıldırdı.<br />1836’da 54 yaşında Şam&#8217;da vefat etti. Çok kitap yazdı. En meşhur eseri <b>Redd-ül-Muhtar</b> isimli kitabıdır. Bilhassa bu eseriyle tanınmıştır. Bu kitabı,  Dürr-ül-Muhtar kitabına yaptığı beş ciltlik haşiyesidir. Bu haşiye, İbni  Âbidin ismiyle meşhur olmuştur. <b>Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye</b> kitabının büyük kısmı bu kıymetli eserden, yani İbni Âbidin’den alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mevlana  Halid-i Bağdadi hazretleri kendisine yazdığı bir mektupta, (Her sözü  senet olan büyük âlim Mevlana Muhammed Emin Âbidin&#8217;e en güzel dualarımı  ve en latif övgülerimi bildiririm. Yazdığınız pek kıymetli eserlerle  İslam âlemine yaptığınız büyük hizmet için, pek çok dualara mazhar  oldunuz) buyurmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dört mezhebin inceliklerine vakıf, derin  âlim, kâmil veli Seyyid Abdülhakim efendi hazretleri; &#8220;Hanefi  mezhebindeki fıkıh kitaplarının en kıymetlisi, en faydalısı İbni  Âbidin&#8217;dir. Her sözü delil, her hükmü senettir&#8221; buyurdu. Seadet-i  Ebediyye, bu bakımdan da, çok kıymetli eserdir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seyyid Abdülkadir Geylani</title>
		<link>https://islamdini.de/seyyid-abdulkadir-geylani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2011 10:04:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diğer büyük âlimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/seyyid-abdulkadir-geylani/</guid>

					<description><![CDATA[Büyük İslam âlimlerinden ve evliyanın meşhurlarındandır. Künyesi, Ebu Muhammed&#8217;dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a&#8217;zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a&#8217;zam gibi lakabları vardır. İran&#8217;ın Geylan şehrinde 1078 (h.471) yılında doğdu. Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost&#8217;tur. Hazret-i Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsenna&#8217;nın oğlu Abdullah&#8217;ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Geylani…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/seyyid-abdulkadir-geylani/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Büyük İslam âlimlerinden ve evliyanın meşhurlarındandır. Künyesi, Ebu  Muhammed&#8217;dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a&#8217;zam, Kutb-i Rabbani,  Sultan-ul-evliya, Kutb-i a&#8217;zam gibi lakabları vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">İran&#8217;ın  Geylan şehrinde 1078 (h.471) yılında doğdu. Babası Ebu Salih bin Musa  Cengidost&#8217;tur. Hazret-i Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsenna&#8217;nın oğlu  Abdullah&#8217;ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup  seyyidedir. Bunun için Geylani hazretleri, hem seyyid, hem şerifdir.  1166 (h.561) yılında Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ehl-i  sünnet itikadını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Fıkıh ve hadis  ilimlerinde müctehid idi. Önceden Şafii mezhebinde idi. Hanbeli mezhebi  unutulmak üzere olduğundan, Hanbeli mezhebine geçti. Böylece, bu mezhep  yayıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Abdülkadir Geylani hazretleri daha doğmadan, ilerde  büyük bir zat olacağına dair alametler, işaretler görülmüştü. Mübarek  babasına rüyasında Peygamber efendimiz; <b>&#8220;Ey Ebu Salih! Allahü teâlâ  bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlad ihsan etti.  O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliya arasında derecesi yüksek olacak&#8221;</b> buyurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğduktan  sonra yüksek halleri ile dikkatleri çekti. Ramazan-ı şerifte gün  boyunca süt emmez, iftar olunca emerdi. Bu halini şu beyti ile anlatır:<br />Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi<br />Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğduğu  senenin Ramazan-ı şerif ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti. Bunun  için Ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüt edildi. Halk annesine çocuğun  süt emip emmediğini sordular. Emmediğini öğrenince, Ramazanın henüz  çıkmadığını anlayıp oruca devam ettiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün Abdülkadir  Geylani hazretlerine, &#8220;Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda,  temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek  dereceye ulaştınız?&#8221; diye sordular. Buyurdu ki: <br />&#8220;Temeli sıdk ve  doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kağıda bile  yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için  işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek,  onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe  günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup,  arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; &#8220;Sen bunun için  yaratılmadın ve bununla emrolunmadın&#8221; dedi. Korktum, geri döndüm.  Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat&#8217;ta vakfeye  durmuşlardı. Anneme gidip; &#8220;Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur. İzin  ver, Bağdat&#8217;a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup  ziyaret edeyim&#8221; dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım.  Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime  ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına  dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı  söyleyip, benden söz aldı. &#8220;Haydi Allah selamet versin oğlum. Allahü  teâlâ için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Küçük bir kafile ile Bağdat&#8217;a gitmek üzere yola çıktım.  Hemedan&#8217;ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar.  Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. &#8220;Ey derviş! Senin  de bir şeyin var mı?&#8221; diye sordu. &#8220;Kırk altınım var&#8221; dedim. &#8220;Nerededir?&#8221;  dedi. &#8220;Koltuğumun altında dikili&#8221; dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni  bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti.  İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni  çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı.  Yanına gittim. &#8220;Altının var mı?&#8221; dedi. &#8220;Kırk altınım var&#8221; dedim.  Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları  çıkardılar. &#8220;Neden bunu söyledin?&#8221; dediler. &#8220;Annem, ne olursa olsun  yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim.  Verdiğim sözde durmam lazım&#8221; dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve;  &#8220;Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü  bozuyorum&#8221; dedi. Bu pişmanlığından sonra tevbe edip, haydutluğu  bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, &#8220;İnsanları soymakta, yol kesmede  sen bizim reisimiz idin, şimdi tevbe etmekte de reisimiz ol&#8221; dediler.  Sonra, hepsi tevbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri  verdiler. İlk defa benim vesilemle tevbe edenler, bu altmış kişidir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Abdülkadir  Geylani efendi, Bağdat&#8217;a geldi. Buradaki meşhur âlimlerden ders almak  suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti.</p>
<p style="text-align: justify;">İlim  tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı.  Hocası Ebu Said Mahzumi&#8217;nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına  gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde  bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi. Bu iş  için Bağdat halkı çok yardımcı oldu. Zenginler para vererek, fakirler  çalışarak yardım ettiler. Derslerine devam edenler arasında pek çok âlim  yetişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Abdülkadir Geylani hazretleri tasavvuf bilgilerini  herkesin anlayacağı şekilde sundu. Peygamber efendimizin bereketiyle  sözleri gayet tatlı ve tesirli idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün, minberde oturmuş  vaaz ediyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin  üstüne koyarak, mütevazı bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere  çıktı. Eski yerine oturdu ve vaazına devam etti. Oradakilerden birisi,  ne oldu diye sual edince; &#8220;Ceddim Resulullahı gördüm. Geldi ve minber  önünde durdu. Haya edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca,  bana yerime oturmamı ve insanlara vaaz etmemi emretti, dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Sohbetlerinde  bazen birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cuma, salı  ve pazartesi gecesi halka vaaz ederdi. Vaazında, âlim ve evliyadan  zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzur içerisinde dinlerlerdi. Kırk  sene böyle devam etti. Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yaşında  başlamış olup, bu hal altmış yaşına kadar devam etti. Huzurunda Kur&#8217;an-ı  kerim tegannisiz gayet sade, tecvide riayetle okunurdu. Dört yüz âlim  onun anlattıklarından notlar tutar, izdiham, kalabalık sebebiyle  birbirlerinin sırtlarında yazarlardı. Sorulan suallere gayet açık ve  doyurucu cevaplar verirdi.<br />Derin ilim sahibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Önce lazım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbai ismindeki bir zat anlatır: <br />Evliyanın  hayatından ve sözlerinden bahseden arabi Hilyet-ül-Evliya kitabını  birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız  ibadetle meşgul olmak istedim. Gidip Abdülkadir Geylani&#8217;nin arkasında  namaz kıldıktan sonra huzurunda oturdum. Bana bakıp; &#8220;Eğer inzivaya  çekilmek istersen, önce ilim, sonra da yetişmiş ve yetiştirebilen rehber  zatların, yani mürşid-i kâmillerin huzurunda edep öğren. Daha sonra  inzivaya, yalnız ibadete başla. Yoksa, ibadet ederken dinde bilmediğin  bir şeyi öğrenmek icap eder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın&#8221;  buyurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bağdat&#8217;ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup  imtihan etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnada Abdülkadir  Geylani hazretlerinin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların  görebildiği bir nur çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri  bir hal kaplayıp, Abdülkadir Geylani hazretlerinin ayaklarına  kapandılar. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi  suallerinizi sorun buyurdu. Her biri suallerini sorup, hemen cevabını  aldı. Onlara; &#8220;Size ne oldu böyle?&#8221; denildiğinde; &#8220;Huzurunda  oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca  unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suallerimizi sorunca, öyle cevaplar  aldık ki, hayrette kaldık&#8221; dediler.<br /><b><br /></b>Abdülkadir Geylani  hazretleri felsefe ile meşgul olmayı hoş görmezdi, ondan men ederdi.  Felsefenin kaynağı akıldır. Filozof, çeşitli bilgileri düzene koyarak  madde, hayat, yaratılış, dünya ruh, âlem, ölüm ve sonrası gibi konulara  aklına dayanarak cevaplar bulmaya çalışır. Bunu yaparken bulduğu  cevapların Allahü teâlâ tarafından gönderilen dinlere uyup uymamasına  bakmaz. Bu sebeple doğru yoldan ayrılırlar. Felsefecilerin ortaya  koyduğu bilgiler, gerek fen bilgilerinin değişmesi, gerekse sonra gelen  filozofların öncekilerden farklı düşünmesi sebebiyle ya kısmen yahut  tamamen değişir. Bu itibarla sonra gelenler önce gelenleri daima tenkit  etmekle veya onların felsefelerini yıkmakla işe başlarlar. Akıl yalnız  başına yol gösterici değildir. Dinin rehberliğine muhtaçtır. Yoksa  sapıtır. Bunun için din büyükleri itikadın bozulabileceğini bildikleri  için, felsefe ile uğraşmaktan men etmişlerdir. Nitekim İbni Sina ve  Farabi gibi zatlar felsefecilerin kitapları ile çok meşgul olduklarından  sapıtmışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Çok sabırlı idi. Talebelerinin suallerini  kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. Ubey  isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders  sırasında İbn-üs-Semhal isminde bir zat gelmişti. Abdülkadir Geylani  hazretlerinin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle  hayran kaldı. O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra  hayret ettiğini söyleyince, Abdülkadir Geylani hazretleri; <b>&#8220;Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefat edeceğim&#8221;</b> buyurdu. Dediği gibi bir hafta sonunda vefat etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Abdülkadir  Geylani hazretleri heybetli idi. Az konuşur, çok sükut eder,  konuştuğunda gayet cazip, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmaz. Din  hususunda asla taviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara  yardım eder, fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi  varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yanında oturanlarda; &#8220;Ondan daha  kerim ve lütufkâr kimse olamaz&#8221; kanaati hakim olurdu. Sevdiklerinden  biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alakasını muhafaza  ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok  kimse, hırsız ve eşkıya onun vasıtasıyla tevbe etti. Köleleri satın  alıp, azat ederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi.  Ambarında helalden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek  elinde durur ve halka şöyle seslenirdi: <b>&#8220;Yemek isteyen, ekmek isteyen, yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin!&#8221;</b></p>
<p style="text-align: justify;">Kendisine  hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine  ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi. Fakirlerin ve dervişlerin  nafakasını satın almak için, vazifeli hizmetçilerinin, bir başka işi  olsa, yahut hastalansalar, kendisi çarşıya çıkar, ceddi Resulullah  efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev için lüzumlu şeyleri  satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar,  kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir,  hepsine taksim ederdi. Kendini ziyarete gelenlere saygı gösterir,  tevazu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Bir gün yedi çocuk,  ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline  koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip,  istedikleri şeyleri satın alarak getirip çocuklara verdi. Gönüllerini  hoş etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesile ederek, araya koyarak Allahü teâlâya dua ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir defasında; &#8220;<b>İyi müridlerin hali malum, ya kötülerinki ne olacak?</b>&#8220;<b> </b>diye sorduklarında; <b>&#8220;İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık&#8221;</b> buyurdular.</p>
<p style="text-align: justify;">Cinler de kendisinden çekinir, itaat edip sözünü dinlerlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Duası  makbul idi. Bağdat halkından biri ona gelerek; &#8220;Babamı rüyada azap  içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkadir&#8217;e git, bana dua etsin. Belki  Allahü teâlâ beni azaptan kurtarır&#8221; dedi. Bunun için sana geldim. Babama  dua ediverin de azaptan kurtulsun&#8221; dedi. Abdülkadir Geylani hazretleri  sükut buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece babasını rüyasında  yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; &#8220;Baba,  dün azap içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?&#8221; diye sordu.  Babası; &#8220;Şeyh Abdülkadir bana dua etti. Allahü teâlâ onun duası  hürmetine beni azaptan kurtardı&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Onu gören tesiri altında  kalır, mübarek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. Cuma  günleri camiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu.  Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi.  Çilesini çekmeden yüksek mertebelere ulaşılamayacağını söylerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ebu&#8217;l-Hacer Hamid Hirani anlatıyor: <br />Bir  gün Abdülkadir Geylani hazretlerinin medresesine gittim ve huzurunda  oturdum. Bana; &#8220;Ey Hamid! Bir gün gelecek meliklerin, sultanların  minderinde oturacaksın&#8221; buyurdu. Aradan epeyce zaman geçip, Hiran&#8217;a  dönünce, Sultan Nureddin beni çağırıp yanına oturttu ve evkaf bakanı  yaptı. O günden beri devamlı Abdülkadir Geylani hazretlerinin o sözünü  hatırlarım.</p>
<p style="text-align: justify;">Her zaman gizli açık kerametleri görülürdü. Abdülkadir Geylani hazretleri buyurur ki: <br />&#8220;Kerametler  ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerametini gizlemeyen dünyaya  düşkündür. Bana talebe olan yahut evladımdan ve halifelerime bağlı olup,  keramet derecesine ulaşıp, maksatsız keramet izhar edenin yüzü iki  dünyada kara olur.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Abdülkadir Geylani hazretlerinin insanları  gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pek çok sözü vardır.  Bunlardan bazıları şunlardır:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İnsanlara rehberlik eden kimsede  şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü ve  bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik  yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması,  misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, âlim ve  cesur olması.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalb ile itiraf etmek ve dille söylemektir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Büyük  âlimlere tâbi olunuz; bid’at yoluna, dinde olmayıp, sonradan çıkarılan  şeylere sapmayınız. İtaat ediniz, muhalefet etmeyiniz. Sabrediniz,  sızlanmayınız. Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit  kesmeyiniz. Özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele  Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kalb dünya arzularından  birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp  gittiği müddetçe, imkanı yok, ahireti sevmiş olamaz.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Mümin, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir. Fakat kendi mahzundur. Peygamber efendimiz; <b>&#8220;Müminin sevinci yüzündedir. Halbuki kalbi mahzundur&#8221;</b> buyurmaktadır. Müminin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi  azdır. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin  etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşguldür. Çoluk çocuğu  ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İnsanlara gösteriş  için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabul etmesini istemek  yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak.  Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Peygamber efendimiz  başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">İlk önce yapılması lazım olan şeyler hususunda:<br />&#8220;Müminin,  en önce farzları yapması lazımdır. Farzları bitirdikten sonra, vacip ve  sünnetleri yapar. Ondan sonra, nafilelerle meşgul olur. Farz borcu  varken sünnet ile meşgul olmak, ahmaklıktır. Farz borcu olanın,  sünnetleri kabul olmaz. Hazret-i Ali&#8217;nin rivayet ettiği hadis-i şerifte,  Resulullah efendimiz buyuruyor ki: <b>&#8220;Üzerinde farz borcu olan kimse,  kazasını kılmadan nafile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse,  kazasını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nafile namazlarını kabul  etmez.&#8221; </b>Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar onun sermayesi, nafileler de kazancıdır. Sermaye kurtarılmadıkça, kazancı olamaz&#8221; buyurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye eder, şöyle buyururdu:<br />&#8220;Kötü  arkadaşları terk et. Onlara sevgi duyma, salihleri sev. Yakının bile  olsa, kötü arkadaştan uzak dur. Uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla beraber  ol. Kimi seversen, seninle onun arasında bir yakınlık hasıl olur. Bu  bakımdan, sevgi beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey  oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünya lezzetleri  olmasın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir.  Kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin  düşüncesi Allahü teâlâdır. Senin düşüncen, Rabbin ve Onun katında  bulunan nimetler olmalıdır. Dünyadan (haram ve şüphelilerden) ne terk  edersen, mutlaka bunun karşılığında ahirette ondan daha hayırlısı  vardır. Ömründe sadece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et  de ahiret için hazırlık yap.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Faydasız şeyleri bırakmak hususunda:<br />&#8220;Ey  zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünya ve  ahirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak.  Kalbinden dünya düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyadan alınacak,  ahirete götürüleceksin. Dünyada rahat ve hoş bir hayat arama. Resul-i  ekrem; <b>&#8220;Hayat, ahiret hayatıdır&#8221;</b> buyurdu.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">İyi zan sahibi olmak hakkında:<br />&#8220;Müslümanlar  hakkında iyi zan sahibi ol. Onlar hakkında niyetini düzelt. Her türlü  hayır işi yapmaya koş. Bilmediğin hususlarda ahireti düşünen âlimlere  sor.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Dua hakkında:<br />&#8220;Allahü teâlâdan dünya ve ahiretin  hayırlarını iste. Sakın; &#8220;Ben istiyorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor,  ben de bundan sonra istemeyeceğim.&#8221; deme. Duaya devam et. Eğer istediğin  şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten  sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde  senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz  ve kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder. Eğer Allahü  teâlâ senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya  fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allahü  teâlâ sana razı ve memnun olacağın bir hal verir. Eğer, ezelde borçlu  olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen,  Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muamele etme halinden vaz geçirir.  Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama haline çevirir. Eğer  dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Ahiret işlerini önce yapmak hususunda:<br />&#8220;Ahireti  sermayen, dünyayı bu sermayenin kazancı yap. Zamanını, önce ahireti  elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca.  Sakın dünyanı sermaye, ahiretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle  yaparsan, dünyadan artan zamanını, ahiretin için sarf edersin. Bu zaman  zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın. Fakat çabucak kılayım diye,  rükünlerine riayet etmezsin. Sonra dünya işlerinden dolayı yorulur ve  bitkin düşersin. Geceleri kaza namazı kılmaya fırsat bulamazsın.  Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, heva  ve isteğine hatta şeytana tâbi olursun. Ahiretini dünyaya karşılık  satarsın. Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. Halbuki sen, nefsine  binmek, onu yalanlayıp tekzip etmek ve selamet yoluna sokmakla  emrolunmuşsun. Bunlar ahiret yolu, Rabbine taat yoludur. Sen, nefsinden  gelen istekleri kabul etmekle, kendine zulmettin. İpini onun eline  verdin. İsteklerinde, lezzetlerinde, hevasında ona uydun. Sonunda dünya  ve ahiretin hayırlısını kaçırdın. Dünya ve ahiretini zarara soktun.  Böyle olursa, Kıyamet günü din ve dünya bakımından insanların en müflisi  ve en zararlısı olursun. Nefsine uymakla, dünyadan fazla bir şeye  ulaşamadın. Eğer nefsini ahiret yoluna çekseydin, ahiretini esas ve  sermaye kabul etseydin, dünya ve ahiretini kazanırdın. Nefsin  kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyaya rağbet  etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allahü teâlâya itaat edersen,  Allahü teâlânın has kullarından olursun.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan nasihati kabul etmek hakkında:<br />&#8220;Kardeşinin  sana yaptığı nasihati kabul et. Ona muhalefet etme. Çünkü o, senin  kendinde göremediğin şeyleri görür. Bunun için Resul-i ekrem; <b>&#8220;Mümin, müminin aynasıdır&#8221;</b> buyurmuştur. Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasihatlerde samimidir.  Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler  arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri  anlatır.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Acele etmemek hususunda:<br />&#8220;Acele etme. Acele eden, ya  hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket  eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele  şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek. Allahü teâlâdandır.  Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi ol.  Kanaat bitmeyen bir hazinedir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Gaflet hakkında:<br />&#8220;Allahü  teâlâdan hakkıyla haya ediniz. Gaflette olmayınız. Zamanınız, zayi olup  gidiyor. Halbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız  şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binaları kurmakla meşgul  oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzurunda hesap vermek için  duracağınızı unutturuyor. Halbuki Allahü teâlâyı anmak, ariflerin  kalblerinde yerleşir. Onların kalblerini kuşatır. Onlara, Allahü teâlâyı  hatırlamaya mani olan her şeyi unutturur.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Allah için yapılmayan işler hakkında:<br />&#8220;Senin  dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor,  ya kalbinin hali nasıl? Cemaat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken,  yanında kimse yok iken nasılsın? Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz  kıldığın, oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf  Allahü teâlânın rızasını gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allahü  teâlâdan uzak olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah için yapmadığın  bütün işlerin, bütün sözlerin, adi ve bayağı niyetlerin için tevbe et.<br />İnsanlara  gösteriş için, onların rızalarını almak için amel yapıp, sonra da bunu  Allahü teâlânın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı,  azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt.  Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen, hüzün evinde ve dünya hapishanesindesin.  Resul-i ekrem daima tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az  gülerdi. Sadece başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm  buyururlardı.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Allahü teâlânın sevgisinde samimiyetin nasıl belli olduğu hususunda:<br />&#8220;Kulun  Allahü teâlâyı sevmesinde samimi olup olmadığı, başına bela ve musibet  geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musibet geldiğinde sabır ve sükun  halini muhafaza edebiliyorsa, o gerçekten Allahü teâlâyı seviyor  demektir. Musibet ve fakirlik zamanında sebat gösterebilmek bu sevgiye  delil ve alamet yapıldı. Birisi Peygamber efendimize; &#8220;Ben seni  seviyorum&#8221; deyince; <b>&#8220;Fakirlik için bir elbise hazırla&#8221;</b> buyurdu. Bir başkası gelip Peygamber efendimize; &#8220;Ben Allahü teâlâyı seviyorum&#8221; deyince; <b>&#8220;Bela için elbise hazırla&#8221;</b> buyurdu.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dair:<br />&#8220;Halinizden  şikayette bulunmayın. Sabredin, feryat etmeyin. Doğruluk üzere devam  edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz  istenmeyen hallerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Daima ümitli olun.  Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin.<br />Allahü  teâlâya, rızası için yapılan sabırlar ve tahammüller, asla karşılıksız  kalmaz. Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın  mükafatını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu  lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır. Allahü teâlâ  Kur&#8217;an-ı kerimde mealen; <b>&#8220;Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir&#8221;</b> buyuruyor (Bekara suresi: 153)</p>
<p style="text-align: justify;">Hayatı fırsat bilmeye dair:<br />&#8220;Hayatta  olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı  kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı  işler yapmayı ganimet biliniz. Tevbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkan  varken bunu fırsat biliniz. Tevbe ediniz. Dua etmeye imkanınız varken,  dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Kabir ziyaretine dair:<br />&#8220;Kabirleri ziyaret ediniz. Salih kimseleri de ziyaret ediniz. Hayırlı işler yapınız. Böyle yaparsanız, her şeyiniz düzelir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Günahlardan sakınmak hususunda:<br />&#8220;Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Peygamber efendimiz; <b>&#8220;Mümin  kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar.  Münafık ise, günahını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi  görür&#8221;</b> buyurdu.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Hasedin, Allahü teâlânın gazabına sebep olacağı hususunda:<br />Ey  mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka  şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin  imanını zayıflatır. Mevlanın yanında kıymetin kalmaz. Seni, Allahü  teâlânın gazabına uğratır. Peygamber efendimiz; <b>&#8220;Allahü teâlâ, </b>hasetçi kimse nimetimin düşmanıdır,<b> buyurdu&#8221; </b>diye bildirmiştir. Resul-i ekrem bir hadis-i şerifte; <b>&#8220;Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer&#8221;</b> buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset  ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin hususunda mı haset  ediyorsun? Eğer onu, Allahü teâlânın ona kısmet olarak verdiği şeyde  haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse,  Allahü teâlânın kendisi için takdir ve taksim ettiği nimetin içerisinde  bulunmaktadır. Sen onu, Allahü teâlânın bu ihsanından dolayı haset  etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık  ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline  geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok cahil olduğunu  gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki Allahü  teâlâ sana zulmetmez. Allahü teâlâ senin için takdir ettiğini, sana  nasip olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez.”</p>
<p style="text-align: justify;">Abdülkadir Geylani hazretlerinin yazmış olduğu pek çok kıymetli eserlerinden bazıları: <br /><b>1) Günyet-üt-Talibin<br />2) Fütuh-ul-Gayb<br />3) Feth-ur- Rabbani<br />4) Füyuzat-ı Rabbaniyye<br />5) Hizb-ül-Besair<br />6) Cila-ül-Hatır<br />7) El-Mevahib-ur-Rahmaniyye<br />8) Yevakit-ül- Hikem<br />9) Melfuzat-ı Geylani<br />10) Divanu Gavsi&#8217;l A&#8217;zam</b></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam-ı Muhammed Gazali</title>
		<link>https://islamdini.de/imam-i-muhammed-gazali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2011 10:04:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diğer büyük âlimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/imam-i-muhammed-gazali/</guid>

					<description><![CDATA[İslam âlimlerinin en büyüklerindendir. İsmi Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ahmed’dir. Künyesi Ebu Hâmid, lakabı Huccet-ül-İslam ve Zeyneddin’dir. Gazali nisbesiyle meşhurdur. Müctehiddi. İctihadı, Şafii mezhebine uygun oldu. İran’ın Tus şehrinin Gazal kasabasında 1058 (h.450) yılında doğdu. Babası fakir ve salih bir zattı. Âlimlerin sohbetlerinden hiç ayrılmazdı. Elinden geldiği kadar,…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/imam-i-muhammed-gazali/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İslam âlimlerinin en büyüklerindendir. İsmi Muhammed bin Muhammed bin  Muhammed bin Ahmed’dir. Künyesi Ebu Hâmid, lakabı Huccet-ül-İslam ve  Zeyneddin’dir. Gazali nisbesiyle meşhurdur. Müctehiddi. İctihadı, Şafii  mezhebine uygun oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">İran’ın Tus şehrinin Gazal kasabasında  1058 (h.450) yılında doğdu. Babası fakir ve salih bir zattı. Âlimlerin  sohbetlerinden hiç ayrılmazdı. Elinden geldiği kadar, onlara yardım ve  iyilik eder ve hizmetlerinde bulunurdu. Âlimlerin nasihatini dinleyince  ağlar ve Allahü teâlâdan kendisine âlim olacak bir evlat vermesini  yalvararak isterdi. Babası yün eğirip, Tus şehrinde bir dükkanda  satardı. Vefatının yaklaştığını anlayınca, oğlu Muhammed Gazali’yi ve  diğer oğlu Ahmed’i hayır sahibi ve zamanın salihlerinden bir arkadaşına,  bir miktar mal vererek vasiyet etti ve ona dedi ki: <br />“Ben kendim,  âlim bir kimse olamadım. Bu yolla kemale gelemedim. Maksadım, benim  kaçırdığım kemal mertebelerinin, bu oğullarımda hasıl olması için yardım  etmenizdir. Bıraktığım bütün para ve erzakı, onların tahsiline sarf  edersin!”</p>
<p style="text-align: justify;">Arkadaşı vasiyeti aynen yerine getirdi. Babasının  bıraktığı para ve mal bitinceye kadar, onların yetişme ve olgunlaşmaları  için çalıştı. Sonra onlara; “Babanızın, sizin için bıraktığı parayı  tahsil ve terbiyenize harcadım. Ben fakirim param yoktur. Size yardım  edemeyeceğim. Sizin için en iyi çareyi, diğer ilim talebeleri gibi  medreseye devam etmenizde görüyorum” dedi. Bunun üzerine iki kardeş  medreseye gittiler ve yüksek âlimlerden olmak saadetine kavuştular.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı  Gazali, çocukluğunda fıkıhtan bir miktarını kendi memleketinde okudu.  Sonra Cürcan’a gitti. İmam Ebu Nasr İsmaili’den bir müddet ders aldı.  Sonra Tus’a döndü. Cürcan’dan Tus’a dönerken başından geçen bir hadiseyi  şöyle anlatır: <br />“Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımda olan  her şeyimi alıp gittiler. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne  olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin. Reisleri; “Onlar  nedir? Nasıl şeylerdir?” diye sorunca; “Onları öğrenmek için memleketimi  terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kağıtlardır”  dedim. Eşkıyaların reisi güldü; “Sen o şeyi bildiğini nasıl iddia  ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun” dedi ve onları  bana geri verdi. Sonra düşündüm, Allahü teâlâ, yol kesiciyi beni ikaz  için o şekilde söyletti, dedim. Tus’a gelince üç yıl bütün gayretimle  çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle  gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa, hepsini alsa, bana zararı  dokunmazdı.”</p>
<p style="text-align: justify;">Memleketinde geçirdiği bu üç seneden sonra,  tahsiline devam etmek için o zamanın büyük bir ilim ve kültür merkezi  olan Nişabur’a gitti. Zamanın büyük âlimlerinden olan İmam-ül-Harameyn  Ebu’l-Meâli el-Cüveyni’nin talebesi oldu. Üstün zekasını ve  çalışkanlığını gören hocası ona yakın alaka gösterdi. Burada usul-i  hadis, usul-i fıkıh, kelam, mantık, hukuk ve münazara ilimlerini  öğrendi. Ebu Hâmid er-Rezekani, Ebu’l- Hüseyin el-Mervezi, Ebu Nasr  el-İsmaili, Ebu Sehl el-Mervezi, Ebu Yusuf en-Nessâc gibi devrin büyük  âlimleri belli başlı hocalarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nişabur’da tahsilini  tamamlayınca, büyük bir ilim ve edebiyat hâmisi olan Selçuklu veziri  üstün devlet adamı Nizamülmülk’ün daveti üzerine Bağdat’a gitti.  Nizamülmülk’ün topladığı ilim meclisinde bulunan zamanın âlimleri,  imam-ı Gazali hazretlerinin ilminin derinliğine ve meseleleri izah  etmekteki üstün kabiliyetine hayran kaldıklarını itiraf ettiler. O zaman  ortaya çıkan sapık fırkaların mensupları, onun yüksek ilmi ve en zor,  en ince mevzuları en açık bir şekilde anlatması, hitabet ve izah etme  kabiliyetinin yüksekliği, zekasının parlaklığı karşısında perişan  oluyorlar ve tutunamıyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sırada otuz dört yaşında  bulunan imam-ı Gazali hazretlerinin İslamiyet’e yaptığı büyük hizmetleri  gören Selçuklu veziri Nizamülmülk, şimdiki tabirle, onu Nizamiye  Üniversitesi rektörlüğüne tayin etti. Bu üniversitenin başına geçen  imam-ı Gazali hazretleri, üç yüz seçkin talebeye lüzumlu olan bütün  ilimleri öğretti. Yetiştirdiği talebelerin had ve hesabı yoktu. Ebu  Mansur Muhammed, Muhammed bin Esad et-Tusi, Ebu’l-Hasan el-Belensi, Ebu  Abdullah Cümert el-Hüseyni talebelerinin meşhurlarındandır. Bir taraftan  da kıymetli kitaplar yazan imam-ı Gazali hazretleri, ilim ehli, devlet  adamları ve halk tarafından büyük bir muhabbet ve hürmet gördü. Şöhreti  gün geçtikçe arttı. Nizamiye Üniversitesinde bulunduğu yıllarda,  Kitabü’l-Basit fil-Füru, Kitab-ül-Vesit, El-Veciz, Meahiz-ül-Hilâf adlı  kitaplarını yazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca İsmailiyye adındaki sapık fırkanın  görüşlerini çürütmek için Kitabu Fedâihil-Bâtınıyye ve  Fedâil-il-Müstehzariyye adlı eserini yazdı. Yine bu sırada Rumcayı  öğrenerek felsefecilerin sapıklığını ortaya koymak için eski Yunan ve  Latin filozoflarının kitaplarının aslı üstünde üç sene titizlikle  incelemeler yaptı. Bu incelemeleri esnasında ve neticesinde  felsefecilerin maksatlarını açıklayan Mekâsid-ül Felâsife kitabı ile  felsefecilerin görüşlerini reddeden Tehâfüt-ül-Felâsife kitabını yazdı.  Avrupalı filozoflar, o asırda dünyanın tepsi gibi düz olduğunu iddia  ederek, ilimlerini ve felsefelerini böyle yanlış bilgiler üstüne  kurarken, imam-ı Gazali hazretleri dünyanın yuvarlak olduğunu,  karaciğerde kanın zehir ve mikroplardan temizlenip tazelendiğini, safra  ve lenfle zararlı madde eriyiklerinin burada kandan ayrıldığını bu işte  dalağın, böbreklerin ve safra kesesinin rollerini, kanın madde  miktarlarındaki oranın değişmesi ile sıhhatin bozulacağını, bugünkü  fizyoloji kitaplarında yazdığı gibi, delillerle ispat etti. Ayrıca diğer  fen ilimlerinde de Avrupalıların bilmedikleri doğru bilgilere  kitaplarında yazıp yer verdi.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı Gazali hazretleri, felsefecilerle ilgili bu çalışmalarını El-Munkızu Aniddalâl kitabında şöyle anlatmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;">“İşte  şimdi filozofların ilimlerinin hikayesini dinle: Onları birkaç sınıf,  ilimlerini de birkaç kısım hâlinde gördüm. Onlara, çokluklarına ve  eskileri ile yenileri arasında doğruya yakınlık ve uzaklık farkına  rağmen, küfür ve ilhâd damgasını vurmak lazımdır. Filozoflar  fırkalarının çokluğuna ve çeşitliliğine rağmen, Dehriyyun, Tabiiyyun ve  İlahiyyun olmak üzere üç kısma ayrılırlar. Dehriyyun sınıfı eski  filozoflardan bir zümredir. Yaratıcının varlığını inkâr ederler, bunlar  zındıktır. Tabiiyyun; bunlar da ahiretin mevcudiyetini kabul etmediler.  Cenneti Cehennemi, kıyameti ve hesabı inkâr ettiler. Bunlar da  zındıktır. Üçüncü sınıf olan İlahiyyun, daha sonra gelen filozoflardır.  Bunlar ilk iki sınıfı red etmişlerse de kendilerini bid’at ve küfürden  kurtaramamışlardır.” Üçüncü kısımdan olan bu filozoflar, kendilerinden  önce gelenlerin yanlışlarını açık seçik göstermek ve bir yaratıcının  olduğunu söylemekle beraber Peygamberlere inanmadıkları için küfürde  kalmışlardır. Çünkü küfürden kurtulmak için Peygamberlere ve onların  bildirdiklerine inanmak da şarttır.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı Gazali hazretlerinin  felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve itikadlarına, felsefe karıştıran  sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını işiten bir  takım kimseler, onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile  tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemek olabilir. Felsefeciler aklı  rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler ise aklı kullanmakla beraber, akla  da rehber olarak Peygamberleri ve onların bildirdiği imanı almışlardır.  Göz için ışık ne ise, akıl için iman odur. Işık olmayınca göz göremediği  gibi iman olmayınca akıl da doğru yolda yürüyemez. İmam-ı Gazali  hazretleri, filozof değil müctehiddir. Zaten İslamiyet’te felsefe ve  filozof olmaz. İslam âlimi olur. İslam dininde felsefenin üstünde İslam  ilimleri, filozofun üstünde de İslam âlimleri vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı  Gazali hazretleri, bu çalışmalarından sonra, yerine kardeşi Ahmed  Gazali’yi vekil bırakarak Nizamiye Üniversitesindeki görevine ara verdi  ve Bağdat’tan ayrıldı. Çeşitli ilmi çalışmalar ve seyahatler yaptı.  Şam’da kaldığı iki yıl içinde en kıymetli eseri <b>İhyâu-Ulumiddin</b>’i  yazdı. Daha sonra Kudüs’e gitti. Burada Bâtıni denilen sapık fırkaya  karşı Mufassıl’ul-Hilâf, Cevâb-ul-Mesâil ve Allahü teâlânın Esmâ-i Hüsnâ  denilen isimlerini anlatan El- Maksad ül-Esmâ adlı eserini yazdı.  Kudüs’te bir müddet kaldıktan sonra hacca gitti. Haccını müteakiben  Bağdat’a döndü. Nizamiye Üniversitesinde, Şam’da yazdığı İhyâ’sını  kalabalık bir talebe kitlesine ders olarak okuttu. Bu seferki tedris  hayatı uzun sürmedi. Doğduğu yer olan Tus’a gitti. Burada yine  Bâtınilere karşı Ed-Dercülmerkum kitabı ile El-Kıstâs-ul-Müstakim,  Faysal-ut-Tefrika, Kimyâ-ı Seâdet, Nasihât ül-Müluk ve Et-  Tibr-ul-Mesbuk adlı kıymetli eserlerini yazdı. On sene kadar süren bu  hizmetlerinden sonra Selçuklu veziri Fahr-ül-Mülk’ün ricası üzerine bir  müddet daha Nizamiye Üniversitesinde ders verdi. Tasavvufu anlatan  Mişkât-ül-Envâr adlı eserini de bu sırada yazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı Gazali  hazretlerinin tasavvufta mürşidi, Silsile-i aliyyenin büyüklerinden olan  Ebu Ali Farmedi hazretleridir. Onun huzurunda kemale geldi. Zahir  ilimlerinde eşsiz âlim olduğu gibi, tasavvuf ilimlerinde (evliyalık  ilimlerinde) de mürşid (yol gösterici) oldu. Her iki ilimde,  Peygamberimizin vârisi oldu. Kısa bir müddet daha Nizamiye  Üniversitesinde ders verdikten sonra doğduğu yer olan Tus’a döndü. Elli  beş sene gibi kısa bir ömür süren imam-ı Gazali hazretleri, ömrünün son  yıllarını Tus’ta geçirdi. Burada evinin yakınına bir medrese ve bir de  tekke yaptırdı. Günleri insanları irşâd etmekle geçti. Elli yaşını  aştığı bu sıralarda El-Munkızu Aniddalâl, fıkhın kaynaklarına (Usul-i  fıkha) dâir El-Mustesfâ ve selef-i salihine (Ehli Sünnet itikadına) tâbi  olmayı anlatan İlcâmü’l-Avâm an İlm-il-Kelam adlı eserlerini yazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı  Gazali hazretlerinin yaşadığı devirde İslam âleminde siyasi ve fikri  bakımdan büyük bir kargaşalık hüküm sürüyordu. Bağdat’ta Abbasi  halifelerinin hakimiyeti zayıflamaya yüz tutmuştu. Bunun yanında Büyük  Selçuklu Devletinin sınırları genişliyor ve nüfuzu artıyordu. İmam-ı  Gazali hazretleri, bu devletin büyük hükümdarları Tuğrul Beyin,  Alparslan’ın ve Melik Şahın devirlerini yaşadı. Melik Şahın kıymetli  veziri Nizamülmülk, hem savaş meydanlarında zaferler kazanıyor, hem de o  zamanın parlak ilim ocakları olan İslam üniversitelerini açıyordu.  İmam-ı Gazali hazretleri 23 yaşındayken doğuda Hasan Sabbah ve adamları,  sapık yollardan olan İsmailiyye fırkasını yaymaya çalışıyorlardı.  Mısır’da Şii Fatımi Hanedanı çökmeye başlamış, Avrupa’da ise Endülüs  İslam Devleti gerilemeye yüz tutmuştu. Mukaddes toprakları  Müslümanlardan almak için ilk Haçlı seferleri de imam-ı Gazali  hazretleri zamanında başlamıştı. Bunlardan birincisi olan Haçlı seferine  katılan Haçlılar, Anadolu Selçuklu Hükümdarı Birinci Kılıç Arslan’ın  üstün gayret ve kahramanlıklarına rağmen 600 binden 40-50 bine düşmek  pahasına da olsa, Anadolu’yu geçmiş, Torosları aşmış, Antakya’yı ve bir  yıl sonra da Kudüs’ü ele geçirmişlerdi (1096).</p>
<p style="text-align: justify;">İslam âlemindeki  bu siyasi karışıklıkların yanında bir de fikir ve düşünce ayrılıkları  vardı. Bütün bunlar; Müslümanların birliğini doğrudan doğruya askeri  kuvvetle ve ilim yoluyla yıkamayan iç ve dış düşmanların, halk arasında  bozuk ve sapık fikirleri yayabilmeleri için çok uygun bir zemin teşkil  ediyordu. Müslümanlar arasında itikad birliği sarsılmış, düşünce ve  fikirlerde ayrılıklar meydana gelmişti. Bir taraftan eski Yunan  felsefesini anlatan kitapları okuyarak yazılanları İslam inançlarına  karıştıranlar, diğer taraftan Kur’an-ı kerimin âyetlerinin manasını  değiştirerek ve kendi bozuk düşüncelerini katarak açıklamaya kalkışan  Bâtıniler ve Mutezile ile diğer fırkalar İslam itikadını bozmaya  çalışıyorlardı. Bunlara karşı Ehl-i sünnetin müdafaasını üstlenmiş olan  İslam âlimlerinin başında akli ve nakli ilimlerde zamanın en büyük  âlimi, müctehid ve asrın müceddidi olan imam-ı Gazali hazretleri  geliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">O, bir taraftan kıymetli talebeler yetiştirdi, bir  taraftan da sapık fırkaların bozuk inançlarını çürütmek ve Müslümanların  bunlara aldanmamaları için okuyacakları kıymetli kitaplar yazdı. Üç yüz  binden fazla hadis-i şerifi ravileriyle ezbere bilen ve Hüccetül-İslam  adıyla meşhur olan imam-ı Gazali hazretleri, İslamın yirmi temel ilmi  ile bunların yardımcıları olan müsbet ilimlerde de söz sahibiydi. Hadis  ve Usul-i Hadis ilimlerinde ilim deryası olan bu büyük âlimin  kitaplarında mevdu hadis var diyerek, imam-ı Gazali hazretlerinde  eksiklik aramak, ilmin hakikatini, İslam âliminin derecesini  bilmemektir. Zamanında yaşayan ve sonra gelen âlimler onun kitaplarını  senet kabul etmişler ve neticede imam-ı Gazali hazretlerinin kitaplarını  ancak mezhepleri kabul etmeyenlerin, dinde reform yapmak için  uğraşanların beğenmediklerini bildirmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı Gazali  hazretleri 1111 (h.505) yılının Cemâzilevvel ayının 14. Pazartesi günü  büyük kısmını zikir ve tâat ve Kur’an-ı kerim okumakla geçirdiği gecenin  sabah namazı vaktinde abdest tazeleyip namazını kıldı, sonra  yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu:  “Ey benim Rabbim, Mâlikim! Emrin başım gözüm üzere olsun” dedi. Odasına  girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine  oradakilerden üç kişi içeri girince, imam-ı Gazali hazretlerinin  kefenini giyip, yüzünü kıbleye dönüp, ruhunu teslim ettiğini gördüler.  Başı ucunda şu beytler yazılıydı:</p>
<p style="text-align: justify;">Beni ölü gören ve ağlayan dostlarıma, <br />Şöyle söyle, üzülen o din kardeşlerime:<br />“Sanmayınız ki, sakın ben ölmüşüm gerçekten,<br />Vallahi siz de kaçın buna ölüm demekten.” <br />&#8230;&#8230;. <br />Ben bir serçeyim ve bu beden benim kafesim.<br />Ben uçtum o kafesten, rehin kaldı bedenim. <br />&#8230;&#8230;. <br />Bana rahmet okuyun, rahmet olunasınız.<br />Biz gittik. Biliniz ki, sırada siz varsınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Son sözüm olsun, “Aleyküm selam” dostlar.<br />Allah selamet versin, diyecek başka ne var?</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı  Gazali hazretleri, kendisini mezarın içine Şeyh Ebu Bekr en-Nessâc  koysun, diye vasiyet etmişti. Şeyh bu vasiyeti yerine getirip mezardan  çıktığında hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler “Size  ne oldu?.. Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim?..” dediler. Cevap  vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemin vererek tekrar ısrarla  sorulunca, mecbur kalarak şunları anlattı: <br />“İmamın nâşını mezara  koyduğum zaman, Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm.  Hafiften bir ses bana şöyle seslendi. «Muhammed Gazali’nin elini,  Seyyidü’l Mürselin Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemin eline  koy» Ben denileni yaptım. İşte mezardan çıktığımda benzimin sararmış,  solmuş olmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.”</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı  Gazali hazretleri asrının müceddidi olup, din bilgilerinden unutulmuş  olanlarını meydana çıkarmış, açıklamış ve herkese öğretmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı  Gazali hazretleri, zamanındaki devlet adamlarının ikram ve  iltifatlarına kavuşmuştu. Onlara zaman zaman nasihat ederek ve mektup  yazarak hakkı tavsiye etmiş, Müslümanların huzur ve refahı için dua  etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlardan Selçuklu Sultanı Sencer’e nasihat için aşağıdaki mektubu yazmıştır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Allahü  teâlâ İslam beldesinde muvaffak eylesin, nasibdâr kılsın. Ahirette ona,  yanında yeryüzü padişahlığının hiç kalacağı mülk-i azim ve ahiret  sultanlığı ihsan etsin. Dünya padişahlığı, nihayet bütün dünyaya hakim  olmaktan ibarettir. İnsanın ömrü ise, en çok yüz sene kadardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Cenab-ı  Hakkın, ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün  yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yeryüzünün bütün beldeleri, vilayetleri,  o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne  kıymeti olur? Ebedi sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne  kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip mağrur olsun? Yükseklikleri ara,  Allahü teâlânın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu  ebedi padişahlığa (saadete) kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de,  senin için kolaydır. Çünkü Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem  buyurdu ki: “<b>Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibadetten efdaldir.” </b>Madem  ki Allahü teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir  günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha iyi fırsat olamaz!  Zamanımızda ise iş o hâle gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle  iş yapmak, altmış yıl ibadetten efdal olacak dereceye varmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyanın  kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: «Dünya  kırılmaz altın bir testi, ahiret de kırılan toprak bir testi olsa,  akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır,  ebedi olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünya, geçici ve kırılacak  toprak bir testi gibidir.» Ahiret ise hiç kırılmayan ebediyyen bâki  kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyaya sarılan  kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misali iyi düşününüz ve daima göz  önünde tutunuz&#8230;”</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı Gazali hazretlerinin buyurduğu güzel sözlerden bazıları:</p>
<p style="text-align: justify;">Allahü  teâlânın verdiği nimeti, Onun sevdiği yerde harcamak şükür; sevmediği  yerde kullanmak ise küfran-ı nimettir (nimeti inkâr etmektir).</p>
<p style="text-align: justify;">Belaya  şükretmek lazımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka bela yoktur ki,  içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allahü teâlâ, senin  iyiliğini senden iyi bilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mesul olacaksan söyle. Yoksa sus!</p>
<p style="text-align: justify;">Sabır insana mahsustur. Hayvanlarda sabır yoktur. Meleklerin ise sabra ihtiyacı yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Allahü  teâlânın, her yaptığımızı her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız.  İnsanlar birbirinin dışını görür. Allahü teâlâ ise, hem dışını, hem  içini görür. Bunu bilen bir kimsenin işleri ve düşünceleri edepli olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Aklı  olan kimse nefsine demelidir ki: Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Başka  bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes  hiçbir şeyle tekrar ele geçmez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. O  halde bu günü elden kaçırmamak bunu saadete kavuşmak için kullanmamaktan  daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi bütün âzâlarını haramdan  koru.</p>
<p style="text-align: justify;">Ey nefsim, sonra tevbe ederim ve iyi şeyler yaparım,  diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tevbe  etmeyi bugün tevbe etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Eserleri: <br /></b>İmam-ı  Gazali hazretleri, ömrü boyunca gece gündüz devamlı yazmış büyük bir  İslam âlimidir. O kadar çok kitap yazdı ki, ömrüne bölününce, bir güne  on sekiz sayfa düşmektedir. Eserlerinin sayısının 1000’e ulaştığı,  Mevduât-ul-Ulum kitabında bildirilmektedir. Bunlardan 400’ünün isimleri  Şeyh Ebu İshak Şirâzi’nin Hazâin kitabında yazılıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Eserleri  üstünde Avrupalılar geniş ve uzun süren incelemeler yapmışlardır.  Bunlardan P. Bouyges adlı müsteşrik Essaie de Chronologie des Oeuvres de  al-Ghazâli adlı eserinde İmam-ı Gazali’nin 404 kitabının ismini  vermiştir. Meşhur müsteşrik Brockelmann da Geschichte Der Arabischen  Litteratur adlı eserinde, eserlerinden 75 tanesinin listesini vermiştir.  1959’da dört Alman ordinaryüs profesörü, imam-ı Gazali hazretlerinin  kitaplarını okuyarak, İslam dinine aşık olmuşlar ve hazret-i İmam’ın  kitaplarını Almancaya çevirerek sonunda Müslüman olmuşlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı  Gazali hazretlerinin vefatından sonra İslam dünyasının maruz kaldığı  Moğol felaketi esnasında yakıp yıkılan binlerce kütüphane içinde Gazali  hazretlerinin sayısız eseri de yok edilmiştir. Bu sebepten bugüne kadar  eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapılamamış, ilim dünyası bu  husustaki eksikliğini tamamlayamamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Eserlerinden bazıları şunlardır: <br />İhyâu-Ulumiddin, <br />Kimyâ-ı Seâdet, <br />Cevahir-ül-Kur’ân, <br />Kavâid-ül-Akâid, <br />Kitab-ül-İktisâd fil İtikad, <br />İlcâm-ül-Avâm an İlm il-Kelam, <br />Mizân-ül-Amel, <br />Dürret-ül-Fahire, <br />Eyyüh-el-Veled, <br />Kıstâs ül-Müstekim, <br />Tehâfet-ül-Felâsife, <br />Mekâsıd-ül-Felâsife, <br />El-Munkızu Aniddalâl, <br />El-Fetâvâ, Hülâsât-üt-Tasnif fit-Tesavvuf. <br /></b>(İlcâm-ül-Avâm,  Eyyüh-el-Veled, El-Munkızu Aniddalâl, Durret-ül-Fahire ve Kimyâ-ı  Seâdet kitapları Hakikat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.)</p>
<p style="text-align: justify;">İmam-ı  Gazali hazretlerinin en kıymetli eseri İhyâ’sıdır. Osmanlı âlimlerinden  Saffet Efendi Tasavvufun Zaferi isimli eserinde, İmam-ı Gazali’nin  İhyâu Ulumiddin kitabı öyle kıymetli bir eserdir ki, Kur’an-ı kerimin ve  Peygamber efendimizin hadislerinin manalarını Müslümanlara anlatmak ve  Allahü teâlânın kullarına, doğru yolu göstermek, huzur ve saadete  kavuşturan İslam ahlakını öğretmek için, din âlimleri olarak elimizde  bundan başka hiçbir kitap bulunmasaydı, yalnız bu kitap kifayet ederdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid  Abdülhakim Arvasi hazretleri de, “İmam-ı Gazali’nin İhyâ kitabı, bütün  âlimlerce doğru ve yüksektir. Bir gayrı müslim, severek yapraklarını  çevirirse, müslüman olmakla şereflenir” buyuruyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Hazret-i Musa ile konuşması<br /></b>Peygamber efendimiz Miracda iken Musa aleyhisselam ile görüşür. Hazret-i Musa, <b>&#8220;Ümmetimin âlimleri İsrail oğullarına gelen peygamberler gibidir&#8221; </b>buyuruyorsunuz. Bir âlim nasıl olur da peygamber gibi olur diyor. Peygamber efendimiz, bir âlim çağırır. <br />Hazret-i Musa gelen âlime sorar: <br /><b>&#8211; Senin adın ne?<br /></b>&#8211; Muhammed bin Muhammed bin Muhammed Gazali</p>
<p style="text-align: justify;">Hazret-i Musa sorar: <br /><b>&#8211;  Ben sana adın ne dedim, sen tâ dedelerinin adını bile söyledin? Böyle  söylemek uygun mu? Sadece sorulana cevap vermek gerekmez miydi?</b> <br />&#8211; Efendim Allahü teâlâ, <b>(Ya Musa elindeki ne)</b> diye sorduğunda siz, Asa demekle kalmadınız. (Bu elimdekini yere  vurunca su çıkar, bununla düşmanların oyunlarını bozarım, gerektiğinde  bu ejderha olur, sihirbazların sihirlerini yok ederim, yürürken  dayanırım. Bu Asanın bana çok faydaları vardır) demiştiniz. Öyle değil  mi?<br /><b>&#8211; Evet öyle demiştim.<br /></b>&#8211; Maksadınız Allahü teâlâ ile daha fazla konuşmak değil miydi?<br /><b>&#8211; Evet.<br /></b>&#8211; Ben de sizin gibi ulülazm büyük bir peygamberi bulmuşken konuşmayı uzatmak için dedelerimin de ismini söyledim.</p>
<p style="text-align: justify;">Hazret-i Musa, Peygamber efendimiz aleyhisselama der ki:<br /><b>&#8211; Şimdi anlaşıldı, gerçekten de senin ümmetinin âlimleri Beni İsrailin peygamberleri gibi imiş.</b> (Ruhulbeyan c.2, s. 568)</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seyyid Sıbgatullah-i Hizani</title>
		<link>https://islamdini.de/seyyid-sibgatullah-i-hizani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2011 09:56:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diğer büyük âlimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/seyyid-sibgatullah-i-hizani/</guid>

					<description><![CDATA[Seyyid Sıbgatullah-i Hizani hazretleri, Osmanlı âlim ve velilerinden olup, Seyyid Taha-i Hakkari hazretlerinin talebelerindendir. 1870 yılında vefat etti. Kabri, Hizan&#8217;ın Gayda köyündedir. Küçük yaştan itibaren ilim tahsiline başladı. Babası Seyyid Lütfullah Efendi onun yetişmesi için hususi gayret sarf etti. Çok zeki olan Seyyid Sıbgatullah, kısa zamanda kelâm, tefsir, hadis, fıkıh…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/seyyid-sibgatullah-i-hizani/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Seyyid Sıbgatullah-i Hizani hazretleri, Osmanlı âlim ve velilerinden  olup, Seyyid Taha-i Hakkari hazretlerinin talebelerindendir. 1870  yılında vefat etti. Kabri, Hizan&#8217;ın Gayda köyündedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Küçük  yaştan itibaren ilim tahsiline başladı. Babası Seyyid Lütfullah Efendi  onun yetişmesi için hususi gayret sarf etti. Çok zeki olan Seyyid  Sıbgatullah, kısa zamanda kelâm, tefsir, hadis, fıkıh gibi zahiri  ilimleri tahsil etti. Zamanının fen bilgilerinde de mütehassıs oldu.  Bid’atten uzak olup, Peygamber efendimizin sünnetine uygun bir hayat  yaşamaya çalıştı. Tasavvufa karşı büyük alaka duydu. Birçok âlim ve veli  zatın ilim meclislerinde ve sohbetinde bulundu. Van&#8217;a giderek Seyyid  Muhyiddin Efendinin hizmetine girdi. Seyyid Sıbgatullah, hocasının  verdiği vazifeleri yapmak için canla başla çalıştı. Ağır riyazetler ve  mücahedeler çekti. Yani nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini  yaparak nefsini terbiye etti. Uzun yıllar hocasının hizmet ve  sohbetiyle şereflendi. Nihayet bir gün hocası ona; &#8220;Vefat etmiş  velilerden istifade edecek, faydalanacak makama geldin&#8221; buyurdu. Seyyid  Muhyiddin vefat edince, Şeyh Halid-i Cezri&#8217;ye gitti. Bu mübarek zatın  vefatına kadar sohbetleriyle şereflendi. Sonra Seyyid Taha&#8217;nın, Molla  Murad Hurusi&#8217;yle gönderdiği; &#8220;Kendi yuvana dön!&#8221; haberiyle, Taha-i  Hakkari&#8217;nin şerefli hizmetine koşup, hakiki ve esas yuvaya kavuştu. Onun  paha biçilmez sohbetlerini, çölde susuz kalmış kimseler gibi ruhuna  hayat verici buldu. Seyyid Taha hazretleri, Resulullah efendimizden  mürşidleri vasıtası ile gelen feyz ve bereketleri onun kalbine akıttı.  Kalb gözü açılıp yüksek makamlara kavuştu. Mürşidi Seyyid Taha  hazretleri vefat edince, onun yerine geçen Seyyid Salih hazretlerinin  sohbetine devam etti. Seyyid Taha&#8217;nın huzurunda kemal ve ikmal  mertebelerine ulaşan Seyyid Sıbgatullah, Hizan ve Gayda&#8217;da halkı irşad  eyledi ve insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlattı. Sohbetinde  bulunup bir teveccühüne mazhar olanın kalbinde, Allahü teâlânın  muhabbeti yerleşirdi. Dinin emirlerine son derece uyar, yasaklarından  sakınırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Buyururdu ki:<br />&#8220;Talebe, tavus gibi olmalıdır. Güzel  kanatlarına, renk renk tüylerine değil, siyah bacaklarına bakmalıdır.  Nefsini son derece kusurlu görmedikçe istikamet ele geçmez. Bu şekilde  görmemek büyük günahtır. Muhabbet, ihlaslı amel ve gayret talebeliğin  şartıdır. Bunlardan birinin eksik olması manevi felaket alametidir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Evliyanın hallerini anlatmak ve dinlemek hususunda buyurdu ki:<br />&#8220;Evliyanın menkıbelerini dinlemek, muhabbeti artırır, Eshab-ı kiramın menkıbeleri imanı kuvvetlendirir, günahları mahveder.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid  Taha hazretleri kendisine yazdığı mektupta; &#8220;Talebenin hocasına ihlas  ve muhabbeti tam, tâbiliği dürüst olup, hâl sahibi olmasa zararı yoktur.  Bu üçünden birinde noksanlık olup, hâl var ise Allah korusun  istidractır. Şekavet alametidir&#8221; diye yazdı. Bu mektuptaki mana o kadar  büyüktür ki, bir sene sohbete bu sözlerle başlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Vefat etmeden önce buyurdu ki:<br />&#8220;Maksat,  İslamiyet&#8217;in bildirdiği yönde istikamet üzere olmaktır. Bid’atten ve  İslamiyet&#8217;e aykırı olarak yapılan amellerden feyz alınmaz. Tasavvuf,  İslamiyet’e uymak demektir. İslamiyet’e uymadan vilayete, yani veliliğe  kavuşulur diyen sapıktır, zındıktır. Namazlardan hemen sonra istiğfar  ediniz. İslamiyet’in bildirdiği hususlara uymayan ve sünneti terk eden  mürşid, yol gösterici olamaz.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seyyid Abdülhakim-i Arvasi</title>
		<link>https://islamdini.de/seyyid-abdulhakim-i-arvasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2011 09:48:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Silsile-i aliyye büyükleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/seyyid-abdulhakim-i-arvasi/</guid>

					<description><![CDATA[Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim ve ruh bilgilerinin mütehassısı büyük velidir. Silsile-i aliyyenin otuz dördüncüsüdür. Babası Seyyid Mustafa Efendidir. 1865 yılında Van&#8217;ın Başkale kazasında doğdu. 1943‘de Ankara&#8217;da vefat etti. Kabirleri Ankara’nın Bağlum nahiyesindedir. Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/seyyid-abdulhakim-i-arvasi/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin  fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim ve ruh bilgilerinin mütehassısı  büyük velidir. Silsile-i aliyyenin otuz dördüncüsüdür. Babası Seyyid  Mustafa Efendidir. 1865 yılında Van&#8217;ın Başkale kazasında doğdu. 1943‘de  Ankara&#8217;da vefat etti. Kabirleri Ankara’nın Bağlum nahiyesindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Babası  Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının âlim ve fadılları  idiler. İmam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan olup, seyyid oldukları  Irak&#8217;taki şer&#8217;i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvasi ailesi, altı yüz  seneden beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık meziyetlerinde numune  olmakla tanınmış ve halk arasındaki ayrılıkları gidermekte, milli  birliği sağlamakta büyük vazifeler üstlenmiş ve bunları devam  ettiregelmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">İlk tahsilini babasının huzurunda gördü.  Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri Nehri&#8217;de gördüğü bir rüya üzerine  tahsiline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyayı şöyle anlatmaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;">Nehri  isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan  ayını ailemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk  mektep kitaplarını tahsil ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci  Salı gecesi, rüyada Allah&#8217;ın Resulünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde  risalet makamında oturmuşlardı. Onun heybet ve celali karşısında dehşete  düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma  yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top  sakallı, aydınlık alınlı bir zat&#8230; Bu zat sağ kulağıma işitilmeyecek  kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir sual sordu:  &#8220;Hayz zamanında bir kadının, camiye girmesi uygun değilken, iki kapılı  bir caminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer&#8217;an serbest  midir?&#8221; Allah Resulünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suali tekrar  sormaması için gayet yavaşça ve alçak bir sesle; &#8220;Dinin sahibi hazırdır,  buradadır&#8221; diye cevap verdim. Maksadım, onun huzurunda kimsenin din  meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resulullah efendimiz, ses  işitilemeyecek bir mesafede bulunmalarına rağmen cevabımı duydular.  Durmadan; <b>&#8220;Cevap veriniz!&#8221; </b>diye üst üste iki defa emir buyurdular.</p>
<p style="text-align: justify;">Ertesi  gün, öğle namazı vaktinde pederimin camiye geliş yolları üzerinde  durdum. Kendilerine bir şeyi arz edeceğimi hissederek yanıma geldiler.  Rüyamı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; &#8220;Seni  müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur  buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış&#8221; diyerek rüyamı  tabir etti. Babama; &#8220;Kâinatın efendisi huzurunda, bunca din meselesi  dururken bana hayz bahsinden sual açılmasının ve cevabının tarafımdan  verilmesi hakkındaki Resulullahın emrinin hikmeti nedir?&#8221; diye sordum şu  cevabı verdi:<br />&#8220;Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için, böyle  bir sual, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine  işarettir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu rüyadan sonra, on sene müddetle, Cuma gecelerinden  başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum.  Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık icâbı uykuyu kitap üzerinde  geçirdim. İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle  çalıştım.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, öğrendiği fıkıh,  tefsir gibi ilimlerin yanında kendisini mânevi yoldan yetiştirecek bir  rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i  Hakkâri&#8217;nin halifesi Seyyid Fehim-i Arvasi, rüyasında Allahü teâlânın  Resulünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; <b>&#8220;Abdülhakim&#8217;in terbiyesini sana ısmarladım&#8221;</b> buyurmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">Nihayet  Seyyid Abdülhakim Arvasi, 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehim-i Arvasi  hazretlerinin huzuruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tevbe ve  istihare oldu. İstiharede şöyle bir rüya gördü: <br />Seyyid Tâhâ  hazretleri, camide, talebesi Seyyid Fehim&#8217;e şu emri veriyordu:  &#8220;Abdülhakimi al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi  elinle tamamen yıka! Sonra ikimize de imam olsun!.. Seyyid Fehim  hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini  onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccadeye  bırakıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu rüya onun talebeliğe kabul edildiğine dair gayet  açıktı. Tabire muhtaç kısmı sadece cevâzımât-ı hams tabiri idi. Cevâzım  cezm&#8217;in çoğulu olup kat&#8217;i, kesin demektir. Hams yani beş adedi ise  âlem-i emrin, latifenin tasfiyesine işaret olduğu açıktı. Rüyanın başka  tabire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilahi lütuf ve sonsuz bir  ihsandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Abdülhakim Arvasi, gördüğü bu rüyanın tesiri ile  büyük bir aşkla ilim tahsil edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim  hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüksek  tahsilini zamanın en büyük âlim ve evliyası Seyyid Fehim Arvasi  hazretlerinin huzurunda tamamladı. 1300 hicri sene başında ilm-i sarf,  nahv, mantık, münazara, vad&#8217;, beyan, meani, bedi&#8217;, belagat, kelâm,  usul-i fıkıh, tefsir, tasavvuf, ulum-i hikemiyye yani hikmet-i tabi’iyye  (fizik, biyoloji), hikmet-i ilahiyye, riyaziyye (yani matematik,  geometri), hey’et (astronomi) gibi zahir ilimlerde icazet (diploma);  tasavvufun Nakşibendiyye, Kadiriyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye ve  Çeştiyye yollarından hilafet aldı. Başkale&#8217;de otuz yıl kadar tedris ve  irşad ile meşgul oldu. Yani ders okuttu ve insanlara Allahü teâlânın  emir ve yasaklarını anlattı.</p>
<p style="text-align: justify;">1914 (H. 1332)te Birinci Dünya Harbi  çıkıp Ruslar Doğu Anadolu&#8217;yu işgal edince, Başkale&#8217;den hicret edip,  Irak&#8217;a, oradan Adana, Eskişehir ve 1919 (H. 1337)da İstanbul&#8217;a geldi.  Eyüp Sultan&#8217;da önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsuyu Tepesindeki  Mürteza Efendi Dergahına yerleşti ve Kaşgari Hanekahı meşihatına tayin  olundu. İslam halifelerinin ve Osmanlı Sultanlarının sonuncusu olan  Sultan Vahideddin tarafından Medrese-i mütehassısin denilen İlahiyat  Fakültesinde tasavvuf müderrisi yani ordinaryüs profesörü olarak 8  Zilkade 1919 (H. 1337) tarihli ferman ile tayin edildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Anadolu&#8217;da  çarpışan Kuvay-ı Milliyenin galip gelmesi için para, mal ve dua ile  yardım edilmesi, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti  teşvik ederek çok kimseyi Anadolu&#8217;ya gönderdi. Çok yardım yapılmasına  sebep oldu. Uzun zaman irşad, vaaz ve tedris ile meşgul olup hayatının  sonuna doğru İzmir&#8217;e gönderildi. Zor şartlar altında İzmir&#8217;de kaldığı  sırada ihtiyarlığın da verdiği takatsizlikle hastalandı. Ankara&#8217;ya  getirildi. Ankara&#8217;ya geldikten birkaç gün sonra 27 Kasım 1943 (H. 1362)  tarihinde sıkıntılarla dolu dünyadan ahirete intikal etti. Ankara&#8217;nın  kuzeyinde bulunan Bağlum nahiyesinde defnolundu. Kabri ziyaret  edilmekte, huzurunda yapılan dualar kabul olunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid  Abdülhakim Arvasi vücutça gayet mutedil ve kusursuzdu. Buğday tenliydi.  Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilal gibi olup, kabarık ince ve  ölçülüydü. Nur bakışlı gözleri iriceydi. Burnu ahenkli ve normalden  büyükçeydi. Yüzü zayıfça olup sakalı sıktı. Bedeni iri yapılı olup,  insana mutlak surette hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Her  hâli ve hareketi ile İslamiyet’e uyardı. Çok mütevazı olup; &#8220;Ben&#8221;  dediği işitilmemişti. Çok heybetli ve temkin sahibiydi. Çok misafir  severdi. Yardım yapmaktan hoşlanırdı. Ziyaretlere gider, davetlere  icabet ederdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Abdülhakim Arvasi din bilgilerinde ve  tasavvufun ince marifetlerinde derin bir derya idi. Üniversite  mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri  sormaya gelir; sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevabını  alır; sormaya lüzum kalmadan o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi.  Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerametlerini görürdü. Çok  mütevazı, pek alçak gönüllüydü. Eyüp Sultan, Fatih, Bayezid, Bakırköy,  Kadıköy, Beyoğlu&#8217;nda Ağa Cami-i şerifleri kürsilerinde senelerce ilim  neşretmiştir. Sultan Selim Cami-i şerifi yanındaki Süleymaniyye  Medresesinde, tasavvuf müderrisi (profesörü) iken  Er-Riyad-üt-Tasavvufiyye kitabını yazmıştır. Tasavvuf hakkında risale  büyüklüğünde müteaddid mektupları vardır. Mevlid okunmasının ve tesbih  kullanmanın başlangıç ve meşruiyeti hakkında bir risale, Rabıta-i Şerife  Risalesi, Sahâbe-i Kirâm ve Ecdad-ı Peygamberi risaleleri, İslam  Hukuku, Keşkul ve Sefer-i Ahiret isimli eserleri, Arabi, Farisi ve  Türkçe şiirleri pek kıymetlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yetiştirdiği seçkin din  adamlarının en selahiyyetlisi; çeşitli din ve fen kitaplarının yazarı,  eczacı, kimyager ve emekli öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık  beyefendidir. 1929&#8217;dan 1943 senesine kadar o büyük zattan ders almış,  Arabi ve Farisi tercümeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmıştır.  Türkçe, Arabi, Farisi, Almanca, Fransızca ve İngilizcenin yanında, başka  dillerde de çeşitli din kitapları neşretmiştir. Bütün ilim ve feyzini,  Abdülhakim Arvasi&#8217;den aldığını eserlerinde belirtmektedir.<br /><b><br />25 yıl önceki rüyadaki şahıs<br /></b>Seyyid  Abdülhakim Efendi, 1897 yılında hac vazifesi ile Hicaz&#8217;a geldiğinde  önce Medine&#8217;ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etti.  Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zat vardı. Onunla beraber  bir gece, mübarek Ravza&#8217;da akşam namazından sonra, yüzünü saadet  şebekesine döndürmüş, son derece edep ve hürmet içerisinde beklerken,  sağ tarafında oturan Hacı <br />Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça:<br />&#8220;Refikam,  şu anda özür sahibidir. Peygamber Mescidini ziyarete gelemez.  Bâb-üs-Selâm&#8217;dan girerek Peygamber huzurunda bir selam verip, Bâb-ı  Cibril&#8217;den çıkmasına şer&#8217;an müsaade var mıdır?&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid  Abdülhakim hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyanın hatırına gelmesi ile  korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25  yıl önce rüyasında gördüğü şahıs da bu şahıstı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yavaşça:<br />&#8220;Bu  sualin cevabına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!&#8221; buyurdu.  Ancak rüyada olduğu gibi Resulullah efendimizin huzurunda bulunduğundan  cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme&#8217;den dışarı çıktıktan  sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyayı tafsilatı ile  anlattı.<br /><b><br />Sultanın dua ve yardım istemesi<br /></b>Sultan  Vahideddin Han kendilerini çok sever, takdir ederdi ve dualarını  isterdi. Nitekim Abdülhakim Efendi hazretleri şöyle anlattı:<br />Memleketin  işgal altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi.  Beşiktaş&#8217;ta Sinanpaşa Câmiinde vaaz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran  bir saray arabasından, kibar bir bey inip; &#8220;El melikü yakraükesselâm ve  yed&#8217;uke iletta&#8217;âm&#8221; yani &#8220;Sultan sana selam ediyor ve seni iftara  çağırıyor&#8221; dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul&#8217;un seçilmiş vaizleri,  imamları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın  selamı var. Hepinizden rica ediyor. Anadolu&#8217;da kâfirlerle çarpışan  kuvây-ı milliyenin galip gelmesi için dua etmenizi ve Anadolu&#8217;daki  mücahidlere para ve dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara  katılmaları için milleti teşvik etmenizi rica ediyor, dedi. Bu emir  üzerine çok kimseyi Anadolu&#8217;ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebep  oldum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir defasında da Sultan Vahideddin Han, Ramazân-ı şerif  ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyaret edecekti. Seyyid  Abdülhakim Efendi&#8217;yi de davet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve  din adamları da oradaydı. Bu vakanın devamını hizmetlerini gören Şakir  Efendi şöyle nakletmektedir:<br />Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu  odanın kapısına gelince, Abdülhakim Efendi nerededir? diye sordu.  Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini  tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim  ismim Abdülhakim der demez, sultan sizi bekliyor diyerek, hemen yol  açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yan yana biri dünya, biri ahiret  sultanı olarak, Sultanü&#8217;l-enbiya Peygamber efendimizin seâdetli  hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Beraberce ziyaret ettiler.  Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki  mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi&#8217;yi bekliyordum. Geldiler  ve ziyaretlerini anlattılar. (Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki  tane verdi. Birisi senindir) buyurup birini bana verdiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Abdülhakim  Arvasi hazretleri siyasete hiç karışmamış, siyasi fırkalara  bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin  kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında:<br />&#8220;Hükümet, tekkeleri  değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan  kapatmışlardı&#8221; demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umumi manada tekke  ve dergah tipine ait teşhislerin en güzelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Abdülhakim  Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması,  gülmesi, ağlaması hep İslamiyet’e ve Resulullah efendimizin hâline  uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor  zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu  otuz senedir kaylule yaparken veya yatarken bir defa olsun sırt üstü  veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine  yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli  istikamet üzere idi. &#8220;İstikamet yani Allahü teâlânın beğendiği doğru  yol üzere olmak kerametin üstündedir&#8221; sözünü sık sık tekrar ederdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Çok mütevazı, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. İslam âlimlerinin adı geçtiği zaman:<br />&#8220;Bizler  o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gaib olsak aranmayız.&#8221; Ve,  &#8220;Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için  okuruz&#8221; buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Abdülhakim Arvasi hazretlerinin kıymetli sözlerinden bazıları:<br />&#8220;Her  peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin hepsinden,  her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselam ise her zamanda her  memlekette, yani dünya yaratıldığı günden kıyamet kopuncaya kadar,  gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç  kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu olamayacak bir şey  değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle  yaratmıştır. Hiçbir insanın Onu methedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın  Onu tenkit edecek iktidarı yoktur.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Hak teâlânın hakimliğini  tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman,  birbirinizi ne kadar sevecek, birbirinize ne kadar bağlı kardeşler  olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden Allah’ın merhameti neler  yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakk&#8217;a imanın hasıl ettiği  kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın merhamet ve ihsanıdır.  Gördüğünüz her musibet ve felaket de; hep kızgınlığın, nefretin ve  düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise hakkı tanımamanın, zulüm ve  haksızlık etmenin cezasıdır.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Evliyanın sözünde rabbani tesir vardır.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İnsanı  kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakk&#8217;a karşı şirk ve  müşrikliktir. İlim ve fen ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış  olan fesat karanlığı hep şirkin, imansızlığın, vahdetsizliğin ve  sevişmezliğin neticesidir. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip  sevilmedikçe, ızdırap ve felaketten kurtulamaz. Hakk&#8217;ı tanımadıkça,  Hakk&#8217;ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hakim bilip, Ona kulluk etmedikçe,  insanlar, birbiri ile sevişemez. Hak&#8217;dan ve Hak yolundan başka her ne  düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Müslümanların  öğrenmesi lazım olan bilgilere Ulum-i İslamiyye (Müslümanlık Bilgileri)  denir. İslam dininin emrettiği bu bilgileri Resulullah aleyhisselam  ikiye ayırmıştır. Biri, &#8220;ulum-i nakliyye&#8221;, yani din bilgileri; diğeri  &#8220;ulum-i akliyye&#8221; yani fen bilgileridir, buyurmuştur. Din bilgileri,  dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlar  da ikiye ayrılır: &#8220;Ulum-i aliyye&#8221; yani yüksek din bilgileri ve &#8220;ulum-i  ibtidaiyye&#8221; yani alet ilimleri. İslam ilimlerinin ikinci kısmı olan akıl  bilgilerinin yani tecrübi ilimlerin iyi öğrenilmesi, ince ve derin din  bilgilerinin kolay ve açık anlaşılmasına yardım eder. Riyazi fizik  öğrenmek, din bilgilerini kuvvetlendirir. Astronomi, aritmetik ve  geometri, dine yardımcı bilgilerdir. Tecrübi fizikteki (tecrübe ve isbat  edilenlere esasen uymayan) birkaç yanlış teori ve hipotezden başka  hepsi dine uymakta, imanı kuvvetlendirmektedir. İlahi fizik (metafizik)  bilgilerinden, çürük, bozuk olanları dine uymaz. Bu ilimler öğrenilince,  din bilgilerinin akli ilimlere uyan ve akli bilgilerle çözülmeyen  yerleri ve sebepleri meydana çıkar ve akla uygun sanılmayan, aklın  erişemediği meselelerin inkâr edilemeyeceği anlaşılır.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kur&#8217;an-ı  kerimden ve Resul aleyhisselamın hadis-i şeriflerinden sonra en  kıymetli kitap, İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat kitabıdır. Hanefi  mezhebinde en mükemmel ve en kıymetli fıkıh kitabı, İbni Abidin&#8217;in  Dürrül-Muhtar haşiyesidir. Şafii’de Tuhfet-ül-Muhtac kitabıdır.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İslam  dini, Allahü teâlânın, Cebrail ismindeki melek vasıtası ile, sevgili  Peygamberi Muhammed aleyhisselama gönderdiği, insanların, dünyada ve  ahirette rahat ve mesut olmalarını sağlayan, usul ve kaidelerdir. Bütün  üstünlükler, faydalı şeyler, İslamiyet’in içindedir. Eski dinlerin  görünür görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet, kendinde toplamıştır.  Bütün saadetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan,  akılların kabul edeceği esaslardan ve ahlaktan ibarettir. Yaradılışında  kusursuz olanlar onu reddetmez ve nefret etmez, İslamiyet’in içinde  hiçbir zarar yoktur. İslamiyet’in dışında hiçbir menfaat yoktur ve  olamaz.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Son zamanlarda, tekkeler cahillerin eline düştü.  Dinden, imandan haberi olmayanlara şeyh denildi. Din düşmanları da, bu  şeyhlerin sözlerini, oyunlarını ele alarak dine hurafeler karışmıştır,  dedi. Halbuki bozuk tarikatçıların sözlerini, işlerini din sanmak,  bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmak, çok yanlıştır. Dini  bilmemek, anlamamaktır. Dinde söz sahibi olmak için, Ehl-i sünnet  âlimlerini tanımak, o büyüklerin kitaplarını okuyup, iyi anlayabilmek ve  bildiğini yapmak lazımdır. Böyle bir âlim bulunmazsa, din düşmanları,  meydanı boş bulup, din adamı şekline girer. Vaazları ile, kitapları ile,  gençlerin imanını çalarak millet ve memleketi felakete götürürler.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Temiz  ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle,  İslam’ın vakarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyiminizle de saygı  ve ilgi toplayınız.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Çeşitli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedenlerinizi rahat ve hoş tutunuz.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Allahü  teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş  yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri,  fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi  elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela  buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır.  İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde  meydana gelmektedir. Allahü teâlâ sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak  için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, âdetini bozarak  sebepsiz şeyler yaratıyor.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tek vakit namazımı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih ederim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">“En büyük edep, ilahi hududu muhafazadır, gözetmektir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Allahü teâlâ bir kuluna iman vermişse ona daha ne vermemiştir. İman vermemişse ona daha ne vermiştir!”</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bizim  meclisimizde bulunanlar, sükut içinde otursalar ve sükuttan başka bir  şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını  keşfederler, bir bir çıkarırlar.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">“Kur&#8217;an-ı kerim şifadır. Fakat şifa, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifa gelmez.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Gerçek  keramet, kerametin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velinin  irade ve ihtiyarı ile değildir. İlahi hikmet öyle gerektiriyor  demektir.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Ahmaklık, hatada ısrar etmektir.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Din bilgileri, dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Allahü  teâlâ dilediğini yapar. İster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi  azap veya lütfeder. Güzel ve doğru Onun dilediğidir.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Allahü teâlâ bize rahmetiyle muamele etsin. Adaletiyle muamele ederse yanarız.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Riya olmasın diye cemaatten kaçanlar ayrı bir riya içindedirler.”</p>
<p style="text-align: justify;">“İlim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, iman eksikliğidir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Talebelerinden bazıları o ilim deryası büyük veliden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Talebelerinden Hâfız Hüseyin Efendi anlatır: <br />Tahsilimi  İstanbul&#8217;da yaptım. Arabi ve Farisi&#8217;yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz  sahibiydim. Bir gün beni Abdülhakim Arvasi hazretlerine götürdüler.  Maksadım orada da söz sahibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye  oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan haya edip,  yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu.  Yakınında yere oturmaktan da haya edip biraz geri çekildim. Biraz daha  biraz daha derken nihayet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise  kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda  oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakimi görünce ancak  talebe olacağımı anladım ve talebelerime:<br />&#8220;Seyyid Abdülhakim Efendiyi  görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan  başka işim kalmadı&#8221; dedim. O büyük zata talebe olmakla şereflendim.</p>
<p style="text-align: justify;">Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını Şakir Efendi anlatır: <br />Bir  sabah dergahın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her  zamanki gibi beni imam yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa  camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi  apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında  çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve dua bitince, sofaya  geçtik. Gördük ki semaverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü  bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin  ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: &#8220;Hayret! Arkanızda  büyük bir cemaat vardı. Şimdi dağılmış.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Talebelerinden İlyas Efendi anlatır: <br />Bir  gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; &#8220;Bir odalı evim var.  İkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini  kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?&#8221;  dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakim Efendi&#8217;ye  gidip danışmaktı. İkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular.  &#8220;Müşteri geliyor mu?&#8221; dediler. &#8220;Geliyor&#8221; dedim. Fakat sormak için  gittiğim kadını unutmuştum. &#8220;Sipariş veren oluyor mu?&#8221; dediler. &#8220;Bugün  yok&#8221; dedim. &#8220;Kadın müşterileriniz oluyor mu?&#8221; buyurdular. Gene  hatırlamadım. Bunun üzerine; &#8220;Bugün gelen kadının işini gör!&#8221;  buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün Bayezid  Camiinde vaaz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı halde; &#8220;Sizden  biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin  kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim,  şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın&#8221; buyurdu.  Vaazı dinleyen Akhisarlı bir zat içinden şimdi bunun da ne ilgisi var  diye geçirdi. Vaazdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına  çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise  kenardan düşecek halde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen  Abdülhakim Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk  düşmekten kurtuldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Necib Fazıl Kısakürek anlatır: <br />Sene  1941&#8230; Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da  üstüne bastığım gibi, İkinci Dünya Harbine girmemizin bir an meselesi  olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzurlarında savunuyorum. Lütfen  dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmud  Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zat&#8230; Harbe sürüklenmek  mecburiyetimizi riyazi bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum.  Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: &#8220;Harbe girilmez. Yalnız  Birinci Cihan Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesika usulü  çıkmasa.&#8221; Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık,  vesika usulü milleti kavurdu. Mahmud Bey, bana bu kerameti sık sık  tekrar eder ve; &#8220;Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; &#8220;Harbe  girilmez&#8221; ve kimse vesika usulünü beklemezken &#8220;O olacak&#8221; buyurmaları  büyük keramet&#8221; derdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Faruk Bey anlatır: <br />Bundan yıllarca  evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan  aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir  hastaneye yetiştirdik. Ayıldı. Fakat akli melekelerini kaybetmiş  haldeydi. İstanbul&#8217;a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl  doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir  Rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifası yok hükmünü bastı.  Büluğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakim Efendinin kollarına  teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu  nazarlarından ayırmadılar. Sadece; &#8220;Mahzunum, mahzunum!&#8221; diye içlenerek  işi, Allahü teâlâya havale ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman  sahip olmadığı maddi ve manevi bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini  bitirdi. Uzun yıllar DSİ&#8217;de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu.  Abdülhakim Efendi, biraderzadeleri olan Faruk Işık Efendiyi çok severdi.  Birisini methetmek isteseydi; &#8220;Faruk hariç hepimizden iyidir&#8221; derdi.  Kabri, Abdülhakim Arvasi&#8217;nin ayak ucundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bayezid Camiinde;  Erzincan zelzele felaketinden bir hafta kadar önce: &#8220;Allahü teâlâ,  zinanın aşikâr olduğu yerlere zelzele ile ceza verir. Erzincan gibi&#8221;  buyurmuşlar. Kimse o esnada bu manayı anlayamamış, ama bir hafta sonra,  duyanlar bu büyük bir kerametti, anlayamadık demişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Talebelerinden Tahir Efendi anlatır: <br />Abdülhakim  Efendi hazretleri buyurdular ki: &#8220;Evliyanın huzuruna dolu giden boş,  boş giden dolu döner.&#8221; Bir gün bana; &#8220;Tahir Efendi, evinde kitap  kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver&#8221; buyurdular. Eve  gittim. Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye,  birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakim Efendiyi gördüm.  &#8220;Tahir, kitapları evden çıkardın mı?&#8221; buyurdular. Kalktım. Abdest aldım.  İki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakim  Efendi geldi. &#8220;Hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun?&#8221; buyurup, celâllendi.  Korktum. Hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım.  Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için,  kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize  vermek için bu yolu seçmişlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne zaman Abdülhakim Efendi  hazretlerine gitsem, Ziya Bey yanında otururdu. Ziya Beye bir kitap  verir, okuturlar ve izah ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziya  Beye kitap okutup, kendileri izah ediyordu. İçimden, benim Arabi ve  Farisim Ziya Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç  okutmazlar diye geçti. O gece rüyada Abdülhakim Efendinin huzurunda  idim. Gene Ziya Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziya Beyi  sarıklı, âlim kıyafetinde gördüm. Abdülhakim Efendi, Ziya Beyi bana  gösterip; &#8220;Biz, boşuna emek vermeyiz&#8221; buyurdular. Uyanınca o düşünceme  çok pişman oldum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün Abdülhakim Efendiye gidiyordum. Yolda,  kendi kendime, Abdülhakim Efendiye arz edeyim, evliyalıkta yükselmek  büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar  teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye  düşünüyordum. Vardım. Bahçede yalnız oturuyorlardı. Selam verip ellerini  öptüm. Yüzüme bakıp; &#8220;Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?&#8221; buyurdu. &#8220;Manolya&#8221;  dedim. &#8220;Şu nedir?&#8221; buyurdu. &#8220;Gül&#8221; dedim. &#8220;Ya Tahir, bunların suyu bir,  havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Mesela şu çimene ne  yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?&#8221;  buyurdu. &#8220;Hayır efendim&#8221; dedim. &#8220;Demek ki, farklılık istidatlarından  kabiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya  gibi olmaz!&#8221; buyurup tekrar bana baktılar. &#8220;Kusurumu bağışlayın efendim&#8221;  dedim.</p>
<p style="text-align: justify;">Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır: <br />Abdülhakim  Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek  öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar  teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefatından otuz sene sonra, ellerimde  yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su  vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yani onların gösterdiği  şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım.</p>
<p style="text-align: justify;">Halid Turhan Bey anlatır: <br />Bir  gün ziyaretlerine gitmiştim. Kütüphanelerinden bir kitap çekip, bir  yerini açıp bana verdiler ve; &#8220;Buyurun, okuyun!&#8221; buyurdular. Arapça idi.  Okumaya çalıştım. Yanlış okuyunca düzeltirlerdi. Bir daha okuttular ve  gene yanlışlarımı düzelttiler. Sonra; &#8220;Türkçeye çevirin!&#8221; buyurdular.  Takıldığım çok ibareler oldu. Yardım ettiler, hatta kendileri tercüme  ettiler. Bir daha okutup, bir daha tercüme ettirdiler. İyice anlamıştım.  Vefatlarından yirmi sene kadar sonra, kütüphane müdürlüğü için,  Ankara&#8217;da imtihana girdim. İmtihanda elime bir Arapça kitap verdiler ve  bir yerini açıp, okuyun dediler. Bir de ne göreyim, Abdülhakim Efendinin  verdiği kitap ve açtıkları sayfa değil mi? Okudum, tercüme ettim.  İmtihanı kazandım. Kütüphane müdürü oldum. Ama imtihandan çıkınca,  Efendinin bu büyük ve açık kerametini görünce hüngür hüngür ağladım.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seyyid Fehim-i Arvasi</title>
		<link>https://islamdini.de/seyyid-fehim-i-arvasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2011 09:47:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Silsile-i aliyye büyükleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/seyyid-fehim-i-arvasi/</guid>

					<description><![CDATA[Seyyid Fehim-i Arvasi hazretleri, Doğu Anadolu&#8217;da yetişen büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin otuzüçüncüsüdür. Osmanlı Devletinin son devirlerinde yaşamıştır. Seyyiddir. &#8220;Hazret-i Şeyh&#8221; ve &#8220;Allâme&#8221; lakapları vardır. &#8220;Arvasi&#8221; denmekle meşhur olmuştur. Babası, Seyyid Abdülhamid Arvasi&#8217;dir. 1825 yılında Van&#8217;ın Bahçesaray (Müküs) ilçesine bağlı Arvas (Doğanyayla) köyünde doğdu. 1895’de aynı köyde vefat etti. Kabri oradadır…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/seyyid-fehim-i-arvasi/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim-i Arvasi hazretleri, Doğu Anadolu&#8217;da yetişen büyük velilerdendir.  Silsile-i aliyyenin otuzüçüncüsüdür. Osmanlı Devletinin son devirlerinde  yaşamıştır. Seyyiddir. &#8220;Hazret-i Şeyh&#8221; ve &#8220;Allâme&#8221; lakapları vardır. &#8220;Arvasi&#8221;  denmekle meşhur olmuştur. Babası, Seyyid Abdülhamid Arvasi&#8217;dir. 1825 yılında  Van&#8217;ın Bahçesaray (Müküs) ilçesine bağlı Arvas (Doğanyayla) köyünde doğdu.  1895’de aynı köyde vefat etti. Kabri oradadır ve sevenleri tarafından ziyaret  edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Temiz ve asil ailesi Anadolu&#8217;nun doğu vilayetlerinin ilim,  irfan ve güzel ahlak vasıflarının timsali (sembolü) idi. Zamanlarının âlimi,  fazilet örneği olan dedeleri Kâdiri ve Çeşti yollarına mensup idiler. Babası,  Arvas&#8217;ın tekke, zâviye ve medresesinin sevk ve idaresini yürütürdü. Seyyid  Fehim, küçük yaşta babası Seyyid Abdülhamid Efendiyi kaybetti. Annesi Seyyide  Emine Hanım, zahide, takva ve vera sahibi saliha bir hanım idi. Pek çok kadın  hizmetçileri olduğu halde ilim talebesinin elbisesini kendisi eliyle yıkar ve  yardım ederdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Küçük yaştan itibaren ilim öğrenmeye başlayan Seyyid  Fehim, kısa zamanda Kur&#8217;an-ı kerimi hatm ve hıfzetti. Sonra dedelerinin kurduğu  ve öteden beri ilim yayan büyük âlimler yetiştiren Arvas Medresesi ile  Müküs&#8217;teki Mir Hasan Veli Medresesinde temel dini bilgileri ve Arabi âlet  ilimlerini okudu. Kısa bir müddet ilim tahsiline ara verdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonra  Cizre&#8217;ye gidip Mevlana Hâlid-i Bağdâdi hazretlerinin halifelerinden Şeyh Hâlid-i  Cezeri&#8217;nin ders halkasına dahil oldu. Kısa zamanda emsallerini geçip ilimde  ilerledi. Dini ilimleri ve zamanın fen bilgilerini öğrendi.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim,  Cezire&#8217;de ilim tahsili ile meşgul olduğu sırada, amcaoğlu Seyyid Sıbgatullah  Efendi de Cezire&#8217;ye gelip, Mevlana Hâlid-i Bağdâdi hazretlerinin talebelerinden  Şeyh Salih Sibki hazretlerinden ilim öğrendi. Cezire dönüşünde Van&#8217;a uğradı.  Van&#8217;da bulunduğu günlerde büyük veli Seyyid Taha-yı Hakkâri hazretleri de  Nehri&#8217;den Van&#8217;a gelmişti. Seyyid Taha hazretlerinin en seçkin eshabından olan  amcası Seyyid Muhammed Efendi, Seyyid Sıbgatullah Efendiye, Seyyid Taha-yı  Hakkâri hazretlerine talebe olmasını tavsiye etti. Seyyid Taha&#8217;ya talebe olan  Seyyid Sıbgatullah, onun hizmetinde ve sohbetinde bulunarak, tasavvuf yolunda  ilerledi. Kısa zamanda olgunlaşarak insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını  anlatmak hususunda icazet, diploma ve hilafet aldı. Van valisi ve halkı Van&#8217;da  kalmasını ısrarla istediler. Fakat o; &#8220;Nehri&#8217;ye gidiyorum. Seyyid Taha  hazretleri uygun görürlerse burada kalırım&#8221; buyurdu. Van&#8217;da kalmak istediğini  Seyyid Taha hazretlerine arz edince, buyurdu ki: &#8220;Yok Molla Sıbgatullah! Van  halkı dun-himmettir (eksik, kısa himmetlidir). Van&#8217;ın fethi benim ve senin  elinde olmaz. Mükâşefe âleminden malumata göre sizin sülalenizden, yani Arvasi  hanedanından, ilim ve irfanı ile tanınmış, Allah bilir ama onun [Seyyid Fehimi  kasdediyor] vasıtasıyla, Van&#8217;ın irşadı geçici olarak mümkündür&#8221; buyurdu. Seyyid  Sıbgatullah Arvasi hazretleri; &#8220;O zat amcamın oğludur. Cezire&#8217;de ilim tahsili  ile meşgul, ilim ve irfanla meşhurdur&#8221; dedi. Seyyid Taha; &#8220;Bir başka gelişinde o  zatı muhakkak bana getir&#8221; diye emir buyurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Sıbgatullah, hocasını  ikinci defa ziyarete gelişinde, genç yaştaki Seyyid Fehim Arvasi&#8217;yi de Nehri&#8217;ye  getirdi. Seyyid Taha hazretlerinin huzuruna gidip sohbetiyle şereflendiler.  Kalma zamanı bitip ayrılacakları sırada, Seyyid Sıbgatullah ve yanındakiler  Seyyid Taha hazretlerinin elini öpüp izin aldıktan sonra, sıra Seyyid Fehime  gelince, Seyyid Sıbgatullah geride kaldığını görüp, Seyyid Taha hazretlerinden  onun için de izin istedi. Fakat Seyyid Taha hazretleri, Seyyid Fehim&#8217;in  kalmasını münasip gördü ve; &#8220;O burada kalsın&#8221; buyurdu. Seyyid Taha&#8217;nın  hizmetinde kalan Seyyid Fehim, kısa sürede kemale geldi. Seyyid Taha hazretleri  onun hakkında; &#8220;Başkalarının altı ayda aldığı mesafeyi, Seyyid Fehim yirmi dört  saatte aldı&#8221; buyurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Taha hazretleri bir gün Câmi-i Şerifin  duvarına dayanarak Seyyid Fehim hazretlerine işaret ederek yanına çağırdı. O da  yanına gelince; &#8220;Çok zekisin, ilme istekli ve kabiliyetlisin. Muhakkak Mutavvel  kitabını okumalısın&#8221; buyurdu. Seyyid Fehim hazretleri; &#8220;Kitabım yok. Bizim  taraflarda Mutavvel okunmaz&#8221; diye arz edince, kendi kitabını hediye etti. Muş&#8217;un  Bulanık kazasının Âbiri köyünde Molla Resul Sibki ismindeki büyük âlime gidip  okumasını tavsiye buyurdu. Huzurundan ayrılırken; &#8220;Sen zeki ve tetkik edici bir  ilim tâlibisin. Suallerine hocalar tatmin edici cevap veremezler ve rahatsız  olurlar. Derslerin takibi esnasında bir zorlukla karşılaşırsan, onları rahatsız  etme. Elini göğsüne koy ve beni hatırla. İnşâallah derhal müşkilini hallederim&#8221;  buyurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Hocasının elini öpüp duasını alan Seyyid Fehim Arvasi, Mutavvel  okumak üzere zamanın Doğu Anadolu&#8217;daki en büyük âlimlerinden olan Molla Resul  Sibki&#8217;nin huzuruna vardı. Molla Resul; &#8220;Ben Arvas ailesinden birisine ders  okutmak arzusundaydım. Çünkü, Arvas&#8217;ta Molla Resul Zeki&#8217;den okudum. O aileden  gelen bu zatta zeka eseri göremiyorum. Hayret o ailenin fertleri çok zeki  olurlardı&#8221; dedi. Seyyid Fehim Arvasi, Molla Resul&#8217;den ders almaya başladı. Fakat  Seyyid Taha hazretlerinin tavsiyesine uyarak ders esnasında sual sormamaya  dikkat ediyordu. Hatta Molla Resul, Seyyid Fehim&#8217;in talebelerinden Molla  Hâlid&#8217;e; &#8220;Senin hocan sual sormuyor. Zekasız mıdır, yoksa utanıyor mu?&#8221; diye  sordu. Molla Hâlid de; &#8220;Evet ben başlangıçtan beri bu zatın yanında okuyordum.  Bir zaman hocalarına çok sual sorar, hocalar ona cevap vermekten aciz  kalırlardı. Fakat Nehri&#8217;den döndükten sonra ne hikmetse sual sormayı terk etti.  İlim öğrenmedeki kabiliyetine gelince: &#8220;Kusura bakmayın, bendeniz onun sizden  yüksek olduğunu tahmin ederim&#8221; diye arz etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir gün Molla Resul&#8217;den  Mutavvel&#8217;i okurken hocasına; &#8220;Burayı anlayamadım&#8221; dedi. Molla Resul tekrar  anlattı. Fakat Seyyid Fehim-i Arvasi yine anlayamadığını söyledi. Molla Resul  cümleyi birkaç defa okuduktan sonra; &#8220;Bugün yoruldum, yarın anlatırım&#8221; dedi.  Ertesi gün okudu fakat yine açıklayamadı. O gece Molla Resul de, Seyyid Fehim de  düşündüler. Üçüncü gün aynı yere gelince, Molla Resul oradaki inceliği yine  açıklayamadı. O sırada Seyyid Fehim hocası Seyyid Taha hazretlerinin; &#8220;Ders  okurken anlayamadığın yer olursa, beni hatırla&#8221; sözünü hatırladı. Molla Resul  dersi mütâlaa etmekle meşgulken, Seyyid Fehim gözlerini kapayıp, mürşidi Seyyid  Taha hazretlerini gözünün önüne getirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Taha elinde bir kitap  ile göründü. Kitabı Seyyid Fehim&#8217;in önüne açtı. Mutavvel&#8217;in o sayfasıydı. O  satırları açık olarak okudu. Seyyid Fehim merakla dikkat ediyordu. O cümlenin  arasında bir atıf vavı (ve harfi) fazla okudu. Seyyid Taha hazretleri  kaybolunca, Seyyid Fehim gözlerini açtı. Molla Resul&#8217;ün o satırları okuyup  düşünmekte olduğunu gördü. Molla Resul&#8217;den izin isteyip, hocasından duyduğu gibi  bir (ve) ekleyerek okudu. Molla Resul bunu işitince; &#8220;Mana şimdi anlaşıldı&#8221;  dedi. İkisi de iyice anlamıştı. Molla Resul; &#8220;Bu satırları yirmi senedir okudum,  anlattım. Fakat hep anlamadan anlatırdım. Şimdi iyi anladım. Söyle bakalım bunu  doğru okumak senin işin değil. Ben senelerce bunu anlayamadım. Sen nasıl  anladın? Bu (ve)yi okudun, mana düzeldi&#8221; dedi. Seyyid Fehim, mürşidi Seyyid Taha  hazretlerini hatırlayıp yardım istediğini söyledi. Mürşidinden nasıl öğrendiğini  anlattı. Molla Resul; &#8220;İmandan sonra küfür yoktur&#8221; diyerek kitabı kapattı.  Seyyid Fehim ile birlikte Nehri&#8217;nin yolunu tuttular. Onlar yolda iken Seyyid  Taha hazretleri; &#8220;Seyyid Fehim güzel bir hediye ile geliyor&#8221; buyurdu. Kısa bir  müddet sonra Seyyid Fehim&#8217;le birlikte gelen Molla Resul de Seyyid Taha  hazretlerinin sohbetine kavuşup, talebelerinden oldu. Onun huzurunda manevi  olgunluğa erişip, zahiri ilimlerde olduğu gibi, tasavvuf ilminde de yetişti.  Seyyid Taha hazretleri Molla Resul&#8217;e hilafet vererek insanlara İslamiyetin emir  ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Hocası ve mürşidi Seyyid Taha  hazretlerinin huzuruna tekrar dönen Seyyid Fehim, onun hizmet ve sohbetlerinde  bulundu. Seyyid Taha hazretlerine olan muhabbet ve bağlılığı sebebiyle onun  yattığı odanın dış tarafında pencereye yüzünü döner ve sabahlara kadar ayakta  durup, onun güneş gibi nur saçan feyizlerinden istifadeye çalışırdı. Hatta bir  defasında bununla yetinmeyip, soğuk bir gecede şiddetli kar yağarken, kapının  dışında uzandı. Mübarek başını kapının eşiğine koyarak yattı. Şiddetli yağan  kar, mübarek vücudunu örttü. Fakat muhabbetle yanan kalbi ile kar altında çeşit  çeşit feyz ve bereketlere kavuştu. Seyyid Taha hazretleri teheccüd namazını  kılmak için mescide gitmek üzere kapıyı açtı. Ayağını kapıdan dışarı atınca,  Seyyid Fehim&#8217;in sırtına bastı. Seyyid Fehim hemen ayağa kalkıp edeple mürşidinin  karşısında durdu. Seyyid Taha hazretleri; &#8220;Yeter Molla Fehim. Benim kanaatime  göre bugün ilimde bir ummansınız. Seyyid Şerif Cürcani hazretlerinden sonra  ilimde seyyidlerin yüzünü siz güldürdünüz. Bu ilmi bu kadar yere sermeyiniz&#8221;  buyurdu. Seyyid Fehim hazretleri ise; &#8220;Bu ilimden bütün istifadem, hazretinizin  bir nazarıyla olana yetişememiştir. Bendeniz menfaatimi arıyorum&#8221; diye cevap  verdi. Bunun üzerine Seyyid Taha hazretleri onu kucakladı, gecenin karanlığında  cihanı aydınlatacak manevi nurları ihsan etti. Elini tutarak beraber mescide  gittiler.</p>
<p>Seyyid Taha hazretlerinin hizmet ve sohbetinde  tasavvuf yolunun en yüksek derecelerine kavuşan Seyyid Fehim, büyük bir  veli oldu. Mutlak hilafetle şereflenme zamanı gelince, üstadı Seyyid  Taha onu huzuruna çağırdı ve insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını  anlatmak, onların dünya ve ahirette saadete, kurtuluşa kavuşmalarına  vesile olmakla vazifelendirdi. Fakat Seyyid Fehim; (Bu bir ağır yüktür.  Ben bunu kaldıramam.) Hem de buna layık olmadığını bildirip çekingen  davrandı. Seyyid Taha hazretleri; (Bu bir emr-i ihtiyari, isteğe bağlı  bir iş değil, emr-i zaruri olup, mecburi iştir) buyurdu. Memleketi olan  Arvas&#8217;a gitmesini emretti. Yola çıkacağı zaman tekrar huzuruna çağırdı,  kitapların içindeki mektuplarını kendisine göstererek; (Bu ihlas ve  muhabbet sizin değil midir? Neden imtina ediyorsunuz. Yemin ederim ki  sizin hilafetiniz, Resul-i ekrem efendimiz tarafından tasdik buyurulmuş  ve bütün sâdât-ı kiram büyükler tasdik buyurmuş, ben de tasdik etmek  zorundayım. Siz de kabul etmek mecburiyetindesiniz) buyurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanaat, tevekkül, zühd, muhabbet, rıza ve  teslimiyette çok yüksek bir mürşid-i kâmil olan ve; &#8220;Seyyid Taha&#8217;yı gördüm,  tarikat ve hakikatin ne olduğunu öğrendim&#8221; buyuran Seyyid Fehim hazretleri,  hocasının emrine uyarak Arvas&#8217;a döndü. Arvas Medresesini yeniden imar ederek  talebelere ilim öğretti. Ayrıca, ehl-i sünnet itikadını, eshab-ı kiramın yolunu  anlatarak insanların saadetine çalıştı. İslamiyet’in emir ve yasaklarından kıl  kadar ayrılmaksızın vazifesine devam etti. Her zaman afet kabul ettiği şöhretten  kaçındı. Arvas Medresesinde en az elli talebeye ders verip Madde-i Kübra adlı  eseri okuturdu. Ondan ilim tahsil edip, mezun olanlar Van ve havâlisinde  Reisü&#8217;l-müderrisin unvanıyla anıldılar. Seyyid Fehim hazretlerinin ilim ve  marifetteki üstünlüğü kısa zamanda her tarafa yayıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim  hazretleri hocası Seyyid Taha hazretlerini, ders talebesi gibi her yıl,  Arvas&#8217;dan Nehri&#8217;ye gelerek, ziyaret ederdi. Vefatından sonra, yerine geçen  biraderi Seyyid Muhammed Salih hazretlerini de ziyaret edip, sohbetlerinde  bulundu. Zira Seyyid Muhammed Salih hazretleri Seyyid Fehim hazretlerinin  sohbette üstadıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Üstadının vefatından sonra daha da tanınan Seyyid  Fehim hazretleri, ilim ve fazilette iyice meşhur oldu. Mısır, Irak, Suriye ve bu  havâlide halledilemeyen meseleler ona getirildi. Çözülemez gibi görülen müşkil  meseleleri hallederdi. Onun sohbetinde bulunmak üzere Arvas&#8217;a giden kimseler  dünyadan habersiz, nefsin ve şeytanın şerrinden emniyette olup, muhabbet  deryasına daldılar. Ondan feyz alıp, yüksek derecelere kavuştular. Sohbet ve  dersleriyle pek çok insanın doğru yola kavuşmasına vesile oldular. Böylece, Doğu  Anadolu halkının Sünni kalmasını, bâtıl fırkaların yöreye girmemesini temin  ederek, milli birliğe çok hizmet etti. Doksanüç Harbinde Ruslara karşı Doğu  Bâyezid Cephesine gidip büyük kahramanlıklar ve muvaffakiyetler  gösterdiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim hazretleri hocası Seyyid Taha hazretlerinin  vefatından sonra onun emir ve tavsiyelerine sıkı sıkıya uydu. Senede iki defa  Van&#8217;a teşrif ederek halka İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlattı. Onların  dünyada ve ahirette saadete, mutluluğa kavuşmaları için çalıştı. Vaaz ve  sohbetleriyle Van halkının İslamiyet’e bağlılığı ve bu husustaki şöhreti arttı.  &#8220;Dünyada Van, ahirette iman&#8221; sözü insanlar arasında yaygın olarak söylenmeye  başlandı. Seyyid Fehim hazretlerinin Van&#8217;a gelişlerinde büyük bir kalabalık ve  izdiham olurdu. Zamanın valisi, askeri ve mülki erkanı onu ziyaret ederek,  sohbetlerinden istifade ederler, varsa müşkil meselelerini sorup cevaplarını  alırlardı. Maddi ve manevi bütün emirleri yerine getirilir, herkes ona saygı ve  hürmette kusur etmezdi. Böylece hocası Seyyid Taha&#8217;nın seneler önce buyurduğu;  &#8220;Van&#8217;ın fethi Arvasi hanedanından, ilim ve irfanı ile tanınmış bir zatın  vasıtasıyla muvakkaten (geçici olarak) mümkündür&#8221; sözünün hükmü keramet olarak  ortaya çıkmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">İlim, fazilet ve güzel ahlakta zamanının bir tanesi olan  Seyyid Fehim hazretleri, İslamiyet’in emirlerine ve sevgili Peygamberimizin  sünnet-i seniyyesine titizlikle uyardı. Onu sevenler namazlarını mutlaka camide  cemaatle kılarlardı. Onun en büyük kerameti, İslamiyet’in emir ve yasaklarına  tam uyması, kendisinden sonra vazifesini devam ettirecek olan Seyyid Abdülhakim  gibi âlim ve veli bir zatı yetiştirmesiydi. Bunlardan başka pek çok kerametleri  görülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim hazretleri bir defasında talebeleriyle Van Gölü  kıyısında giderken, göldeki Ahtamar Adasında bulunan Ermeni kilisesinden bir  papaz çıkarak su üstünde yürümeye başlar. Talebeler bunu görünce, bazılarının  hatırına; &#8220;Allahın düşmanı dediğimiz papaz, su üzerinde yürüyor da, evliyanın  büyüğü, Allahü teâlânın sevdiği, seçtiği kulu bildiğimiz, Seyyid hazretleri  acaba neden yürümez ve kıyıdan dolaşır&#8221; diye gelir. Seyyid Fehim, bu düşünceyi  anlayıp, mübarek ayaklarındaki nalınları ellerine alıp, birbirine çarpar.  Nalınları çarptıkça papaz suya batar. Boğazına kadar gelince, bir daha çarpar.  Papaz, batar ve boğulur. Sonra, böyle düşünen talebesine dönerek; &#8220;O, sihir  yaparak, su üstünde gidiyor, böylece sizin imanınızı bozmak istiyordu. Nalınları  çarpınca sihri bozulup battı. Müslümanlar sihir yapmaz. Allahü teâlâdan keramet  istemekten de hayâ ederler&#8221; buyurdu. Kerameti ile papazın sihrini bozdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Diyarbakır&#8217;da adliye müfettişi Mustafa Necati Bey isminde bir kimse  vardı. Vazifeli olarak Van&#8217;ın Müküs kazasına gitti. Bir bayram günü, bayram  namazından sonra kaymakam ve kazanın ileri gelenleri Seyyid Fehim hazretlerini  ziyarete gitmek üzere hazırlandılar. Mustafa Necati Bey de onlarla birlikte  gitmek istedi. Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra yola çıktılar. Yolculuk  esnasında güzel şeylerden bahsedildi. Arvas&#8217;ın yakınındaki Kırmızı Köprüyü  geçtikten sonra hepsi de ayrı bir manevi havaya girdiler. Mustafa Necati Bey de  o havadan etkilendi. Fakat kendisi içki içtiği için heybesinde iki şişe içki  vardı. Arvas kabristanının altındaki taşlıkta bu şişeleri kimseden habersiz, bir  yere sakladı. Arvas&#8217;a varıp, Seyyid Fehim hazretlerini ziyaret ettiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Hepsi sırasıyla saygıyla elini öptüler. Mustafa Necati Bey de ellerini  öpüp, tasavvuf yolunda talebesi olmak istediğini bildirdi. Seyyid Fehim  hazretleri ona; &#8220;Şişe ile tarikat bir arada olmaz. Git şişeleri kır, dök gel,  öyle kabul edelim&#8221; buyurdu. Mustafa Necati Bey şişeleri oraya koyduğunu kimsenin  görmediğini düşündü. Fakat Allahü teâlâ veli kullarına kerametle bildirir diye  düşünerek gitti. Şişelerden birini kırdı, diğerini de sıkışırsam kullanırım  dedi. Seyyid Fehim hazretlerinin huzuruna gelince; &#8220;Git öbürünü de kır gel!&#8221;  buyurdular. Mustafa Necati Bey bu durum keyfi değil, zaruridir. O şişeyi oraya  isteyerek bırakmadım. Zaruri kalırsam içerim, diye bıraktım&#8221; dedi. Seyyid Fehim  hazretleri; &#8220;Haramda zaruret olmaz&#8221; buyurdular. Mustafa Necati Bey gidip o  şişeyi de kırdı. Sonra ellerini öptü ve talebeleri arasına girdi. Bundan sonra  içki alışkanlığı kalmadı. Mustafa Necati Bey, Seyyid Fehim hazretleri hakkında;  &#8220;Türkiye&#8217;yi hemen hemen tamamen, Arabistan&#8217;ın bir kısmını gezdim. Her yerde  meşayıhtan pek çok kimseyle karşılaştım. Bu zat gibi olgun bir fert görmedim.  Peygamber efendimizi ve Eshab-ı kiramı temsil ediyordu. Onlardaki ilim, hilm,  yumuşaklık, vakar, letâfet ve heybeti hiç kimsede görmedim&#8221; diye anlatır ve  ağlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Taha hazretlerinin oğlu Seyyid Ubeydullah Efendi hacca  gitmek istiyordu. Van&#8217;a geldi. Kendi kendine; &#8220;Arabistan&#8217;da babam Taha-yı  Hakkâri hazretlerini tanıyanlar çoktur. İlim sohbetleri olur. Yanımda büyük bir  âlimin bulunması zaruridir. Buna layık ancak babamın halifesi Seyyid Fehim  hazretleridir&#8221; diye düşünerek onları beraber götürmek üzere Van&#8217;a davet etti.  Seyyid Fehim hazretleri Van&#8217;a gelince; &#8220;Üstadım birlikte hacca gidelim&#8221; dedi.  Seyyid Fehim hazretleri özür beyan edip; &#8220;Mali ve bedeni durumum müsait  değildir&#8221; buyurdu. Seyyid Ubeydullah Efendi; &#8220;Mal ve para işi bana aittir.  Bedeni durumunuzla ilgili olarak Mevlana Hâlid-i Bağdâdi hazretlerinin Divan&#8217;ına  bakalım, ne çıkacak&#8221; dedi. Divan&#8217;ın bazı sayfalarını açtıkları zaman Medine-i  münevvere ile ilgili beytler çıktı. Bunun üzerine karar verip birlikte hac  yolculuğuna çıktılar. İstanbul&#8217;a geçip, Fâtih&#8217;teki Reşâdiye Oteline indiler.  Onların İstanbul&#8217;a geldiklerini haber alan zamanın padişahı Sultan İkinci  Abdülhamid Han, kendilerini saraya davet etti. Sarayda misafir edip, ikram ve  ihsanlarda bulundu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendisi veli olan, âlim ve velilere çok hürmet eden  Sultan İkinci Abdülhamid Han, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbetlerinde bulunup,  duasını aldı. On iki gün kadar İstanbul&#8217;da misafir ettikten sonra, Haydarpaşa&#8217;ya  kadar merasimle, törenle uğurladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim hazretleri ve Seyyid  Ubeydullah Efendi vapurla Mısır&#8217;a gittiler. Oradaki âlim ve veliler ile görüşüp  sohbette bulundular. O devrin önemli ilim merkezlerinden olan Ezher  Medresesinden yetişen âlimler, Seyyid Fehim hazretlerinin ilim ve faziletteki  üstünlüğünü kabul ettiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim hazretleri, hizmetlerinde bulunan  Hacı Ömer Efendiyle birlikte Câmi-ül-Ezher Medresesine gittiler. Bir odaya  girdiler. Bu odada oturan bir âlimin etrâfında çok sayıda kitaplar ve önünde bir  kağıt olduğu halde oturduğunu gördüler. Âlim, kitaplara bakıyor fakat önündeki  kağıda bir şey yazamıyordu. Seyyid Fehim hazretleri kağıtta olan yazıyı bir  defada okuyup ezberledi. Çünkü bir defa okuduğu yazıyı ezberlemek onun  hususiyetlerindendi. Âlim kimse başını kaldırıp; &#8220;Sizin okumanız var mıdır?&#8221;  diye sordu. Seyyid Fehim hazretleri ilimle bir miktar meşgul olduğunu bildirdi.  Âlim; &#8220;Siz bu kağıttaki yazının manasını bilir misiniz?&#8221; dedi. &#8220;Evet&#8221; cevabını  alınca, hayret etti ve; &#8220;Hayret! Câmiü&#8217;l-Ezher Medresesi (Üniversitesi) bütün  şubeleri (fakülteleri) ile bir haftadan beri bu meselenin halli için tatil  edildi. Reisü&#8217;l-ulema başta olmak üzere bütün âlimler gece-gündüz çalışmaktadır.  Bu yazının mana ve mefhumunu anlamaktan aciz kaldı&#8221; dedi. Seyyid Fehim  hazretleri; &#8220;Basit bir meseledir&#8221; buyurunca, âlim daha çok hayret  etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim hazretleri anlaşılamayan meseleyi izah etmeye başladı.  Hayretler vâdisinde dolaşan âlim, saygıyla kalkıp elini öptükten sonra, hemen  kağıt kalem alıp Fehim-i Arvasi hazretlerinin izahını yazdı. Adresini alarak  tekrar ellerini öptü ve ayrıldı. Seyyid Fehim hazretleri de Hacı Ömer Efendiyle  birlikte kiraladıkları eve döndü.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir müddet sonra Câmiu&#8217;l-Ezher  Medresesi Reisü&#8217;l-ulemâsının (rektörü) gönderdiği dört âlim çıkageldi.  Reisü&#8217;l-ulemâ tarafından Câmiu&#8217;l-Ezhere davet edildiğini ifade ettiler. Seyyid  Fehim hazretleri daveti kabul buyurup, gitti. Büyük bir salonda Reisü&#8217;l-ulemâ  başta olmak üzere beş yüze yakın âlim büyük bir saygı ile kendisini  karşıladılar. Seyyid Fehim hazretleriyle Reisü&#8217;l-ulemâ yan yana oturdular.  Sohbet başladı. Reisü&#8217;l-ulemâ, Seyyid Fehim hazretlerine; &#8220;Efendi hazretleri!  Tam istenen şekilde açıkladığınız mesele, Câmiü&#8217;l-Ezherce müşkil ve manası  anlaşılamayan bir mesele hâline gelmişti. Cenab-ı Hakk&#8217;ın yardımıyla bu  müşkilâttan bizleri kurtardınız. Câmiü&#8217;l-Ezher size sonsuz şükrân borçludur&#8221;  dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Birçok müşkil meselelerin halledildiği sualli cevaplı sohbet,  saatlerce devam etti. Bu sırada Seyyid Fehim hazretleri, yanındaki Hacı Ömer  Efendiden tütün çubuğunu doldurmasını ve yakmasını istedi. Hacı Ömer Efendinin  hazırladığı çubuktan birkaç nefes çekip yerine koydu. Reisü&#8217;l-ulemâ, Seyyid  Fehim hazretlerinden müsaade isteyip; &#8220;Birkaç nefes de ben çekebilir miyim?&#8221;  dedi. Seyyid Fehim hazretleri müsaade ettikten sonra birkaç nefes de  Reisü&#8217;l-ulemâ çekti. Fakat bu sırada salondaki âlimler arasında fısıltılar  başladı. İki âlim gelerek Reisü&#8217;l-ulemâ&#8217;ya; &#8220;Efendim tütün içmenin kesin haram  olduğuna dair dört fetva vermiştiniz. Şimdi içiyorsunuz, hikmeti nedir?&#8221; diye  sordular. Reisü&#8217;l-ulemâ cevaben; &#8220;Yemin ederim ki bizim ilmimiz bu zatın ilmi  yanında denizde bir damla gibidir. Verâ ve takvamız da bu zatın verâ ve takvâsı  yanında yok gibidir. Bu zata uyarak bugünden sonra tütün içeceğim. Demek ki  yanılmışım. Haram değilmiş. Haram ve günah olsaydı, bu zat ağzına koyar mıydı?  Siz serbestsiniz. Benden haram olduğunu duyan herkese haram olmadığını  duyurunuz&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve hizmetinde  bulunanlar, kendilerini dünyadan uzaklaşmış görürlerdi. Arapça, Farsça, Türkçe  ile diğer mahalli dilleri bilirdi. Her dildeki mahareti emsalinden üstündü.  Arapça konuştuğu zaman Mısır Câmiü&#8217;l-Ezherinde yetiştiği sanılırdı. Maddi ve  manevi bütün ilimlerde derin âlim, fesahat ve belagatları harikaydı. Seyyid  Abdülhakim hazretleri onun vasıflarını şu şekilde anlatırdı: &#8220;O, her ilimde bir  okyanustu. Derinliğine kimse inemedi. Ancak oğlu ve halifesi Seyyid Muhammed  Emin azıcık anlıyordu. Hattâ Şeyh Sa&#8217;di Şirâzi&#8217;nin Gülistan&#8217;ından bir beyt  okudular ve izah buyurdular. Bir miktarını anlayabildim. Seyyid Muhammed Emin de  bir miktar daha anladı. Sonra o da anlayamadı. Hülasa hakikat ve inceliklerini  kimse hakkıyla idrak edemedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim hazretleri bir gece rüyasında  Resulullah efendimizi gördü. Resulullah efendimiz ona; <b>&#8220;Abdülhakim&#8217;in  terbiyesini sana ısmarladım&#8221;</b> buyurdu. Bu emir üzerine Abdülhakim Efendinin  terbiyesine daha çok ihtimam gösterip, onu tasavvuftaki vilayet-i Ahmediyye  derecesine ulaştırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim hazretlerinin önde gelen talebesi  Seyyid Abdülhakim Efendi, onun sohbetlerinden çok istifade etmişti. Bir gece  benzeri olmayan bir sohbet oldu. Seyyid Abdülhakim bu sohbette dinlediklerini  kendisi için yeterli görerek; &#8220;Bu sohbet bana yeter, alabileceğim her şeyi bu  gece aldım&#8221; diye düşündü. Sabah olunca üstadı kendisinden ibriğini istedi.  Abdülhakim Efendi ibriği bir elma ağacının altında bulunan hocasına götürdü. Bu  sırada hazret-i Seyyid; &#8220;Abdülhakim! Bu ağaç ne ağacıdır?&#8221; diye sordu. &#8220;Elma  ağacıdır efendim&#8221; diye cevap alınca; &#8220;Bu ağacın bir gövdesi, dalları, dallarında  da meyveleri vardır. Şimdi bir elmanın içindeki çekirdeği yiyen bir kurt, ben  bütün elmayı ve elma ağacını yedim, onda olanları aldım dese, doğru olur mu?&#8221;  buyurdu. Böylece Seyyid Abdülhakim Efendiye akşamki düşüncelerinin yanlış  olduğunu bildirip, daha çok gayret etmesi gerektiğini işaret  buyurdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Hazret-i Seyyid talebelerinin en üstünü olan Seyyid Abdülhakim  Efendiye hilafetname vermeden beş yıl önce, kardeşlerine yazdığı mektupta  buyurdu ki:<br />&#8220;Sevdiğim, kıymetli Seyyid İbrahim ve Seyyid Taha. Allahü teâlâ  ikinize de selâmet versin. Size çok dua ettikten ve selam eyledikten sonra,  bildiğiniz gibi kardeşiniz Seyyid Molla Abdülhakim geçen sonbaharda buraya  gelmiş, ders okumaya başlamıştı. Bu fakir de onun dersini gayet dikkatle ve  tahkik ederek anlattım. O da gerek derste, gerek kendi çalışmalarında öylece  dikkat ve tahkik eyledi. İlimden başka bir şeye bakmasına vakit bırakmadım.  Şimdi, zamanımızdaki usule göre kitapları bitirdi. Bu fakir, âlet ilimlerini,  fıkıh ve hadis ilimlerini okutmak için, üstadlarımdan nasıl mezun olduysam, onu  da öyle mezun eyledim. Sizler artık ona kardeş gözüyle bakmayınız. İlmin  şerefini gözetmek için ona karşı çok tevazu gösteriniz. Bunları sizin iyiliğiniz  ve yükselmeniz için yazıyorum. Bundan başka ilme tevazu göstermek, Allahü  teâlâya tevazu etmek demektir. Bu kısa yazımdan çok şeyler anlayınız! Esseyyid  Fehim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Abdülhakim Efendiye 1882 senesinde zâhiri ilimlerde  icazet, diploma verdiği gibi, 1888 senesinde tasavvufta Nakşibendiye, Kâdiriye,  Sühreverdiye, Çeştiye ve Kübreviye yollarından hilafet de verdi. İnsanlara  İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirdi. Seyyid Abdülhakim&#8217;e  yazdığı bir mektupta buyurdu ki: &#8220;Sevgili oğlum, gözümün nuru Seyyid Molla  Abdülhakim! Size, sonsuz dualarımı bildirdikten sonra arz edeyim ki, uzun  zamandan beri, sizden haber almadığım için, gönlüm çok üzülüyor. Allahü teâlâ  her gizli şeyleri bilir. O şahiddir ki, kalbim hemen her zaman seninledir  diyebilirim. Beni bu üzüntüden kurtarmak için, görünür görünmez hallerinizi sık  sık bildirmelisiniz! Böylece sevgi bağları oynatılmış olur. Eğer o, gözümün nuru  buradaki fakirlerden soracak olursa, Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun!  Bedenimizin ve etrafımızın rahatı ve selameti günden güne artmaktadır. Hak  teâlâ, biz fakirlerin ve bütün kardeşlerimizin kalblerine selamet ihsan  buyursun! Âmin. Şeyh Abdülhamid&#8217;e ve Şeyh Hasan&#8217;a ve Seyyid İbrâhim&#8217;e bu fakirin  dualarını bildiriniz! Taha Efendiye ve Mazhar Efendiye dua ederim. Her kime  uygun görürseniz, bu fakirin dualarını bildirmek için, vekilimsiniz. Bundan  başka, Nehri&#8217;de olanların, doğru eğri hepsinin hallerini yazınız. Ayrıca,  Nasturilerin taşkınlık yaptıklarını, dört yüz müslüman öldürdüklerini işittik.  Bunların neler yaptıklarını ve ne için yaptıklarını da bildirmenizi istiyorum.  Vesselam. Duacınız günahkâr Seyyid Fehim.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Ömrünü İslamiyet’i öğrenmek ve  öğretmekle geçiren Seyyid Fehim hazretleri vefatından altı ay öncesinden  itibaren sefer hazırlığına başlamıştı. Sohbetlerinde her zamankinden daha çok  ölümden bahsediyordu. Şimdi medfun bulunduğu kabr-i şerifin yerine bakarak,  Arvas kabristanına defnedilenlerin imanlı olduğu takdirde bütün günahlarının  affedileceğini beyan buyururlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ömrünün son günlerine doğru  rahatsızlığı fazlalaştı. Bir Cuma günü hasta haliyle camiye gitti. O gün  halifesi ve oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendi beliğ ve hazin bir hutbe okudu.  Caminin arkasındaki çeşmeye kadar saflar bağlamış olan cemaat bu hutbenin  tesiriyle mahzun olup, ağladı. Seyyid Fehim hazretleri Cuma namazını oturarak  kıldı. Sonra da Seyyid Abdülhakim Efendi, Seyyid Muhammed Emin Efendi, Halife  Derviş ve Halife Ali adlı dört halifesini huzuruna davet buyurarak vasiyetlerini  şöyle bildirdi:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Kitaplarımı Arvas Kütüphanesine vakfettim. Benim  bildiğim kimseye borcum yoktur. İhtiyaten ilan edin. Şayet alacaklılar çıkarsa,  ne kadar iddia ederlerse, Muhammed Emin tereddütsüz versin. İlmin ve  Nakşibendiye yolunun yayılmasına ihtimam gösteriniz. Seyyidim ve senedim Seyyid  Taha-yı Hakkâri hazretlerinin, her sene asgari bir defa Van&#8217;a gidip halkı irşad  için fakire olan emirlerini yerine getiriniz&#8230;”</p>
<p style="text-align: justify;">Vasiyetine devam ederek;  &#8220;Benden sonra çok fitne çıkacak, kadınlardan haya perdesi kalkıp, çarşı  pazarlarda dolaşacaklar. İslam, Abdülhamid Hanla kâimdir&#8221; buyurdu. Bir ara  Seyyid Abdülhakim Efendiye dönerek; &#8220;Cenab-ı Hak sizi muhafaza edecektir&#8221;  buyurdu ve İbrahim aleyhisselamın ateşte yanmadığı kıssasını anlattı. &#8220;Ehl-i  sünnet itikadının, eshab-ı kiramın yolunun yayılması için elimden geldiğince,  kıl kadar ayrılmamak üzere hizmet ettim. İnşâallah mesul değilim. Tam tetkik  etmeden fetva vermeyiniz. Ruhsatlarla yetinmeyiniz. İmkan oldukça azimetleri  esas kabul ediniz&#8221; buyurduktan sonra bir müddet kimseyi yanlarına kabul  buyurmadılar. Allahü teâlâyı anmakla ve ibadetle meşgul oldular.</p>
<p style="text-align: justify;">Fehim-i  Arvasi hazretlerinin hastalığını duyanlar uzak yakın her taraftan gelip ziyaret  ettiler. Tedavi için doktorlar getirdiler. Vefat ettiği günün ikindi namazını  oturarak kılan Seyyid Fehim hazretlerinin mübarek vücutları secdeden mübarek  başını kaldıramayacak derecede zayıflamıştı. Oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendinin  yardımıyla başını secdeden kaldırabiliyordu. Bu sırada hüzün ve üzüntü Arvas ve  etrafını kaplamış, evin etrafında yüzlerce seveni ve talebesi onun iyileşmesi  haberini bekliyordu. O sırada renk renk, çeşit çeşit kuşlar geldiler, havada  sıra sıra durarak herkesin hissettiği şekilde hüzünlerini izhâr ettiler.  Yüzbinlerce kuş, Arvas üzerinde şemsiye gibi gölge ettiler. O arada gaybdan bir  ses; <b>&#8220;Yâ eyyetühennefsü&#8217;l-mutmeinneh&#8230;&#8221;</b> âyet-i kerimesini sonuna kadar  okudu. Secdeden başını kaldırıp &#8220;Er-Refiku&#8217;l-a&#8217;lâ&#8221; dedikten sonra sesli bir  kelime-i tevhidden sonra 1895 senesi Şevval ayının on beşinci Salı günü ruhunu  teslim etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Fehim-i Arvasi hazretlerinin Arvas&#8217;ta bulunan kabri,  sevenleri tarafından ziyaret edilmekte ve bereketlerinden faydalanılmaktadır.  Vesile edilerek yapılan dualar kabul olmaktadır. Çocuğu olmayanlar çocuğa sahip  olmakta, hasta olanlar şifaya kavuşmaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Gece evden niçin  ayrıldılar?<br /></b>Seyyid Fehim hazretleri her sene Van&#8217;a gelişinde bir müddet  kalırdı. Âşıkları toplanır, feyz alırlardı. Genellikle kendisini çok seven  mahkeme başkâtibi Ahmed Beyin evinde misâfir olurdu. Bir sene Ahmed Bey hacca  gitmişti. Van&#8217;a bir gelişinde yine onun evinde kaldı. Bir gece yarısı  yakınlarından birini çağırdı ve; &#8220;Arkadaşlarını uyandır! Şimdi buradan çıkıp,  falan eve gideceğiz&#8221; buyurdu. O kimse; &#8220;Efendim gece yarısı gitmek ayıp olur.  Yarın gitsek olmaz mı?&#8221; dedi. &#8220;Hayır şimdi gideceğiz. Hem Ahmed Beyin oğullarına  da haber ver&#8221; buyurdu. Durumu öğrenen Ahmed Beyin oğulları gelip yalvardılar.  &#8220;Efendim bir kusur yaptıksa af buyurun. Bizden ayrılmayın. Babamız işitirse  üzülür. Biz ona ne cevap vereceğiz, lutfediniz, ihsan ediniz! Kabahatimizi  bağışlayınız&#8221; dediler. Çok göz yaşı döktüler. Seyyid Fehim hazretleri; &#8220;Hayır  sizden çok razıyım, bize her hizmeti fazlası ile yapıyorsunuz. Sizlere dua  etmekteyim. Fakat şimdi gitmemiz lazım&#8221; buyurdu. Ahmed Beyin oğulları; &#8220;Emir  buyurduğunuz gibi olsun&#8221; dediler. Gece yarısı sevdiklerinden bir başkasının  evine gittiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Ertesi gün oğlu Muhammed Emin Efendi, Ahmed Beyin  oğullarının pek çok üzüldüklerini söyledi ve; &#8220;Babacığım o evde sabaha kadar  kalsaydık ne olurdu?&#8221; diye sorunca, Seyyid Fehim hazretleri; &#8220;Oğlum! Şimdi  kimseye söyleme. Bu gece Ahmed Bey Mekke-i mükerremede vefat etti. Ev yetim evi  oldu. Mal mirasçılara kaldı. Evvelce her şeyi kullanıyor, yiyip içiyorduk. Çünkü  Ahmed Beyin seve seve helal edeceğini biliyordum. Şimdi ise tanışmadığımız  mirasçılarının hakkı olduğundan bir şeyi kullanmak caiz olmaz. Kul hakkından  kaçınmak için acele ayrıldım&#8221; buyurdu. Bir ay sonra hacılar döndü. Herkes geldi.  Ahmed Bey gelmedi. &#8220;Bir gece yarısı Mekke&#8217;de vefat etti&#8221; dediler. Hesap ettiler,  Seyyid Fehim hazretlerinin evden ayrıldığı geceye rastlıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><b>Şeyhin  seni öldürtmez<br /></b>Van&#8217;ın Gürpınar Muhammed Pirân aşiretinden Ali isminde bir  zat gelerek Seyyid Fehim hazretlerine talebe oldu. Bir yolculuk sırasında  vaktiyle hasmı olan bir kimse yolunu kesti. Ali ismindeki zatı öldürmek üzere  silahına sarıldı. Nişan aldığı sırada Ali ismindeki zat; &#8220;Beni öldürme! Hazret-i  Şeyhe (Seyyid Fehim) talebe oldum. Bütün dünya düşüncelerinden sıyrıldım&#8221;  diyerek, hasmını ikna etmeye çalıştı. Fakat silahlı kimse onu dinlemeyip  silahının tetiğine bastı. Beş tane fişeği vardı. Hepsini attı fakat hiç ses  duyulmadığı gibi, Ali Efendiye de herhangi bir şey olmadı. Silahlı kimse, fişek  yuvasına baktı, fişekleri göremedi. Olanlar karşısında şaşırıp kaldı. &#8220;Şeyhin  seni öldürtmez&#8221; diyerek ayrılıp gitti.</p>
<p style="text-align: justify;">Ali Efendi bir müddet sonra Seyyid  Fehim-i Arvasi hazretlerini ziyaret etmek üzere Arvas&#8217;a gitti. Ziyaret esnasında  Seyyid Fehim hazretleri ona; &#8220;Köyün tepesinde çok korktunuz mu?&#8221; diye sordu. Ali  Efendi; &#8220;Evet efendim&#8221; dedi. Seyyid Fehim hazretleri oturduğu postun altından  beş adet fişeği çıkararak Ali Efendiye verdi ve; &#8220;Kul hakkıdır. Üzerimizde  kalmasın&#8221; buyurup fişekleri sahibine vermeyi emretti. Ali Efendi bu fişekleri  sahibine götürüp verdi. Hadise sırasında zaten hayret içinde kalmış olan silahlı  kimse, yaptıklarına pişman oldu. Tevbe edip, Arvas&#8217;a gitti ve Seyyid Fehim  hazretlerine talebe oldu.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seyyid Muhammed Salih</title>
		<link>https://islamdini.de/seyyid-muhammed-salih/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[yazar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2011 09:46:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Silsile-i aliyye büyükleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://islamdini.de/seyyid-muhammed-salih/</guid>

					<description><![CDATA[Seyyid Muhammed Salih hazretleri, Osmanlılar zamanında Anadolu&#8217;da yetişen evliyanın en büyüklerindendir. Silsile-i aliyyenin otuz ikincisidir. Büyük veli Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin on birinci torunu ve Taha-yı Hakkâri hazretlerinin kardeşidir. Seyyiddir. 1865 yılında Nehri&#8217;de vefat etti. Kabri, ağabeyi ve hocası Seyyid Taha-yı Hakkâri hazretlerinin ayak ucundadır. Seyyid Salih, küçük yaşta Kur&#8217;an-ı…<p class="continue-reading-button"> <a class="continue-reading-link" href="https://islamdini.de/seyyid-muhammed-salih/">Devamını oku<i class="crycon-right-dir"></i></a></p>]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Seyyid Muhammed Salih hazretleri,<b> </b>Osmanlılar zamanında Anadolu&#8217;da  yetişen evliyanın en büyüklerindendir. Silsile-i aliyyenin otuz  ikincisidir. Büyük veli Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin on  birinci torunu ve Taha-yı Hakkâri hazretlerinin kardeşidir. Seyyiddir.  1865 yılında Nehri&#8217;de vefat etti. Kabri, ağabeyi ve hocası Seyyid  Taha-yı Hakkâri hazretlerinin ayak ucundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Salih, küçük  yaşta Kur&#8217;an-ı kerim okumayı öğrendi. Çok zekiydi. Kısa zamanda  Kur&#8217;an-ı kerimi ezberledi. Medreseye giderek tefsir, hadis, fıkıh gibi  zahiri ilimlerle, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrenerek büyük  bir âlim oldu. Tasavvufta da yetişerek, kalb ilimlerinde marifet sahibi  olmak için, ağabeyi Seyyid Taha-yı Hakkâri&#8217;nin sohbetiyle şereflendi.  Senelerce ona hizmet etti. Mübarek teveccühlerine kavuştu. Vilayet  derecelerinde çok yükseldi. Hocası, ona icazet vererek, talebe  yetiştirmek üzere Berdesur&#8217;a gönderdi. Seyyid Salih hazretleri orada  talebe yetiştirmeye başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Taha hazretleri vefat  edeceği zaman ona kendisinden sonra makamlarına kimin oturacağı  sorulunca; &#8220;Biraderim Salih, kâmil ve olgundur. Herkesin başı onun eteği  altındadır&#8221; buyurarak Seyyid Salih&#8217;i yerine bıraktı. Hasta kalblere  şifa olan sohbetleri ile, aşıklarının kemale gelmesine, Hakk&#8217;a  yaklaşarak veli birer zat olmalarına vesile oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Salih  hazretleri, muhabbet ve edep sahibiydi. Verası ve takvası çoktu.  Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mubahların fazlasını terk  ederdi. Ekseri günleri oruçlu geçerdi. Gecelerini ibadetle ihya eder,  uykusunu öğleye yakın kaylule yaparak alır, hem de sünnet-i şerife  uyardı. Çok merhametli olup, hiç kimseyi incitmezdi. İnsanların  Cehennemde yanmamaları için elinden gelen gayreti gösterir, Allahü  teâlânın emirlerini bildirir, yasaklarından kaçınmalarını sağlardı.  Gayr-i müslimlere dahi iyilik yapardı. Bu sebeple herkes tarafından  sevilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Taha hazretlerinin oğlu Ubeydullah, babasının  yerine geçen amcası Seyyid Salih hazretlerine talebe olmayıp diğer  halifesi Seyyid Fehim hazretlerine tâbi olmak istedi. Fehim-i Arvasi ise  ona; &#8220;Muhterem babanız, yerine Seyyid Salih hazretlerini tayin ettiler.  Bu sebeple siz de, biz de onun sohbetine gidip, ona tâbi olmamız  lazımdır&#8221; buyurdu. Buna rağmen Ubeydullah, buna itiraz eyledi. Bunun  üzerine Fehim-i Arvasi; &#8220;Mübarek hocamızın kabr-i şerifine gidelim ve  soralım. Ne buyururlarsa yapacak mısın?&#8221; buyurdu. O da; &#8220;Yaparım&#8221; dedi.  Gittiler. Kabristana girişte ayakkabılarını çıkarıp, kabrin yanına  vardılar. Daha hiçbir şey söylemeden Taha-yı Hakkâri hazretlerinin;  &#8220;Fehim, Ubeydullahı, kardeşim Salihe götür&#8221; buyurduğunu işittiler.  Ubeydullah, babasının bu emrine uyarak, süratle amcasının huzuruna  koştu.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Salih, 1865 yılında hastalandı. Talebelerini  toplayarak herbiriyle vedalaştı, helalleşti. Vasiyetini bildirdi.  Kabriyle ilgili olarak da; &#8220;Kabrimi ağabeyim Seyyid Taha hazretlerinin  kabr-i şerifinin ayak ucuna kazınız. Edebi gözetip kabirde de mübarek  ayakları başımın üstüne gelecek şekilde olmasını sağlayın. Bizden sonra  Seyyid Fehime tâbi olun&#8221; buyurdu. Sonra talebelerinin Kur&#8217;an-ı kerim  tilavetleri arasında vefat edip, sevdiklerine kavuştu. Vasiyetini aynen  yaptılar. Kabrini hocasının ayak ucuna kazdılar. Şimdi bu iki kabrin üç  taşı vardır. Yani Seyyid Taha hazretlerinin kabrinin ayak ucundaki taş,  Seyyid Salih hazretlerinin baş taşıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Seyyid Muhammed Salih  hazretlerinin vefatından sonra yerine Seyyid Fehim-i Arvasi hazretleri  geçip vazifesini devam ettirdi. İnsanlara İslamiyet’in emir ve  yasaklarını anlatıp onların kurtuluşlarına vesile oldu.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
