Yolun iki yakasındaki kavaklar Hasankale’yi hatırlatıyordu…

Yolun iki yakasındaki kavaklar Hasankale’yi hatırlatıyordu…




 

 

“Hasankale’yi, evimizi, arkadaşlarımı, yengemi, akrabalarımızı düşündüm…”

 

 

Nice duygu ve düşüncelerle muharebeye tutuşarak şirin Tillo’ya gelmişlerdi. Tepeden seyretmek de ne güzeldi. Dağın yamacından güneye serpilmiş olan bahçeli taş evler, birkaç katlı olduğu anlaşılan medreseler, konaklar, vadinin biraz yukarısında sona eriyordu.

Yolun iki yakasında sıralı kavak ağaçları, Hasankale’yi hatırlatıyordu. “Demek bütün insanlar hep aynı, su ve yol kenarlarına illa kavak dikecekler” dedi içinden.

Belki bu evlerden birinde veya birkaç ev ötede en sevdiği biri hasretle onu bekliyordu. Ne hoş hislerdi bunlar ya Rabbim!

Hasankale; çok çok gerilerde kalmıştı. Her gün birkaç sayfa kitap okuyan ve düşünen çocuğun, o tuhaf ve yalnız hâli çoktan kaybolmaya başlamıştı. Yaşadığı toprak damlı evleri, medreseyi, câmi-i şerifi, çermiği, etrafı kavak ve söğüt ağaçlarıyla çevrili bahçeleri ve koca kaleyi hayallerinden silerek hiç görmüyor; onların yerine, çayırlarında kuzuların meleştiği, derelerinden gümüş şelâlelerin çağladığı, asırlık ceviz ağaçlarının serin gölgelerinde çocukların ilim tahsil ettiği yepyeni, tertemiz yerlerin rüyasındaydı. Oralarda uçsuz bucaksız bağlar, bahçeler, çeşit çeşit meyve ağaçları vardı ve hepsinden de öte, huzur dolu olmalıydı.

Hakikatte olmayan, yalnız kendi çocuk hayalinde oluşturduğu bu muazzam manzaraya, yüksek ve büyük âleme bakarak “Ah anacığım! Ah babacığım! Beni yalnız bırakmasaydınız! Güzel yerlerde, ferah evlerde siz sevdiklerimle birlikte olsaydım daha ne isterdim! Ne de güzel olurdu!” diyor, başka bir şey demiyordu…

Kuş sürülerinin lisan-i hâl ile “Durmayın, koşun! Şu tozpembe sislerin içindeki yalancı cennete koşun! Orada size; hiç solmayan çiçekler, zümrüt yeşili çimenler, envaiçeşit meyveler, ballı, kaymaklı nefis sofralar bekliyor. Dahası; sizi muhabbetle bekleyen âlimler var! Ne duruyorsunuz! Haydi huzura, haydi saadete, haydi ebedi kurtuluşa!” diyen sesleri duyar gibi oluyordu. Derinden kulağına fısıldandığını sandığı sesleri içinden tekrar ettikçe, hayali bütün bütüne dumanlanıyor, âdeta başı dönüyordu. Pek yükseklerdeki yaylaların boncuk mavisi semalarında; ak kanatlı cennet kuşlarıyla yarış hâlinde, uçuyormuş gibiydi. O kendi hayâlleriyle hemhâl olurken, amcasının müşfik sesiyle irkildi:

– İbrahim!

– Hıı!

– Nedir bu hâl İbrahim’im? Çok daldın!

– Şey!

– Sevinçten olsa gerek İbrahim!

– Öyle ya, başka ne olabilir ki!

– Allah iyiliğini versin İbrahim’im!

– Âmin!

– Galiba uzun yol, güneş…

– Kafama çarptı!

– Güneş ve rüzgâr çarpması; insanın aklını başından alır İbrahim!

– Galiba benim de öyle oldu!

– Öyle demiyorum da çok kendinden geçtin!

– Şey…

– Ney?

– Düşündüm ki emmi…

– Neyi?

– Hasankale’yi, evimizi, oynadığımız yerleri, arkadaşlarımı, yengemi, akrabalarımızı…

– Onlar bizden bir parça İbrahim! Nereye gitsek bizimle olurlar, hiç ayrılmazlar ki…

– Ayrılmayacaklarını şimdiden anladım. DEVAMI YARIN