“Hazret ‘yâr hanesi’ demekle hocasının dergâhını kastediyor”

“Hazret ‘yâr hanesi’ demekle hocasının dergâhını kastediyor”




 

“Dün gece yâr hanesinde yastığım bir taş idi,/Altım çamur, üstüm yağmur, yine gönlüm hoş idi…”

 

Yusuf Efendi anlatıyor, Hanımı da can kulağıyla dinliyor:

-Kalbini o güzele kaptırmış olan utangaç delikanlı, bir zaman sonra kızın erkek kardeşinin düğününün olduğunu duyuyor. Ne edip edip o kara sevdalısının evine gidiyor. Toy düğün geç saatlere kadar sürüyor. Gençler önceden ayarladıkları yerlere çekilip istirahat ederken bizim âşık sap gibi ortada kalakalıyor. Öyle de olsa hâlinden memnun utangaç kerata… Bakıyor, bir göz oda, soramıyor ki “münasip bir yeriniz var mı?” diye ki kıvrılıp yatsın. Sessiz sedasız dışarı çıkıyor o hengâmede. Bahçenin münasip bir köşesinde otların üzerine uzanıyor, bir taşı yastık edip sevdiğinin hayaliyle yıldızları temaşa ederek öyle dalıp gidiyor. Tabii uyuyabilirse… ne gezer? Bu arada rahmet dolu bulutlar toplanmış hiç haberi yok bizimkisinin. Şimşek çakıyor, “şırak” diye gürlüyor ama ne gürlemek, yıldırımların ardı arkası kesilmiyor. Sanki gök yarılmış, yağmur olup tepesine tepesine boşanıyor… Bizimkine vız geliyor tabii. O, sevdiceğinin yakınında ya; her yerden onun kokusu geliyor, ondan başka düşüneceği bir şey mi olurmuş? Sonra da bu beyitleri türkü yapıp çığırıyor.

Dün gece yâr hanesinde yastığım bir taş idi,

Altım çamur, üstüm yağmur, yine gönlüm hoş idi…

– Kusura bakma ama biraz uydurdun gibime geldi Bey!

– Belli ki var bir mutasavvıflık yönü de. Utangaçlık, sözlerdeki derin manadan olsa gerek.

– Hepsi onlardan desene. Tabii işin gücün benimle dalga geçmek. Sanki yuttum da…

– Yutmayacağını biliyordum.

– Madem biliyordun niçin o kadar zahmet çektin, bir sürü laf sayıp döktün?

– Senin için ne söylesem az da ondan!

– Yine yaptın yapacağını!

– Fazla uzatmayayım hanım. Burada “yâr hanesi” demekle Hazret, hocasının dergâhını kastediyor.

– Tamam şimdi oldu.

– İbrahim Hakkı Hazretleri, İsmail Fakirullah Hazretlerini buldu mu her şeyi unutuyormuş. Öyle gönlü hoş oluyormuş ki; başının altındaki yastığı değil kaz tüyünden taştan bile olsa, üzerinden yağmurlar boşansa yorgan yerine, altındaki döşek de çamurdan olsa o, yine onun yanında rahat edeceğini, dünyaların onun olacağını söylüyor bu beyitle.

– O mübarekleri anlamak zor Bey!

– Kalp hastalığının ilaçları da o eczanelerde hanım.

– Şimdi ne öyle mübarek zatlar, ne de öyle âşık talebeler var.

– O zaman öyleymiş, bu devir de; öyle mübareklerin yazdıklarını okuyup doğru anlama ve tam iman etme devri hanım.

– Biz de öyle yapıyoruz ya! Her gün okuyoruz elhamdülillah. Kaç kitap bitirdik?

– Ne kadar okusak, hatta ezberlesek de yine az. “İSLÂM AHLAKI” kitabını okuduğumuza göre en az üç kitap…

– Okumazsak hepten kaybolacağımı sanıyorum. Sokaklarda maksatsız dolaşanlardan ne farkımız olur ki o zaman?

-Farkımız olmaz elbette! Okumaz, öğrenmez ve hayatımıza tatbik etmezsek; ya deli oluruz, ya da divane…

-Allah muhafaza… Gıdamız, huzur ve saadetimiz onlar…

-Her şeyimiz! Gücümüz kuvvetimiz, ebedî saadetimiz!

-Bu kadar sıkıntıya dayanabiliyorsak hep onların bereketi ya! DEVAMI YARIN