Pâdişâh olsan cihanda ey azîz, Baki kalmaz, en sonu viran olur

Pâdişâh olsan cihanda ey azîz, Baki kalmaz, en sonu viran olur




Her biri bir baba, anne olan helal süt emmiş kardeşlerini, yeğenlerini düşündü…

 

 

Ne kadar Türk, Kürt, Çerkez Müslüman varsa, gözlerinin yaşına bakılmadan ya öldürülecek, ya da sürgün edilip bu topraklardan kovulacakmış. Ermeni nüfusu çoğunlukta gösterip hak elde etmek istiyorlarmış.

Rusya, Ermeni dostu, Hristiyanların hamisi, koruyuculuğu postuna bürünmüş, sıcak denizlere inme idealiyle âdeta sarhoş olmuştu… Gözleri bir şey görmüyor… Onların planına göre de her Türk ve Müslüman, şüphesiz tehcir edilip şark vilayetlerinden çıkartılacakmış…

Gel de bu dertlere, bu şeytani planlara dayan…

Genç yaşına rağmen hâlâ ilim tahsiline gittiği günlerdeki gibi hissetmekteydi kendini. Hadiselerden dolayı başı duman duman efkâr, gözleri boncuk boncuk yaş dolmuştu Hafız Osman Bedreddin efendinin.

 

Terk edenler varını insan olur.

Varını terk etmeyen hayvan olur.

Pâdişâh olsan cihanda ey azîz,

Baki kalmaz, en sonu viran olur.

 

“Nişân-ı tîr-i sitem, ey zulüm okunun nişanı, hedefi hâline getirilen büyük milletim” dedi, yattığı yerden öbür yanına döndü. Bir hayat sürdükleri ata toprakları, hatıraları gözünün önünden hiç gitmiyordu. “Bir ömür, dile kolay” dedi, inledi.

Her biri bir baba, anne olan helal süt emmiş kardeşlerini, birer nur topu gibi yeğenlerini, konu komşuyu, hane-i saadetlerini düşündü. Bu huzur yuvasında o kaç kere hep böyle hayallere dalmış, nice kale burçlarına nazlı sancağımızı dikmişti? Bedeni Çeperli’de, orada, şurada, buradaydı ama, ruhu ‘aşılamaz’ denilen Aziziye tabyalarının en zirvesinde nazlı nazlı dalgalanan bir bayrak, bir flama, şanlı bir sancaktı. Ve çok arzuladığı, kefeni koltuğunda, Sevgili Peygamberinin muhteşem müjdesine, yani şehit olmaya can atan bir dadaştı o. Bir günü yoktu ki, bu şerefe kavuşmayı düşünmemiş olsun. İşte şimdi de aynı hayallerde değil miydi?

 

Lezzet-i fâniye gönül verme kim,

Bunu seven hâk ile yeksan olur.

Zât-i Hak’tan gayriye gönül veren,

Hakk’a ermez, lâyık-ı nirân olur.

 

Bu ana kadar nefsinin zebunu olmamış, Allah için, hak bildiği yolda büyüklerinin işaret ettiği şekilde yaşamış ve maiyetindekileri de öyle yaşatmaya and içmiş biriydi. Onun için şimdi pek meyustu. Çaresizlikten kalbi duracak gibiydi.

Erzurum’dan geldiği seneyi, çocukluk ve hafızlık yaptığı günlerini, baba yerine koyduğu hocasını, anacığını, kardeşlerini tek tek yâd etti. Hocası Ahmed Merâmî hazretlerinin sabır, metanet telkinleriyle ve aklın hâkimiyetiyle birçok badire aşılmıştı, inşallah bunun da hakkından gelirlerdi lakin amansız düşman karşısında çaresiz, silahsız, eğitimsiz, sıradan çiftçi, esnaf halk vardı. Bu iş nasıl olacaktı?

 

Dünyanın varına mağrur olma sen,

Çün bilirsin: “Küllü şey’in fân” olur.

Bu cihânın varına kim aldanır?

Akıbet ânın işi hüsran olur.

DEVAMI YARIN