Bunlar, şüphesiz çaresizliğin kinin, düşmanlığın piyonları!..

Bunlar, şüphesiz çaresizliğin kinin, düşmanlığın piyonları!..




“Ben Nene’yi iyi tanırım! Mutlaka buralara gelir! Kimse durduramaz onu!..”

 

 

Herkes dünyaya bir defa geliyor, bir defa yaşıyor ve bir defa ölüyordu. Onu berbat edip etmemek insanın elinde, parmaklarının ucundaydı ama ona güç, kuvvet yetiştirecek akıl neredeydi?

Hiç düşünmüyorlar mıydı? “Bir adamın mekânında delik açarsanız, o adam da seninkinde açar” diye… Yani “etme bulma dünyası”nda yaşıyor olduğunu unutmamalıydı insanoğlu.

Nene’nin çevresinde çok Ermeni yaşamıştı. Dağda, yaylada, köyde, şehirde… Mekân fark etmiyordu, fark içlerine konanla alâkalıydı.

Kendilerini pek ayrı, üstün ırk, seçilmiş Ermeni hissedenlerin hepsi de ağız birliği etmişçesine tutturmuşlar: “Ana vatanımız, büyük Ermenistan’ın kadim toprakları burası, zorla elimizden aldınız, vurdunuz, kırdınız, öldürdünüz, kalanları da köle ettiniz!” Birisi kalkıp da: “Bu millet, senelerce sizinle iç içe, yan yana yaşadı, hanginizi, nâhak yere dövdü, sövdü? Birden, bir sabah kalkıp ‘biz bu Ermenileri öldürelim, canımız sıkılıyor, heyecan olur’ mu demişiz? Hangi malınızı elinizden zorla almışız? Kimin kilisesini başlarına yıkmışız, kimleri zorla câmiye götürmüşüz?” diyemedi.

Bir başkamız da çıkıp: “Oysa siz çete kurup hazır ortalık karışık, memleket yedi düvelle harp hâlinde ve dört bir yandan işgal altındayken gelin, silahsız, her şeyden habersiz, kendi işinde, gücünde masum insanları darp edin, ellerinde avuçlarında ne varsa alın, kırın, dökün, öldürün, yetmedi, doğup büyüdükleri toprakları terke mecbur edin!”

“Koca Osmanlı parçalanıyor, önünüze de yağlı kemik atılmış belli. Kuduz gibi saldırdıkça saldırıyorsunuz, çoluk çocuk demeden sürüm sürüm süründürüyorsunuz! Bizim millet de toparlanıp kendini müdafaa edince kıyameti koparıyorsunuz, patronlarınızın ağızlarına pelesenk ettiği gibi sizler de utanmadan; ‘barbar Türkler’ diye yüzümüze çemkiriyor, bize yamuk yapıyorsunuz! Hep bu mesele mevzu edinilince elim ayağım titriyor! Bu kadar da şımarıklık, haksızlık fazla!” diyemiyoruz maalesef! Anlayacağınız ortaya dökülecek çok şey var ama, neyse…

“Ben Nene’yi iyi tanırım! Mutlaka buralara gelir! Kimse durduramaz onu! Bir de eri askere alınmışsa, deli olmuştur şimdi! Ne bebeğini düşünür, ne de başka bir şeyi. Daha genç yetmeyken bizim pehlivanı nasıl da bayıltmıştı. Onun hakkından ben gelirim! Elime fena düşecek! O gecenin ve bütün çocukluğumun intikamını alacağım! Hem de bağırta bağırta! Nasıl da yalvartacağım!” diyen Zulal, kendini emniyete alacak şekilde siperlendi, iyice gizlendi.

Bunlar, hiç şüphesiz çaresizliğin, kinin, düşmanlığın piyonları, deni dünyayı ve dünyalıkları temsil eden vukuat numuneleri, hayallerini yakalamak isterken hakikatlere geç kalan iki ayaklılardı! İki arada bir derede kalan ve aradan ürken ama dereyi de bulandıran zavallılardı… DEVAMI YARIN